Çöp tenekesi

İstanbul’un meşhur yedi tepesinden ikisinin arasında, kalabalık bir mahallenin güzel bir köşesinde yaşıyorum. Sırtımı asırlık bir duvara dayamış olarak sağımdaki yol şehrin fatihi, Sultan Mehmet Han’ın türbe ve camiine, solumdaki yol Yavuz Sultan Selim Han’ın türbe ve camiine çıkıyor. Tam karşımda ise çıkışı zahmet, inişi rahmet bir yokuş Haliç’e ulaşıyor. Yan apartmandaki Melek Hanım’ın sık sık dinlediği Zeki Müren şarkısındaki gibi günler, haftalar, aylar, mevsimler, yıllar, zaman sanki bir rüzgâr ve bir su gibi akıp gidiyor. Beni koydukları köşeden olup biteni seyre dalarken, her şey gözlerimde bir renk, kulaklarımda bir ses ve içimde bir nefes olarak kalıyor.
Attığınız şeylerin bana sizi anlattığının farkında değilseniz içimdeki nefes kısmı biraz abartılı gelebilir size. Oysa benim için çok değerliler, onlar sayesinde hepinizi o kadar iyi tanıyorum ki, âdeta evinizin bir parçasıyım. Ben kim miyim? Çoğunuzun kurtulmak istediği çöplerini her gün yanıma gelip hızlıca attığı ve koşar adımlarla uzaklaştığı, mahallenizin çöp tenekesi…
Şaşırdınız değil mi? Son yıllarda poşet poşet çöp diye getirdiğiniz şeylere bendeniz de çok şaşırıyorum. Şairin dediği gibi, zamanla nasıl değişiyor insan! Siz değişirken çöpünüz de aynı kalmıyor. O da gittikçe artan yalnızlığınızla doğru orantılı… İnsanoğlu işte, bir namazlık saltanatı olacağını bile bile tüketimin hızına ayak uydurmaktan geri duramıyor.

Geçen hafta Mualla Hanım doğup büyüdüğü mahalleden göçüp gitti. Ardında kalan eşyaların bir kısmını çocukları aralarında paylaştı. 70 yaşındaki bu zarif hanımın kıyafetlerini ihtiyaç sahiplerine dağıttılar, kiraya vermek için evini tamamen boşalttılar. Almak istemedikleri çok sayıda eşyayı ise gelip benim yanıma bıraktılar. Hayatı boyunca her şeyi değerlendirecek bir yer bulan, hiçbir şeyi kolay kolay çöpe atmayan Mualla Hanım, bu manzarayı görseydi çok üzülürdü herhâlde. Yanı başımdaki berjere oturur, gün boyu balkonundan gelene geçene selam verirdi. Bu hatıralar, bende bu kadar canlıyken çocukları için nasıl çöp oluyor, anlamıyorum.
Çok sürmedi birkaç saat içinde eşyalar bir bir yeni sahiplerini buldu. Berjer aşağı mahallede 60 yaşlarında bir çiftin balkonunda, sehpalar bizim sokağın sonundaki apartmanda, koltuk takımı ise Haliç’e inen yokuşta bir apartmanın bodrum katında yaşayacaklar artık. Göklerin ve yerin yaratıcılarına söz verdiği, dağların ve taşların Allah korkusu ile yaşadığı bu dünyada eşyaların da bir hayatı var, dile gelir, konuşurlar duymak isteyenlerle… Bu devirde eşyaya kulak verenlerin sayısı gittikçe azalıyor. “Bana eşyanın hakikatini göster” diye dua eden bir peygamberin ümmeti olduklarını unutmuş gibiler…
Mualla Hanım’ın dairesi iki gün içinde kiralandı. İsmiyle müsemma bir genç kız taşındı eve. Saadet… Genelde işten geç gelir. Yalnız yaşadığı için akşam yemeğini ya gelirken getirir ya da dışarıdan sipariş verir. Sabahleyin işe gitmek için evden çıktığında boş kutularla yanıma uğramadan edemez. Pizza, lahmacun, meşrubat, tatlı kutuları… Tek başına altı kişilik bir aileden daha fazla çöp çıkarıyor olması şaşırtıcı değil mi?
Torunlarını parka götürürken evinin çöplerini çıkaran Melek Hanım, camları ve kâğıtları asla bana getirmez. Parkın yakınında geri dönüşüm kutuları var, oraya bırakır. Kapı bir komşuları Ahmet Bey de cam şişeleri, plastikleri ve kâğıtları ayrı ayrı poşetlere koyar. Yanıma geldiğinde ise, şimdi kim yürüyecek parka kadar, bu seferlik böyle olsun, der her defasında ve diğer çöplerle birlikte bana bırakır.

Kimine çöp tenekesi, kimine ekmek teknesi
Ali, Oktay, Baran, Abbas… İsimleri, şehirleri, hatta son yıllarda ülkeleri farklı farklı… Gün içinde sırayla yanıma uğrarlar, ama mahalle sakinleri gibi bana iğrenerek bakmazlar. Onlar için çöp tenekesi değil, ekmek teknesiyim ben. Kimi çıplak kimi eldivenli elleriyle içimi dışıma çıkarır, karıştırır da karıştırır. Bu durumdan şikayetçi değilim. Bilakis bir arkadaşım şakalaşarak beni gıdıklıyormuş, benimle konuşuyormuş gibi geliyor. Bazen ellerinin uzanmadığı köşelerimde aslında çok da işlerine yarayacak şeyler kalır. O zaman dillenip konuşamadığım ya da içimdeki her şeyi gösterecek bir ışık yakamadığım için çok üzülürüm. Çöplerini ayrı ayrı poşetleyenlere dua eder, hallaç pamuğu gibi her şeyi birbirine katıp karıştıranlara “af buyurun” küfrederler. Bazen kollarıma özenle asılmış poşetlerden az giyilmiş hatta hiç kullanılmamış gömlek, pantolon, ayakkabı bulurlar. Kısa günün kârı, der; şükrederek yanımdan ayrılırlar. İşte böyle günlerde tarifsiz bir heyecan kaplar içimi… Onlara ihtiyaçları olan bir şeyi hediye etmiş gibi hisseder, mutluluktan uçarım.
Günde bir defa da gerçekten uçarım. Bu anı çok seviyorum. Belediyenin görevli kamyonu geliyor, beni kollarımdan tutup, havaya kaldırıp içimde ne var ne yok boşaltıyor. Bazen de yıkamak ve ilaçlamak için geliyorlar beni. Aslında bunu daha sık yapmalılar, özellikle yaz günlerinde çevreye yaydığım kötü kokulardan mahcup oluyorum. Nedense kapağımı kapatmayan, içime değil dışıma çöp bırakan bazı mahalle sakinlerinin yerine de, bu mahcubiyeti ben yaşıyorum.

Bu anlarda etrafımı bir anda kediler sarar. Define arar gibi patileriyle poşetleri tırmalayıp dururlar. Ağızlarına layık bir şey varsa yer, yoksa kızar, çöpleri etrafa dağıtıp giderler. En çok da çöplerini benim yanıma bırakanlar kedicikleri suçlarlar! Şimdi suçlu kim, siz karar verin.
Sabahın erken saatlerinde ilk ziyaretçilerim martılar… Kimi koluma, kimi başıma, kimi yanıma konar; gırgır, şamata, kahkaha ile coşar, mahalleliyi fena hâlde rahatsız ederler. En çok da karşı komşu Mehmet amcayı… Hiç üşenmez, her sabah sinirle cama çıkar, “yeter artık, susun” diye bağırır durur. Bizim tayfa, uyarıyı anlamış gibi bir iki dakika sessiz kalır, sonra aynı ağızdan farklı çığlıklarla bir şeyler yiyip hızla Eminönü-Üsküdar vapuruna doğru yol alır. Vapur düdüklerine sesleri karışırken, gülmekten kendimi alamam.
Mehmet amcanın siniri sadece martılara değil tabii… Genelde her şeye kızıyor. Mahallenin çocuklarının sokak köpeği Çomar ile oynamaları, beni kale direği yapmaları, zillere basıp kaçmaları, sokakta koşturmaları, onu her geçen gün daha öfkeli yapıyor. Geçenlerde üst katlarına altı çocuklu bir aile taşındı. Çocuklar evde oynasa suç, sokakta oynasa suç… Bu huysuz amcaya bir türlü yaranamıyorlar. Taşınma işine en çok kâğıt toplayıcıları sevindi bence. Günlerdir yanı başımdan karton kutu topluyorlar.
Bu sabah hatırı sayılır bir gürültüyle uyandım. Bir de ne göreyim yanıma son model, tertemiz çöp tenekeleri bırakıyorlar. Artık yalnız değilim, gençlerle arkadaşlık eder, laflarım diye düşünüyordum ki beni kollarımdan tutup kaldırdılar, çarçabuk kamyona yükleyip, kapağımı hızlıca kapattılar. İçime son düşen bir Barış Manço şarkısı oldu. Çoktan uçmuş güvercin, tahta masam devrilmiş, can dostum Çomar uykuda… Tatlı komşu Ayşe teyze, Emekli Salih Öğretmen, hepinize, hepinize elveda. Dostlar elveda…