Bütün kısa çöpler aşkına…-Ali Ayçil

Çok gençtik. Bir grup arkadaş, nerdeyse her ikindiden sonra iri yabani kestane ağaçlarının gölgelediği çay bahçesinde oturup edebiyattan bahsediyorduk. Bir gün karşı cephemizdeki tek katlı evin önüne bir kamyon yanaştı. Evden birkaç saat boyunca çöp çıkardılar. Olanları hayretle izliyorduk. Sürekli önünden geçtiğimiz bu evde kimse yaşamıyor muydu acaba? Bu çöpler orada ne vakittir vardı? Neden götürülüp sokaktaki çöp konteynırına bırakılmamıştı? Gerçek kısa sürede anlaşıldı. Aslında yaşlı bir karı kocaya aitti ev. Çocukları gurbete gitmiş, cadde kenarındaki bahçeli evlerinin her iki yakası iş yeri olmuş, şehrin en hareketli yerlerinden birinde çocuksuz ve komşusuz, bir başlarına kalakalmışlardı. Zaman dünyayla aralarını soğutmuş, onlar da bu soğukluğu dünyanın çöpüne sarılarak hafifletmeye çalışmışlardı. Bütün o teneke kutular, cam şişeler, gazeteler, naylonlar tıpkı kendileri gibi içi boşaltılmış nesnelerdi ve tıpkı kendileri gibi onların da yalnız kalmasını istememişlerdi. Çocukları ve komşuları gitmişti. Bundan sonra hayatlarına giren kimsenin gitmesine müsaade etmeyeceklerdi. Hayatlarına giren bütün eşyalar artık birer “kimseydi” onlar için. Evin yaşlı hanımı başlangıçta konuklarını belli bir intizama göre ağırlamış ama bir yerden sonra buna imkân kalmamıştı. Yer darlaştıkça üzülüyor, onlara hep bir mahcubiyetle bakıyordu belki de. Belediyenin adamları, yıllardır özenerek ağırladığı konuklarını dışarıya çıkarırken, her ikisinin de yüzü allak bullaktı. Çünkü misafirlerine hep iyi davranmışlardı; istenirse şu “evin” marka bitkisel yağ tenekesine sorulabilirdi…

* * *

Öğrenci evimizde doğal olarak sıkça Ahmet Kaya dinliyorduk. Ezildiğimizi düşündüğümüz ve ezilenlerin bir gün mutlaka kazanacağına inandığımız için, şarkılarından birinin dizesi çok hoşumuza giderdi. Bazen bu dizeyi gün içerisinde, şaka yollu da kullanırdık: “Kısa çöp uzun çöpten hakkını alacak elbette.” Şimdi, yıllar sonra bambaşka bir soru soruyorum kendime: Neden bu şarkıyı dinlerken hem kendimizin hem de egemen olanların birer çöp gibi anlatılmasından rahatsızlık duymadık. Elbette şarkıda geçen “çöp”, bir yemek atığı ya da bir nesnenin kabı değildi. Akmayacağından ve kokmayacağından emindik. Şarkıyı her dinlediğimizde hiç değilse benim aklıma kibritler, kurumuş ince ağaç dalları ve en çok da kurumuş otlaklarıyla güz ovaları gelirdi. Gerçekten de kırlara gezmeye çıkan biri, orada kendi hâlinde sararmış uzun ya da kısa pek çok çöp bulabilirdi. Biz o kısa çöplere benziyorduk. Muhakkak bir gün uzun olanlardan hakkımızı da alacaktık. Ama bu dizeyi sevmemizin bir başka sebebi daha olduğunu düşünüyorum; nihayetinde onlar da biz de çöptük. Muktedirin de mağdurun da kalıcı olmayacağına dair bir ima vardı dizede. Uzun çöpe karşı bir zafer kazanamasak da, tıpkı o da kısa çöpler gibi bir gün yok olup gidecekti. Dünyada olmak bizi aynı kaderle mühürlemişti. Bütün radikalliğimize rağmen irfani bir sezgiyi üstümüzden atamıyorduk: İster kısa olanı isterse uzun olanı, kim kazanırsa kazansın, bu çöpler arasında yapılan bir savaştı…

* * *
Hindistan’a gidip dönenler, bir gün Hindistan’a gitmeyi düşünenlere bazı ihtarlarda bulunmayı görev sayarlar. Orayı görmüş olanların kanaatleri de uyarıları da hep aynıdır: Hindistan pistir ve bu çöp ülkenin her yerinden kokular sızmaktadır. Okumuş biri, bu bilgileri zihninde bir yere oturtmakta güçlük çeker. Güçlük çeker çünkü şu koktuğu söylenen ülke, uygarlığın en eski kaynaklarından biridir. Öyle ki, Hint’e uğramadan insanın yüz binlerce yıldır gök altında sürüp giden macerası hakkında konuşmak neredeyse mümkün değildir. Aklımızda onlardan da hep birkaç sözcük bulunur; Vedalar, Hint dinleri, Brahmanlar, Kast sistemi, Gandi’nin barışçıl direnişi vs. Ama şu görüp gelenler yüzünden Hindistanımız birbirine benzemeyen iki ayrı ülkeye bölünür: Kavramsal Hindistan ve Beşerî Hindistan. Bunun en önemli sebebi, bir çöp ülke ile bir mistik ülkeyi yan yana düşünmeye hazır olmayışımızdır. Elbette hiçbir ülkenin çok pis olmasını, çok pis kokmasını istemeyiz. Ama çöp yalnızca bir temizlik ve bir koku meselesi değildir ve belki de onu anlamak için Hindistan bize yardım edebilir. Söylemek istediğim şu: Çöp tabiatın değil uygarlığın atığıdır. Onun batıya yaklaştıkça azalmasının, doğuya yaklaştıkça ise çoğalmasının sebebi, “şeyler” arasına konulan değer mesafesi ile de ilgili. Hindistan’da, Hilton Oteli’nde kalmış bir arkadaşım, “Hilton bile Hindistan kokuyor demişti.” Demek ki orada, maddi dünyayı hâlâ çöp sayan ruhsal bir düzen var…

* * *
Okuyuşumun üzerinden çok zaman geçti. Zihnimi ne kadar zorlarsam zorlayayım, ayrıntılarını aklıma getirmem mümkün değil. Yine de Latife Tekin’in Berci Kristin Çöp Masalları belleğimde hoş bir etki bırakmış. Çöpten bahsedince hayal meyal anlattığı mahalleye gittim. Tekin, büyük şehirle büyük şehrin çöp alanı arasına yerleşmiş insanların hayatını anlatıyordu kitabında. Belediye evlerini yıkınca, çöplerden kendilerine hemen yeni evler yapan insanlardı bunlar. Hazır kalıp yorumcular, yazarın da hoşuna gidecek bazı kavramlarla yaklaştılar romana: göç, kimlik, öteki, vs. Bazen kavramlar da kullanışlı bir çöpe dönüşür. Oysa bu topraklarda göç yoktur, insanlar yer değiştirirler, her yer onlarındır; bu topraklarda kimliğini kaybetmiş kimse yoktur ve öteki, “öteki komşu”dan başkası değildir. Biz “kısa çöpler” buna hep iman edeceğiz. Niye? Çünkü “uzun çöp” “kısa çöp”lere, birbirinin aynısı olmadığını telkin edip duruyor ve birden bakıyoruz ki nakaratı değişmiş şarkının: “Kısa çöp kısa çöpten hakkını alacak elbette.” Birkaç ay önce Aksaray’da Suriyelilerin ve Afrikalıların toplaştığı sokakları dolaştık bir arkadaşımla. Bir şair, bir hikâyeci ya da bir roman yazarı için ne çok hayat, ne çok bakış, ne çok çağıltı vardı. Hayır, acıdan bahsetmiyorum. Kısa çöp olmanın o ham güzelliğinden, uygarlık tarafından dize getirilmemiş olmasından, böyle olabilmek için eşyayı ve kenti biçimsizleştirme cesaretinden bahsediyorum. Orada şöyle demiştim: “Türkiye, bütün kısa çöpler adına aşka gelmiş kısa bir çöpe benziyor…”