İyi insanlar iyi atlara binip gitmedi, burada, aramızda…

İyi insanlar iyi atlara binip gitmedi, burada, aramızda…

Uzun yaz günlerine rastlayan bir ramazan gününde delikanlının canı kadayıf dolması çekmiş.Aramışlar taramışlar, kadayıf bulamamışlar. Oruçlunun canının çekmesi, bazen aş eren kadınları bile aratır.
İlle kadayıf diyormuş da delikanlı, başka bir şey demiyormuş.
“Bak oğul” demişler. “Bu sıcakta kurt da kuş da uykuda. Kafadan akıl uçuyor sıcağın hükmüne yenilip.
Canım çekti, diyorsun da oruçsun, unuttun mu! Nefsini terbiye edeceksin. Fırın yakan yoktur. Fırın yakan olmayınca kadayıfı nereden bulacağız da dolmasını yapacağız. Gel sen, bu sevdadan vazgeç. Buz gibi ayran, buz gibi karpuz. Bu sıcakta kadayıf dolmasını yememek daha evladır.”
Delikanlı, “Yok” demiş. “İlle de kadayıf.”
Bakmışlar söz dinlemiyor, uzak mı uzak bir yeri tarif etmişler.
Nasıl olsa gözünde büyür, şu sıcakta kadayıf alacağım diye kendini vurmaz yollara.
“Şehrin,” demişler, “girişinde eski bir fırın vardır. Orada yaşlı bir usta olacak. Tek başına çalışır. Hayattaysa muhakkak fırınını yakmış, kadayıfı tepsilere dökmüştür.”
Delikanlı, ta oraya gidilir mi, dememiş, adresi tekrar tekrar tarif ettirip düşmüş yola.
Yol uzun. Hava sıcak. Kendisine verilen tarife göre bir fırının önüne gelmiş. Bakmış, bacasından duman tütüyor. “Tamam,” demiş, “yakmış işte usta fırını.”
Selam verip içeri girmiş. Lakin selamını duymamış kolları sıvalı ateşin başında eğleşen usta.
Delikanlı ustanın dudaklarının kıpırtısına takılmış. Bir müddet seyretmiş.
“La ilahe illallah. La ilahe illallah.”
Dudakların kıpırtısı zikre teslim.
Tekrarlamış delikanlı selamını. Üçüncü tekrarda kendisini işine mi yoksa zikre mi kaptırdığı anlaşılamayan usta, nihayet duymuş delikanlının sesini.
Selamını almış, bir an delikanlıya bakmış ve kadayıfları hazırlamaya, zikrini çekmeye devam etmiş.
Yaşlı adam tam fırının önünde. Lakin ne bir şikayet var dilinde, ne hâlinde bir perişanlık. Sanki limonata gibi bir havada, keyif ile işini yapmaya devam etmektedir.
Delikanlı yaşlı adama bakmış, bakmış. Yaşlı adamın kemikleri sayılabilecek kadar kuru bedenine. Sakalının beyazına ve yüzündeki o mutmain ifadeye. Bir anlam verememiş.
“Nasıl oluyor da böyle çalışmaya devam ediyor?” demiş.
Havanın sıcaklığından bir bahis açmayı denemiş. “Mecbur olmasam şu ateşin başında, şu mübarek gün kendimi bunca yorar mıyım?” türünden bir şikayet bekleyerek.
“Dayı,” demiş, “hava da pek sıcak.”
Yaşlı adam delikanlıya kısacık bakmış. Elindeki tepsiyi fırına sürerken, “Ya,” demiş “öyle diyorlar.”
Ateş yakar. Rüzgâr savurur. Yağmur ıslatır. Kar dondurur. Ama ateş de rüzgâr da kar da Allah dostları için kendilerini bir ikram gibi sunarlar. Yalnız Allah’ı dost edinenlere, Allah da kâinatın bütün nimetlerini o kuluna dost ederek mukabele eder. O zaman ateş yakmaz, yağmur ıslatmaz olur. Lakin yanlış oldu sözüm.
Allah’ı dost edinenler değil. Yalnız Allah’a kulluk edenler, yalnız Allah’tan korkanlar olmalıydı doğrusu. Neden mi? Hz. İbrahim bile, -ki o “Biz İbrahim’i dost edindik” iltifatına muhatap olmuştur- kulluğum aklıma gelince dostluğu unutuyorum, diyerek gece gündüz kendisini ibadete vermiştir.
Allah’a kul olabiliyor muyuz? İşte bütün mesele bu!
Diyeceksiniz ki, hikâye güzel, ancak bu zamanlara pek uygun değil. Yanılıyorsunuz.
Her ramazan-ı şerifte Lokmacı Dede Dergâhı’nda bin beş yüz kişiye yemek yapan Zeynep Hanım aramızda. Üstelik o sadece yemek yapmıyor, yaptığı yemeğe mutmain bir kalbin eşlik etmesi gerektiğine inanıyor.
Nazife Şişman’ın, Zeynep Hanım ile yaptığı söyleşiyi hayranlıkla okuyacak ve hâl ikram etmek nasıl oluyormuş farkına varacaksınız.
Ramazan ayında çocuklarımızı da unutmadık. Değerli Hocam Prof. Dr. Mahmut Kaya çocuklar için Amentü’yü nazım olarak kaleme aldı. Lütfen çocuklarınıza sesli sesli bütün ramazan boyunca Mahmut Kaya’nın mısralarını okuyun. Gâh siz okuyun çocuklarınız dinlesin, gâh çocuklarınız okusun siz dinleyin.
Ve dahi iftar sofralarında haneniz için, memleketimiz için, ümmet için dua ederken hassaten Nihayet ekibini de unutmayın.
Hayırlı ramazanlar olsun inşallah.

Fatma Barbarosoğlu