Batılı beyaz kadının hidayeti, “eski” Müslümanları neden mutlu eder?

Nazife Şişman

Yıllar önceydi. Alman gelinler mühtedi kategorisinde değerlendirilmediği halde sinema filmi yapan genç bir delikanlının beraberinde getirdiği okumuş Alman kızının herkesin ilgi odağı olması ve onun zoraki tercümanlığını yapmak canımı sıkmıştı, hatırlıyorum. Çevremdekilerin bir aşk hikayesinden ihtida hikayesi devşirmeye çalışmaları gururumu incitiyordu. Besbelli yağız Türk delikanlısına vurulmuştu bu Alman kız, metafizik dertleri falan yoktu. 80’li yıllarda böyle hikayelerle çok karşılaştım ve tepkisel bir tavır geliştirdim galiba içten içe.

Kaptan Custo’nun, Neil Armstrong’un Müslüman olduğu söylentilerinin önemsendiği; yeni Müslüman olan Roger Garaudy Türkiye’ye geldiğinde, kendisine fıkhî konularda sorular sorulup fetva istendiği bir dönemdi. Müslüman olan kişiye, dinin sağlamasını yaptığı, âdeta “İslam’ı şereflendirdiği” için minnet besleniyordu. Bu hali, Müslümanların kompleksli tavrına hamleden ben, Müslüman olan Batılılara mesafeli davranmak, belki de biraz aşırıya gidip ilgisiz kalmak gibi bir savunma mekanizması geliştirmiştim. Mesela çağdaşlarımın ilgi sahasında olmasına rağmen, üstüne üstlük Mevdudi’nin Tefhim’ül Kur’an’ının tercüme kurulunda yer almış olmama rağmen, Newyorklu Yahudi bir ailenin kızı iken Müslüman olan ve Mevdudi’nin “manevi kızım” dediği Meryem Cemile (Margret Marcus), pek ilgi sahama girmemişti.

Bir İngiliz mühtedi olan Martin Lings’in kitabını tercüme etmeyi nasıl meşrulaştırdığımı sorabilirsiniz, haklı olarak. Martin Lings de bir mühtedi değil miydi? Evet, Müslüman ana babadan doğmamıştı, otuzlu yaşlarında Şeyh Ahmed el-Alavi’yle tanışıp Müslüman olmuş ve Ebubekir Siraceddin adını almıştı. Fakat Hz. Muhammed’in Hayatı’nı yazdığında, bir mühtedi değildi. Elli yıla yakındır Müslümandı ve bu eseri de uzun süren bir çalışmanın ürünüydü. Son yüzyılda İslam dünyasının ilim ve fikir hayatında ciddi bir ağırlığa sahip olan Batılı İslam alimlerinden biriydi Martin Lings; Muhammed Esed gibi, René Guenon gibi.

Bu konudaki duygularım sarkaç misali bir o yana bir bu yana savruluyordu. Çünkü modern dünyanın bunalımını onların dilinden okumak ufuk açıcı, ama Müslüman oluşlarıyla kendileri şereflenmemiş de sanki İslam’ı şereflendirmiş gibi karşılandıkları atmosfer rahatsız ediciydi. Bunun sadece bize dönük bir yönü yokmuş. Yıllar sonra (2000’ler) Tim Winter (Abdül Hakim Murad) ile önce metinleri aracılığı ile, sonra bizzat tanıştığımda bu konu iyice ayan beyan oldu benim açımdan.

Murad da ihtida hikayesini anlatırken Richard Bulliet’ın din değiştirenlerin coşkusunun durağan Müslüman toplumlara nasıl bir yeni enerji ve ivme kattığı tespitine değinir. Ama aynı zamanda buna itiraz da eder: İbn Haldun’un yerleşik topluma yeni bir enerji getiren bedeviler üzerinden yaptığı toplumsal değişme yorumuna yaslanan bu tespit, belki önceki dönemler için geçerli olabilir. Ali Ufki Bey, İbrahim Müteferrika ve Abdulah el-Tercüman gibi zatlar, farklı medeniyetlere mensup olsalar da kutsalın hakim olduğu bir atmosferde yetiştiklerinden, yeni bir kan ve heyecan getirmiş, güç katmış olabilirler, dahil oldukları yeni topluma. Ama günümüzde Batılı mühtediler hangi zenginlikleri, hangi enerjiyi beraberlerinde getirebilirler? Liberal kapitalizmin yetiştirdiği ölümcül modern tüketiciler, Mammon’un oğulları ve kızları, hangi gücü ve enerjiyi katabilir Müslüman toplumlara?

Tim Winter nam-ı diğer Abdülhakim Murad, kiliseden dönme cami (kilise-cami) metaforu üzerinden anlamlandırmaya çalışırken Müslüman oluşunu, yükselen İslamofobiye, bunca kadın-karşıtı İslam vurgusuna rağmen Müslüman olan Batılı beyaz kadınlar, olağanüstü bir coşku ile karşılanıyor, “doğuştan Müslüman” olanlar tarafından. Mesela Myriam Francois Cerrah (1983 doğumlu, Oxford üniversitesi Phd, Emel Magazine yazarı), beyaz bir mühtedi olarak kendisine çok ilgi gösterildiğini, halbuki Afrika kökenlilerin İslam’a geçişinin dikkat çekmediğini, o kadar iştiyakla karşılanmadığını söylüyor.  Cambridge Üniversitesi’nin Müslüman olan İngiliz kadınlarla ilgili yaptığı araştırmanın sonuçları da bu bireysel tespitleri destekliyor: Beyaz kadınların İslam’a geçişi, Müslümanlar tarafından zafer olarak algılanıyor.

Bu durum, yaşadığımız sosyo-politik ortamın bir sonucu belki. Ama sorun, her şeyi sosyolojik düzeyde açıklayabileceğimizi zannettiğimiz bir çerçeveye teslim olmamız. Nitekim son yıllarda “İslamcı” denilen bir iktidar döneminde yaşanan olumsuzlukları, İslam dünyası denilen coğrafyada İslam adına ortaya konulan şiddeti kınarken verilen “bu dönemde genç olsaydım Müslüman olmazdım” şeklindeki beyanatlar, Müslüman oluşu, hidayete erişi tamamen sosyolojik düzeyde anlamlandırma çabasının bir göstergesi.

İslam dünyasında kadınların durumu hiç iç açıcı değilken, baskıcı yönetimler “İslam kadını eziyor” klişesini ispat etmek için yarışa girmişken ve bu uygulamalar Batı medyasında vurgulu bir şekilde yer alırken, bir röportajda, Avrupalı/Amerikalı kadınların Müslüman olmasını nasıl açıkladığım sorusuyla karşılaşmak, bu yüzden şaşırtıcı gelmiyor belki. Çünkü sosyolojik gerçeklik, batılı beyaz bir kadının “İslam’ı seçmesi”ni açıklamayı zorlaştırıyor.

Bu yüzden hemen aklıma geliveren şu isimlerin Müslüman oluş motifleri dikkatimizi çekmekle kalmıyor, anlamak için sosyolojiyi ve psikolojiyi de imdada çağırıyoruz. Taliban’a esir düştükten sonra Müslüman olan İngiliz gazeteci Yvonne Ridley, kendini spekülatif ateist olarak tanımlayan Katherine Bullock, güzellik merkezi sahibi bir annenin kızı olarak 17 yaşında Müslüman olup beyaz tülbentten başka başörtü örtmeyen Emel dergisi editörü Sarah Joseph aklıma geliveren isimler.

Mesela Annemarie Schimmel, aynen kendisi gibi açıktan Müslüman olduğunu ilan etmeyen, ama yakından tanıyanların imanına şahit olduğu Sachico Murata’nın Tao of Islam kitabına yazdığı önsözde, sadece İslam ve kadın değil “dinler ve kadın” bahsinin ikircikli doğasına işaret ediyor. Alman Hindolog Moriz Winternitz’in şu tespitine yer veriyor, İslam kadınları ikincilleştiren bir din olduğu şeklindeki algıya işaret ederken: “Kadınlar her zaman dinin en iyi dostları olmuştur, fakat din genellikle kadınlara dost olmamıştır.” Bu genel tespit, günümüzde daha ziyade Müslümanların kadınlara dair düşünce ve davranışları ile ilgili olarak telaffuz ediliyor.

Ama bütün olumsuz uygulama ve imajlara rağmen, Batıda yaşayanlar, bizim zannettiğimizin aksine, hala Müslümanların halihazırdaki davranışlarından etkilenerek İslam’la müşerref oluyor. Ne kadar “geri”, “fundamentalist” gibi bir takım kalıplara hapsedilmeye çalışılsa da İslam’ın nuru bir şekilde tezahür ediyor, onu yaşayanlar üzerinde. Mesela Kur’an’ı ilk kez Macarcaya tercüme eden Halima Hanım, tercümanlık yaptığı bir sempozyumda Müslümanların mükrim davranışlarından etkilendiği için onların kitabını okumaya karar veriyor ve böyle başlıyor hidayet hikayesi.

Bazıları da doğrudan Kitap’la irtibat kuruyor. Kalbi mühürlenecek kadar kötü olmayan herkese ulaşacak bir mesaj, İslam. Mesela Yvonne Ridley’in Müslüman oluşu, hidayet nurunun “çevre şartları” ile açıklanamayacak hususiyetini gözler önüne sermesi açısından dikkat çekici. Ridley İngiliz bir gazeteci. Kadınlar açısından en bağnaz tutum ve tavırlarıyla bilinen Taliban’a esir düşüyor. Esaretten kurtulup memleketine döndükten sonra ise Müslüman oluyor. Bu, genellikle tasavvufi kanaldan Müslüman olan Batılılardan farklı bir hikaye ki buna benzer başka hikayeler de var.

Hasılı kelam, hidayeti sosyolojik açıklamalarla sınırlamaya kalktığımızda, Yaratıcının kainatı her an yarattığı, hakikatin nurunun en kesif karanlıkları bile aydınlatabileceği gerçeğini unutuyoruz. İnsanları doğuştan Müslüman, sonradan Müslüman ve yarı zamanlı Müslümanlar (kendisini  amelsiz Müslüman olarak tanımlayanların yanı sıra free lance Müslüman olarak tanımlayanlar da var) diye kategorilere ayırmak, sadece İslam karşıtlarına değil, tuhaf bir şekilde bize de elverişli geliyor. “Doğuştan Müslümanlar” olarak belki de Yunus Emre’nin “her dem yeniden doğarız” coşkusunu yaşayamadığımız için “yeni Müslümanlar” üzerinden enerji ithal etmeye kalkıyoruz.