Kemal Öztürk: Likya Yolunda Keşfettiklerim

2005 senesinde satın aldığım bir derginin kapağında “Işıklar Ülkesi Likya” yazıyordu. Bir de eki vardı derginin: “Likya yolu yürüyüş haritası.” Bu harita ise, sisler arasında hayal ettiğim, korsanların, kralların, Olimpos Dağı tanrılarının, mermer sütunlu, taş yapıların süslediği bir masal ülkesinin içine çekiyordu beni. O an, o haritadaki yollara koşmak, harita üzerinde çizilmiş, mitolojik çağlardan kalma şehirlerde; antik tiyatroları, deniz fenerlerini, hamamları, kemerleri ve batık şehirleri görmek istiyordum.

İstanbul’dan Ankara’ya taşınmak, iş ne kadar iyi olursa olsun, İstanbul’u seven biri için çok zor bir değişimdir. Birbirinden o kadar farklı, o kadar uzak şehirlerdir ki. Zaten Cumhuriyet kurulduğu günden bugüne, İstanbul-Ankara kıyaslaması hep yapılmış, kıyaslayanlar her zaman İstanbul’u tercih etmişlerdir. En başta denizi olmayan bir şehirde yaşayamaz bir İstanbullu. Sonra tarihî derinliği olmayan bir yer ona sığ gelir. Ve sanat, kültür, maneviyat kıyaslamaları ardından devam eder.
İşini çok seven ama İstanbul’a âşık olan, bu sorgulamayı, kıyaslamayı belki de sürekli yapan biri olarak Ankara’da yaşıyordum. Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde iletişim danışmanlığı yapıyordum Başkan Bülent Arınç’a. Millet iradesini temsil eden bir kurumda çalışmak çok gurur vericiydi. Bundan dolayı çok mutluydum.
Lakin akşam olduğunda, hafta sonu geldiğinde bir büyük sıkıntı da beraberinde geliyordu benim için: “İş bitti, peki şimdi ne yapacaksın?”
İlk başta keşfedilecek yerleri sırasıyla tükettim. Müzeler, meşhur caddeler, parklar, şık mağazalar, kitapevleri, tiyatro, sinema… Sonra?
Çevreye açıldım. Kızılcahamam kaplıcaları, Kazan bahçeleri, Beypazarı evleri… Sonra bitti her şey benim için.
İşte tam bu zamanlarda, yani bunalımlarımın beni teslim almasına az bir zaman kala, National Geographic dergisinin bir sayısı elime geçti: Kapak, “Işıklar ülkesi, Likya” şeklindeydi.
Dergiyi okuyunca, ışıklar ülkesi Likya’yı ve onun peri masallarını andıran şehirlerini öğrendikçe, beni kendine çeken bir rüyaya kapıldığımı hissettim. Sanki efsaneler, masallar ve hikâyeler dünyasından bir buğulu yaşam öneriyordu bana bu anlatılanlar.

Devamı Nihayet Dergi 39. sayısında…