Mahremiyetimizi, kendi rızamızla imha ettiğimiz yerde miyiz?

Mahremiyetimizi, kendi rızamızla imha ettiğimiz yerde miyiz?

I-

Gelişmiş ülke ölçümlerine sosyal medya kullanımının da dâhil edilmesiyle birlikte, sosyal medya hesaplarına aşırı önem atfeden yönetici profili oluştu. Öyle ki bazı valilikler takipçi sayısını arttırmak için bünyesinde çalışan memurları ve ailelerini hesap açmaya ‘teşvik’ etti.

Sanal ortamda ‘varlık kazanmak’ üzerinden verilen mücadele o kadar hızlı gerçekleşti ki sosyal medyanın şiddet ve fitne üreten yapısı hiç dikkate alınmadı. Dolayısıyla “Sanal Mahrem” sayımızı okurken  şaşıracaksınız. Bazılarınız, “Evet tam da böyle” diyecek; bazılarınız, “Tamam da bunları burada zikretmeye ne gerek vardı” diye düşünecek.

O halde aklınızdan geçecek sorulara cevap olması için sosyal medya ortamının kullanıcılarını kabaca tasvir ederek başlayalım:

-Sosyal medyanın varlığının, kullanıcıların izlenmesine ve izlenirken edinilen bilgilerin veri olarak ‘diğerleri’ne satılmasına bağlı olduğunu bilenler, sosyal medya ortamını sorgulamaktan vazgeçmezler. Bu sorgulama, paylaşımlarının belirli bir hedefe/amaca yönelik olmasını sağlar.

-Sosyal medya/gözetim ortamına sorgusuz sualsiz katılanlar, gözetim ortamını bir varoluş ortamı olarak kabul eder. Gerçek hayatlarını ‘sanal âleme’ taşırlar; ancak paylaşılanlar, ‘ideal’lerin paylaşımı olmaktan kısa sürede uzaklaşır, yerini başkalarını özendirme yoluyla incitmeye, kendisinin ne kadar mutlu olduğuna dair başkalarını ikna etmeye dayalı ‘paylaşım’lara bırakır.

-Gözetimi sorgulayan ve fakat onu yenmenin mümkün olmadığını kabul edip zaten ‘herkes burada’ diyerek gözetleme-gözetlenme oyununa dâhil olanlar.

-‘Herkes’in sosyal medyada olduğunu bilmesine rağmen giderek yalnızlaşma pahasına sosyal medya ortamına iradi olarak mesafeli duranlar.

-Eğitim ve gelir seviyesinin düşüklüğü nedeniyle sosyal medya ortamına dâhil olma imkânı ve ihtimali olmayanlar.

-Sosyal medya kullanıcılarını sürekli eleştiren, kendine ait bir hesabı olmadığı için övünen, ama vaktinin çoğunu başkalarının hesabını gözetleyerek geçirenler.

Bizim amacımız, sosyal medya kullanıcısı olarak mahremiyetinizi kendi rızanızla ne kadar ihlal ettiğiniz gerçeği ile ‘başkalarının hikâyesi’ üzerinden yüzleşmenizi sağlamak. Sosyal medya ortamına, yüzme bilmeyen kişinin okyanusa atlamasına benzer bir hal ile dalmanıza engel olmak.

Velhasıl; bu sayının ana fikri, zinhar sosyal medyadan uzak olun mesajı vermek değil, her şeyi olduğu gibi sosyal medya ortamını da zaruret miktarı kullanmak gerektiğini hatırlatmak.

II-

Dünyada 200 milyondan fazla Facebook kullanıcısı var. Türkiye 10 milyonun üzerindeki kullanıcı sayısı ile sınırlarını zorluyor.

Sınırlarını zorlamayı, sadece rakamsal yükseklik üzerinden değil; sanal ortamda adab-ı muaşeret yok sayılarak, sanal ortamın enerjisinin muazzam bir kafa karışıklığı içinde idrak ediliyor olması ile de irtibatlandırarak kullanıyorum.

Sanal ortam söz konusu olduğunda, muhafazakâr kullanıcıların kafa karışıklığını örneklemek üzere çok çarpıcı bir söyleşi gerçekleştirdik: “Kınadığım ne varsa hepsini yapmaya başladım”. Söyleşi ile Eyyüb Said Kaya’nın  “Sosyal medya’nın avret mahalli” ve Selim Demirci’nin “İsimleri bile sakınanların resimleri teşhir eden çocukları” adlı yazılarını arka arkaya okuduğunuzda, değişimin korkutan boyutunu idrak edeceksiniz.

“Sanal Mahrem” sayısını, içinde yaşanılan durumu tasvir etme gayreti olarak değerlendiriniz. Önümüzdeki sayılarda meselenin değişik boyutlarını ele almaya devam edeceğiz.

III-

Şubat ayını sosyal medya üzerinden okumamız rastgele bir tercih değil. 1997’den bu yana, Şubat ayında “28 Şubat” üzerine yazılanların sayısı katlanarak artmaya devam ediyor. Fakat bu fikri ve siyasi yazılar ile karşılaştırıldığında, “28 Şubat”ın sanata ve edebiyata orantılı bir şekilde yansımış olduğunu söylemek mümkün değil. Nitekim Necip Tosun, “28 Şubat”ın öyküsünün neden kaleme alınamadığını sorgulayan bir yazı yazdı.

Toplumsal dokunun değişmesi üzerine yaptığımız analizlerin bütünlüklü bir yapıya kavuşmasını sağlamak istiyorsak, Türkiye’nin “28 Şubat” ile internet devrimini aynı yılda idrak etmiş olduğu gerçeğini göz önünde bulundurarak, değişimin ve dönüşümün kodlarında siyasi baskı ile sanal özgürlüğün el ele giden yapısını bir arada değerlendirmemiz gerekiyor.

IV-

Tüketim kültürü, Şubat ayı putunu, malumunuz ‘Sevgililer Günü’ helvası üzerinden karıyor.

Sevmek, hediye almak/vermek değil; emek vermektir. Birden bire her şeyi unutturan bir hastalığa duçar olan Dr. Hüseyin Bey ve “eşinin annesi olup onu yeniden büyüten” Canan Hanım ile yapılmış söyleşiyi lütfen dikkatle ve birkaç defa okuyunuz. (Ailenin ‘haber değeri’ üzerinden incitilmesi endişesi ile soyadlarını saklı tutuyoruz.)

Velhasıl, Nihayet Dergi olarak gündelik hayatın sosyolojisi üzerine odaklanmaya devam ediyoruz…

Fatma Barbarosoğlu