Tebeşir dediğin

Mustafa Çiftci

Tebeşiri unutalı çok olmuş. Belgesel kanallarının birinde tekrar görünce hatırladım. Afrika’nın uzak mı uzak bir köşesinde, Müslümanların bir okulunda çocuklar ayetleri tahta parçaları üzerine yazarak çalışıyorlardı. Okulun müdürü günlük programlarını açıklarken, tahtaların temizlenmesine de belli bir zaman ayırdıklarını anlattı. Yani tebeşirle yazılı tahtaların temizlenmesi de başlı başına bir işti. Tebeşiri yani eski bir arkadaşı görmüştüm. Ama bu arkadaş benim hoşlandığım bir arkadaş değildi. Zorunlu birlikteliğimizi hatırladım. Ben çalışkan, bakımlı, akıllı bıdık öğrenci kısmından olduğum için en önde oturtulmak istenirdim. En ön sıranın bir nevi vitrin gibi algılandığı o yıllarda ben vitrinde olmak istemezdim. Ama öğretmenlerim yine de, gözümün önünde ol, dercesine ikinci sıraya oturturlardı beni. Ve ikinci sırada geçen yıllarımda tahta silinince ortaya çıkan tozdan nefret ederdim. Tozun kaynağı tabii tebeşir idi. Belgeselde gördüğüm manzara karşısında sanki burnumda yeniden o kuru havayı hissettim.
Tebeşirin imal süreci nasıldır bilmiyorum. Uzun yıllar içinde tebeşir üretim teknolojisi de gelişmiş, değişmiş midir bilmiyorum. Ama bildiğim bir şey var ki her ne kadar “tozsuz” diye reklam edilse de tebeşir bal gibi tozluydu. Gerçi hiçbirimiz Ahmet kadar eziyet çekmedik tebeşirden. Ahmet sınıfın en sarı saçlı, en mavi gözlü, en çalışkan çocuğu idi. Her ay başında tebeşir almak için para toplardık. Sınıfta kim akıl etti bilmiyorum. “Her ay bununla uğraşmayalım da çok para toplayıp bir kere alalım, yıl boyu kullanalım” denildi. Okullar her zaman böyle parlak buluşlara açık yerlerdir. Ucu sonu düşünülmeden uygulanan bu pırıltılı zekâ ürünleri bir yerde patlak verir. Bizimki de öyle oldu. Ahmet çok perişanlık çekti. Topluca tebeşir aldık. Ve tebeşiri saklaması ve öğretmenler istedikçe vermesi için Ahmet’e verdik. Ahmet’in okul yıllarını beyaz, bembeyaz bir kireç beyazına boyayan bu karar sonunda, Ahmet’in çilesi başladı. Kapkara önlüğün yan cebi tebeşir beyazıyla kirleniyordu. Ahmet’in annesi kese dikti. Bu sefer de kese cepte kaba duruyordu. Naylon poşete koydu. Poşet bir süre sonra delindi. Ahmet kaç kere ricacı oldu. “Beni bu pis işten kurtarın” dedi. Ama kimse oralı olmadı. Ahmet için bir başka sıkıntı da, canı tahtayı karalamak isteyen herkesin Ahmet’ten zorla tebeşir almasıydı. Ahmet “kul hakkı” diye itiraz ediyor ama kimse dinlemiyordu. Uzatmayalım, Ahmet için tebeşir tozlu bir kabus idi.

Akıllı tahta geldi mertlik bozuldu mu?
Oğlum hem tebeşiri hem akıllı tahtayı biliyor. Geçiş nesli bir yerde. Ama tebeşirle ilgili bir kayıt yok kafasında, kalbinde. Akıllı tahta da onu heyecanlandırmamış. Aslında küçük şeyleri hatırlayabilen bir çocuk. Mesela bilgisayar oyunlarındaki ayrıntıları ya da dedesiyle beş sene önceki pastaneye gidişlerinde ne yediğini bile hatırlıyor. Ama eğitim araçlarıyla ilgili bir fikri, hissiyatı, hatırası yok. Aslında bu sadece oğlumda değil diğer öğrencilerde de gördüğüm bir hâl. Eğitim araçlarıyla ilgili bir duygusal bağları yok. Mesela alınan çantayı uzun süre kullanıyorlar. Müsrif değiller belki ama eşya ile rabıtaları eksik. Bu durumu tek şekilde açıklayabiliyorum. Çevrelerinde eşya sayısı o kadar hızla artıyor ve çeşitleniyor ki çocuklar hangisini akılda tutsun, benimsesin, yanından ayırmasın? Bu yazıyı yazdığım günlerde annem eski kalemliğimi buldu. Kalemleri hatırladım. Annem bile kalemlerimi hatırladı. Eskiden kalemlerim sayılıydı. Ve adedi de rengi de akılda kalıyordu.
Hülasa akıllı tahta da heyecanlandırmıyor öğrencileri. Çünkü akıllı tahtanın yaptığının on katı daha çok işlemi on kat daha hızlı yapıyor telefonlar. Bir de devlet ihale edene kadar çok vakit geçti ve hem akıllı tahta teknolojisi eskidi hem de sürprizi kaçtı. Benim esas merakım mesela, Nihayet dergi bundan on yıl sonraki bir sayısında akıllı tahta yazısı istese benim oğlumdan, ne yazacak oğlum bilmiyorum ve işin açıkçası merak ediyorum.

Tebeşirden ne yapılır?
Tebeşiri küp olarak tıraşlayınca ve dolma kalem ile delip mürekkep akıtınca zar olur. Derste zar ile ne oynanırsa artık sizin hayal gücünüze kalmış. Zar yapan arkadaşlar, tebeşiri suya karıştırıp içince hasta olunduğunu ve okula gelmemek için pek mühim bir fırsat yakalandığını söylerlerdi ama ben hiç denemedim. Dedim ya ben akıllı, terbiyeli öğrenciydim.

Âdem tebeşir yerdi
Ebe-hemşire olan annem hemen teşhisini koymuştu. Yetersiz besleniyordu Âdem. O sebepten vücudunun vitamin, mineral ihtiyacını tebeşirden karşılıyordu. Sınıftakilere anlatmaya çalıştım. Âdem’in yaptığı şov amaçlı değildi. Hastaydı Âdem. Ama sınıftakiler, haydi bir daha ye de görelim, diye Âdem’i gaza getiriyorlardı ve Âdem yumuşak yazılı, tozsuz tebeşirleri lokum gibi atıyordu ağzına. Âdem büyüdü, evlendi, çocukları oldu. Bir merakım da burada var. Âdem’in çocukları akıllı tahtaların olduğu sınıflarda vitamin eksikliklerini ne ile gideriyorlar acaba?

Öğretmen hastalığı
Çok bağırmaktan boğazı ağrıyan, sesi kısılan ve naneli pastil yiyen öğretmenlerimize göre tebeşir de hastalık yapıyordu. Madende çalışan işçilerin ciğerleri nasıl hasta ise öğretmenlerimiz de bu tebeşir yüzünden hasta olacaklardı. Ama hepsi bizim için, memleketin kalkınması için bu hasta olma riskini göze alıyorlardı, tozdan gözleri yansa da sürekli hönk hönk öksürseler de…

…ama hatırası var
Tabii, her ne kadar sevmesem de tozlu hatıralarım canlansa da tahta gibi; T cetvel, gönye gibi; bayrak, flama gibi ve üç kişi oturduğumuz sıralar gibi onun da eğitim hayatımızda değişmez bir yeri, silinmez bir hatırası var. Hele şimdi futbol maçlarında oyuncunun duracağı yeri işaretleyen hakemlerin köpüğünü görünce tebeşiri düşünmemek mümkün değil.