Bir semtin atığını ve artığını yüklenmek-Beyza Karakaya

Bir semtin atığını ve artığını yüklenmek

Henüz tan yeri ağarmadan uyanan bir mahalle… Günün ilk ışıkları ile yollara düşen, nefes alır gibi çalışan insanlar… Ne zaman mahallelerinden geçsem çalışan ya da alnındaki teri kurutmak için soluklanan insanlar görürüm. Birini dahi tanımasam da içimden binlerce hikâye yazarım onlara, hayatlarına dair. Bazıları mahallenin demirbaşı olduğundan belki, hep aynı yerde oturur vaziyette bulurum onları. Mesela, mahallenin gözetleme kulesi olduğuna kanaat getiririm, her daim elinde bastonu, başında kasketiyle yol kenarında oturan amcanın. Rengârenk evlerdeki hayatların rengini merak ederim en çok da. Şu pembe boyalı evden çıkan pembe bluzlu genç kız, az sonra kâğıt toplamaya değil de dolaşmaya çıkacakmış gibi nasıl da neşe içinde kıkırdıyor diye düşünürüm. İmrenirim de belki… Tek derdi yollar olan ben, sırtında yüzlerce kiloyu, oyuncak bebek misali taşıyan kız kadar neşeli, umutlu olamadığım için utanırım. Duvarlara atılmış onlarca rengârenk halı görürüm… Bir türlü mana veremem onlara. Bir mahallede bu kadar çok halı yıkanır mı diye geçiririm içimden. Her kapının önüne park etmiş, içi kâğıt, karton dolu kâğıt toplama arabaları dikkatimi çeker en çok da. Burası diğer mahallelerden toplanan kâğıtların, alüminyum, bakır vs.nin buluşma yeridir. Ve içimde yazdığım binlerce hikâye, oraya çeker beni… Ancak çekinirim tek başıma gidip, hikâyenizi anlatın demeye.
Belki bu yüzden, Serap Kabakçı ve fotoğrafçımız Sedat Özkömeç ile birlikte; içimde kâğıda, hayata, çalışmaya dair hikâyeler yazdığım Beylikdüzü Yakuplu Mahallesi’nde yaşayan, Beylikdüzü’nün atığını, kâğıdını toplayıp, İstanbul’un artığına ekleyerek geçimini sağlayan, çalışmayı, emeği ve vatan millet sevgisini en büyük değer sayan Romanların konuğu olduk. Omuzlarında yalnızca sorumluluğun değil, bir semtin yükü olan bir delikanlının, bir çocuğun, bir genç kızın, bir kadının, bir yaşlı teyzenin, bir emeklinin gözünden kâğıda, çöpe, İstanbul’a, hayata baktık.
suriyeli

Atığın dilsizliği
Henüz mahalleye girmeden bir sokakta görüyoruz onu… Alüminyum atıkla dolu bir alandan, karton ve kâğıtla dolu ATV’sinin kasasına yükleme yapıyor. Tertemiz yüzlü bir delikanlı Muhammed… Konuşmaya çalışıyoruz, ancak ne onun Türkçesi ne de bizim Arapçamız yetiyor anlaşmaya. Vücut dilinin sınırlarını zorluyoruz. Zihnimizde hızlıca sözlükteki ortak kelimeleri tarıyoruz. 23 yaşındaki Muhammed, beş kardeşi ve anne babası ile Suriye’den İstanbul’a gelmiş. Suriye’de fayans ustası olarak çalışıyormuş, burada geçimini kâğıt ve hurda toplayarak sağlıyor. Muhammed parası, sermayesi olmadığı için mesleğini burada yapamadığını anlatıyor. Şu an yaptığı işi sevip sevmediğini sorduğumda da ellerini iki yana açıp “Valla ne diyeyim” diyerek cevaplıyor. İki yana açılmış elleri sanki hayat diyor, hayat… Sonra iç çekiyor, “Para yok, çalış çalış para yok, günde 35 lira kazanıyorum ancak” diyor. Fabrikada çalışan kardeşiyle birlikte ailelerinin geçimini sağlıyorlar. Muhammed, sanayide kaldığını söylüyor… İki yana açılmış eller çabucak kapanıp, “şükür” diyor yine de… Şükür… Kullandığı ATV dikkatimizi çekiyor, taksitle aldım, diyor gururla… Avrupa’ya “kesinlikle” gitmek istemiyor Muhammed. Tüm zorluklara rağmen, İstanbul’u seviyor. Bir gün yeniden Halep’e dönene dek, burada iyi olacağına inanıyor. Ardımızda büyük bir boşluk bırakarak ayrılıyoruz yanından. Arkama dönüp baktığımda az önce kaybettiği zamanı telafi edercesine ve gayretle hurdaları arabasına yüklediğini görüyorum…

…..

“Çöp çok güzel bir şey”

Sokakta ilerlerken, çeşme başında oradan oraya koşturan 2 yaşlarında, çırılçıplak bir erkek çocuk görüyoruz. Fotoğrafını çekeceğimizi düşünen genç annesi, hemen yanımıza gelip, “Çocuğu çekmeyin sakın” diyor. Öyle bir niyetimizin olmadığını anlayınca da çamaşırlarını sermeye, kaldığı yerden devam ediyor. Bugün sosyal medyada rastladığımız çocuk videolarının, fotoğraflarının farkında olduğunu ancak çocuklarının mahremiyetini korumaya çalıştığını düşünüyoruz.
O sırada, eşiyle birlikte çimenlere serdiği kartonun üstünde oturup, bir yandan sigarasını içip bir yandan hikâyesini arar gibi uzakları izleyen Şadiye ablayla karşılaşıyoruz. Fotoğraf çekmediğimiz sürece her sorumuza cevap vereceğini söylüyor. Yeter ki cevabı onda olsun.kamyonMahalle olarak fotoğrafa bu kadar uzak oluşlarını utanmalarına bağlıyor. Doğma büyüme Beylikdüzülü Şadiye abla. Bir mahallede doğmak, bir mahallede büyümek, bir mahallede yaşlanmak… Şehrin hafızası, onların hafızası olmuş âdeta. 46 yaşında, 2 çocuk annesi Şadiye abla “ufaktan” beri kâğıda gittiğini söylüyor. Ama 22 yaşındaki kızı, kâğıda gitmek bir yana utanıyor ailesinden… Şadiye abla, sabahları bazen 10-11 gibi, bazen de akşamüstü 4-5 gibi gittiğini söylüyor kâğıt toplamaya. Bulduğunda en çok sevindiği şeyler bakır ve alüminyum, zira “onlar para yapıyor.” Bazen kıyafet de buluyor çöpten, işine yarayanları, beğendiklerini alıyor. Mesela kazak görür de beğenirse alıyor ama pantolonları almıyor. Geleneksel olarak, kadınlar şalvar giyiyor çünkü. Daha yürümeye başlarken alışıyorlar şalvara, bu sebeple ne eteği ne elbiseyi ne pantolonu rahat bulmadıklarından tercih etmiyorlar.

Çöpe o kadar çok halı atılıyor ki, mahallecek beğendikleri halıları, seçerek aldıklarını anlatıyor. Bir halı dükkânından seçiyor gibi anlatıyor Şadiye abla. Mahallede gördüğüm, duvarlara serilmiş onlarca halının sebebi hikmetini anlıyorum o an. Belki o, neşeli bir türkü mırıldanarak yıkarken halısını, halının eski sahibi bir halı dükkânında kendisine gösterilen halılara burun kıvırıyor… Birinin evinde yer bulamayıp attığı, başka birinin evine renk, yuvasına sıcaklık katıyor. Hiç rüya görmediğini söylüyor Şadiye abla. Omzunda yüzlerce kiloluk yükle, sokak sokak dolaşıyor, belki rüyalarını dolaştığı yerlerde bırakıyor. “Başka bir hayat istemem, ben hayatımdan memnunum, rahatım” diyor hayallerini sorduğumda. Şadiye abla onun için çöpün anlamını sorduğumda, “Çok güzel bir şey, çünkü ekmeğim oradan çıkıyor” diyor. İçinde çırpınıp durduğum kaos yeniden can buluyor bu sözüyle. Biz tükettikçe yaşayan, yaşadıkça tüketenlerin tükettiklerimizle bıraktığımız kirlerimizi, birileri biz yeniden tüketip yeniden kirletelim diye toplayıp, “geri dönüştürüyor”.
Genç bir kızla karşılaşıyoruz yolda. 22 yaşında olduğunu öğreniyorum Z.’nin. Daha önce işittiğimiz “hepsimiz topluyoruz” sözünün verdiği cesaretle, kâğıt toplayıp toplamadığını soruyorum. Omuz silkiyor, sonra boş vermişlikle, “Yok ben ne toplayacağım, kendime zor bakıyorum” diye cevap veriyor. Yanından ayrıldığımızda akılıma, Z.’nin Şadiye ablanın kızı olabileceği geliyor. Şayet kızı değilse mahallenin genç kızlarının çalışmaya olan yeni tavrının, ilerleyen yıllarda mahallenin yapısını, kültürünü değiştireceğini düşünüyorum.

 

Devamı Nihayet Ekim sayısında…