Beyza Karakaya-Doktorlar da insandır

Çok fazla nöbet tutardı babam. Hastanenin babam olmadan yürümediğini düşündürecek kadar çok… O zamanlar babamın İstanbul şartlarında geçinebilmek için o kadar çok nöbet tuttuğundan habersizdim. Babamın olmadığı gecelerde yalnız kalmaktan korkan anneme ağabeyimle birlikte sıkı sıkı sarılıp, onu güvende hissettirmek için var gücümüzle çabalardık. Ben, sabah babam gelene dek gözümü kırpmadan nöbet tuttuğumu iddia etsem de babam her defasında beni öperek uyandırırdı.
Babamın yine nöbetçi olduğu bir gecenin sabahında, kendimi odada yapayalnız buldum. Annemin üzerime sıkı sıkı örttüğü yorganı telaşla attım üzerimden. İçeriden annemin sesi geliyordu. “Üzülme” diyordu. “Takdir-i ilahi… Sen elinden geleni yaptın. Tevekkül et…” O zaman annemin kurduğu bu cümlelerin ne anlama geldiğini bilmiyordum fakat babamın bir şeye çok üzüldüğünü anlamıştım. Odaya girdiğimde başını ellerinin arasına almış düşünürken buldum onu. Sol elini tutup havaya kaldırarak kendime kucağında yer açtım. İki günlük sakallı yüzünü okşayıp, “Üzülme babacığım” diyebildim yalnızca. Babam uykusuzluktan kan çanağına dönmüş gözlerini bana çevirip, zoraki gülümsedi ve sımsıkı sarıldı. Fakat sessizliği tedirgin etmişti beni.

Daha sonra babamın o gün ilk kez bir hastasını kaybettiğini öğrendim. Yirmi yaşında bir genç… Neyi olduğunu, nasıl öldüğünü hiç anlatmadı babam. Ama günlerce boğazından bir şey geçmedi. Geceleri ne zaman uyansam, oturma odasının ışığının açık olduğunu gördüm. Doktorların ölüm karşısında robotlaştığını düşünenler gencecik hastasını yitiren babamın acısını görmeliydi. Günler gecelere, geceler günlere karıştığında hayat telaşesi tüm acıları olduğu gibi babamın da acısını hafifletti. Sonra, hayat öylece sanki kimse ölmemiş ve kimse ölmeyecekmiş gibi devam etti.

Babam çoğu zaman ümitli, bazense üzgün ve kırgın gelirdi eve. Üzgün geldiği günler yolunda gitmeyen bir şeyler olduğunu sezerdim, çünkü konuşmazdı. Bir keresinde acile kalp krizi geçirdiği için gelen bir hastaya müdahale ederken, hastanın burnundan akan kanı silmek için yüzüne baktığında onun en yakın arkadaşı olduğunu görmüştü. Kurtulamamıştı arkadaşı. Annemle birlikte hiçbir şeyden haberi olmayan eşine nasıl söyleyeceklerini saatlerce düşünmüşler, sonra ciğerleri parçalanarak söylemişlerdi gerçeği. Doktorların acı haber verirken duyarsızlaştığını düşünenler, en yakın arkadaşının ölüm haberini eşine verirken kelimeleri kora dönüşen babamın hâlini görmeliydi. Günlerce konuşamadı babam sonrasında.

Kırgın olduğunda konuşurdu fakat. Kaşında sargılarla geldiği o gün de ölesiye kırgın olduğu günlerden biriydi işte… Önce bizi bir şeyi olmadığına dair teskin etti, sonra anlattı olanı biteni. Rahatsızlandığı için apar topar hastaneye taşıdıkları doksan yaşındaki babalarının vefat etmesine sinirlenen hasta yakınları, ayaklarındaki terlikleri fırlatmışlar babama ve hemşirelere. “Nasıl kurtaramazsınız, nasıl ölür!” diye feryat figan etmişler de neyse ki güvenlik görevlileri yetişip hasta yakınlarının bu cinnet hâlini nihayete erdirmişler. “Doksan yaşında bir ihtiyar adamdı, biz elimizden geleni yaptık, ama vadesi dolmuş, ne çare…” dedi babam.

Sonra babamın ihtisası bitti, memleketimize taşındık. Babam yaşadığımız şehrin en iyi doktorlarından biriydi ve ihtisas alanında tekti. Herkes tarafından tanınır, saygı görürdü. Bir selamı yeterdi. Benim ilk orucumu tuttuğum bir ramazan günüydü. Sahurdan sonra, güneş henüz doğarken ısrarla çalınan kapının sesini duyunca uykumdan sıçradım. Yatağımdan fırlayıp, dış kapıya yöneldim. Babamla karşılaştık koridorda. Telaş içindeydi gözleri. Kapıyı açtı. Amcamdı kapıdaki. Ama amcam değil gibiydi. Otuz yaşındaki amcam sanki ellisinde gösteriyordu. Beli iki büklüm… Nefes nefese… Yüzü kireç gibi bembeyaz… “Abi…” dedi kesik kesik. “Babam… Aşağıda…” Ben olanı biteni kavrayamasam da babam kavramış olacak ki, üzerinde pijamaları, ayağında terlikleriyle koştu dışarı. Babam ne pijamayla ne terlikle dışarı çıkardı hâlbuki. Yolunda gitmeyen bir şeyler olmalıydı. O sırada üzerini giyinen annemin yanına gittim. “Sen burada kal” dedi, ağladım, “Ben de geleceğim” diye. İkna oldu sonunda. Koştuk dışarı. Merdivenler inmekle bitmedi o gün. Babam arabadaki bir örtüyü kaldırıma seriyordu dışarı çıktığımızda. Sonra amcalarımla birlikte arabadaki dedemi, dışarıya taşıyıp örtünün üzerine yatırdılar. Nabzını kontrol etti, kalbini dinledi babam. Sonra, filmlerde gördüğüm gibi kalp masajı yapmaya başladı. Annem bana sarıldı, “Bakma” dedi. Dedeme bakmıyordum ama bizim apartmandan, karşı apartmanlardan açılan pencerelere, dışarı çıkıp bizi izleyen başlara bakıyordum. Dakikalar geçti, ne dedem vazgeçti ne babam. Ne de pencerelerinden bizi izleyenler. Bazıları gecelikleriyle dışarı çıkıp yanımıza kadar geldiler.

Babam vazgeçmedi… Ne kadar uğraştı dedemin başında bilmiyorum. Nihayet ambulans geldiğinde… “Elinizden gelen ne varsa yapın, ne olur” dedi ambulans doktorlarına. Zaten daha bize gelmeden yoldayken vefat eden dedem için yapılabilecek bir şey yoktu fakat.
Dedemi köye götürdük defnetmek için. Yolda ilk kez babamı ağlarken gördüm. Babamın imanı kavi idi fakat onu bin bir güçlükle okutan babasına şifa olamamak güç geldi ona. O gün, bir şeyler yapılabilir umuduyla vazgeçmeyişinin altında bu motivasyon vardı.

Yıllar geçti… O gün babamı dedeme kalp masajı yaparken izleyen eski komşular hâlâ gözleri dolarak anlatırlar, kendi babasına kalp masajı yapmak zorunda kalan ve onu kolları arasında yitiren babamın hikâyesini. Doktorların ölümü durdurabileceğini düşünenler, kendi babasını kollarında yitiren babamı görmelilerdi.
Babamın imtihanı bununla bitmedi. Günlerce çaresizce yoğun bakım kapısında, soğuk taşlara oturup, başını ellerinin arasına alıp evladının iyileşmesini beklediği de oldu onun. Doktorların her şeye yetebileceğini düşünenler, kendi çocuğunun başında bekleyen babamın çaresizliğini görmelilerdi.
Bir insan aynı delikten kaç kez geçer? Babam, felç geçirdiği için aylarca hareketsiz yatan babaanneme de aylarca baktı hastanede. Doktorların tüm çaresizliklere çare olacağını düşünenler, kendi annesinin her gün biraz daha ölmesini izleyen babamın çaresizliğini görmelilerdi. Vefat ettiği gün babaannem, son kez baktı babama. Vedalaştı belki onunla.

Babam… Hasta oldu sonra babam… Doktorlar ne olduğunu, nasıl olduğunu anlayamadılar bir türlü. Dermanı yoktu, onlar ellerinden geleni yapmışlardı. Takdir Allah’ındı.
O hastanedeyken bile arayan hastaları, kendi dertlerine düşmüşlerdi. Bir doktor nasıl hastalanabilirdi ve peki şimdi onlar kime gideceklerdi…
Doktorların hasta olamayacağını düşünenler, hastalıklardan hastalık beğenen babamı görmelilerdi.
Doktorların tüm yaralara derman olacağını düşünenler, kendi yarasını iyileştiremeyen babamı görmelilerdi.