Eğitimde En Yeni Adım: Okulsuz Eğitim

Emel Topçu

Hasan, Gaziantep’te taksi şoförlüğü yapıyor. Otuz iki yaşında. Tekstil fabrikaları kurmuş, Çin’e, Rusya’ya ihracatlar yapmış. Şimdi iflas durumunda ama durumunu tekrar düzeltip yeni atılımlar yapma peşinde. “Eğer seksen, yüz bin lira param olsun, bir bir buçuk milyon liralık iş çevirebilirim” diyor. İddialı. Kendine güveniyor. Yeni projesini şehrin zenginlerinden birine sunmuş. İnandırmış da. Ama “Bizim mühendislerimiz var, onlarla beraber çalış, daha temkinli gidelim” demişler. “Öyle olunca, kendi işimin patronu ben olamayacaktım, o yüzden reddettim” diyor. Hasan aynı zamanda filozof: “Böyle şans hayatta bir kere gelir, eğer değerlendirmezsen kaçar. Ben o teklifi kabul etseydim, tekrar parlama imkânım olmaz, sadece bir çalışan konumuna düşerdim” diyor. “Nerden öğrendin bütün bunları Hasan” diye soruyorum. “İlk okul mezunuyum” diye cevap veriyor. “O zaman sınıflar 50-60 kişilikti. Öğretmenin kendi sevdiği 20 kadar öğrenci vardı, gerisi ile pek ilgilenmezdi. Biz de öyle gider gelirdik. Ben de bu işe on yaşındayken başladım. Tekstil fabrikalarından artan kumaşların atıldığını gördüm. Onları topladım. Boylarına göre sınıfladım ve sattım. Çok iyi para kazandım” diye devam ediyor anlatmaya.
Benim de Hasan’dan bir yaş büyük kızım var. İlk okula başladığında daha ilk dönem, Birinci Dünya Savaşı’nın neden çıktığını öğrenmişti. “Avusturya-Macaristan İmparatorluğu prensinin, Saraybosna’da bir Sırplı tarafından öldürülmesi dolayısı ile çıktı” diyordu. Öğrencilerin bu cümlede sadece “öldü” kelimesinin manasını biliyor olması önemli değildi öğretmeni için. Biz velilere, gururla çocukların neler bildiğini göstermeye çalışıyordu. O zaman kızımı okuldan almayı ve evde yetiştirmeyi düşünmüştüm. Bunu ciddi olarak uygulayacaktım ama şartlar değişti, ikinci dönem yurt dışına gittik ve kızım lise bitene kadar dünyadaki birçok eğitim sisteminden geçmek durumunda kaldı. Hangisi mi daha iyiydi? Bunun üzerinde ciddi ciddi tartışmak lazım.
Devlet okullarındaki programların hepsi, o devletin amaç ve ideolojilerine uygun insan yetiştirmek için düzenlenmiştir. Eğitimin iki tür amacı vardır: Birisi kişileri zihinsel ve sosyal olarak geliştirmek, diğeri de onları endoktrine etmektir. Kamusal, yaygın okul düşüncesi Aydınlanma ile kendini göstermeye başlamıştır. “Bilimin yayılması ile dünyayı değiştirmek” sloganı üzerine kurulu Aydınlanma felsefesi ile, daha önce sadece zenginlere has olan ve genelde evlerde gerçekleşen eğitim, her yaştaki çocuğun ulaşabileceği bir imkân hâline dönüşerek, akılcı düşüncenin hızla yayılması sağlanmaya çalışılmıştır.

İlk Eğitim ve Öğretim Uygulamaları
Kızımın, Türkiye’den sonra, ilk okul birinci sınıfın ikinci döneminde, ilk yurt dışı eğitimini aldığı yer olan Hindistan’da, milattan önce 1200’lü yıllardan beri öğrenciler, Guru’larının dizinin dibinde, dinî metinleri okumayı, sonra da onları pirinç tanelerinin üzerine yazmayı öğrenmekteydiler. Daha sonra Aydınlanma ve İngiliz sömürgeciliğinin etkisi ile orada da, mecburi devlet okulları açılıp, modern anlamda Batı geleneği çerçevesinde ve genelde İngilizce olarak eğitim yapılmaya başlanmıştır. Kızım da böyle İngilizce eğitim veren bir okulda eğitim gördü.
Aslında insanlığın ilk bilinçli yıllarından beri eğitim var olagelmiştir. Zamanla bu eğitimler dinî eğitim çerçevesinde şekillenmiş ve mecburi olmayıp genelde erkek çocukların yararlandığı bir imkân olarak devam etmiştir.
Antik Yunan’da özel okullarda, özgür vatandaşların erkek çocuklarının dans, şiir, spor alanlarında eğitim gördüğü bilinirken, Atina’nın hemen yanı başındaki Sparta’da, soyluların erkek çocukları devlete asker yetiştirmek üzere kurulmuş devlet okullarına gitmekteydiler. Kızların da ev idaresine hazırlanmak üzere zorlu eğitimler veren devlet okullarına gittiği bilinmektedir. Özgür insanların çocuklarının gittiği, hem kızlara hem erkek çocuklarına yönelik bu okullarda, okuma yazma ve genel kültür bilgileri temel eğitim olarak verilmekteydi.
Bu okullarda iyi yetişmiş olan Yunanlılardan bazıları, Romalılara esir düştüklerinde, bunların bilgi ve yetenekleri Romalılar tarafından takdir görmüş ve soylular, onlara, çocuklarına özel dersler verdirtmişlerdir. Roma’da babalar, erkek çocuklarını, bir savaşçı olarak yetiştirmek üzere, 15 yaşına kadar, okuma yazma, aritmetik, hukuk, spor ve silah kullanma alanlarında yetiştirmek durumundaydılar. Bir Yunanlıyı esir aldıklarında, bu görevleri bu esirlere yaptırıyorlardı.
Daha sonra Avrupa’da Hıristiyanlığın yayılması ile, özellikle İsviçre’de manastır okulları açılmaya başlanmış ve ev okullarının yanında sistematik eğitim bu şekilde devam etmiştir.
Müslümanlar da, Hazret-i Erkam’ın evinde gizlice toplanıp, Peygamber Efendimizin rehberliğinde, gelen vahiyleri öğrenmekte ve üzerinde çalışmakta idiler. Bu yüzden, daha sonraki yıllarda, İslam âlemindeki eğitim mekânları Dârü’l-Erkâm (Erkam’ın evi) olarak adlandırılmıştır. Önceleri yetişkinlere yönelik olarak verilen bu eğitimler, genelde camilerde gerçekleşirken, daha sonra, çocuklara yönelik olarak da, onların camileri temiz tutamayacakları düşüncesinden hareketle, ayrı bir yerde faaliyete geçirilmiştir. Bu okullarda eğitim için yazı tahtası ve silgi kullanılarak eğitim verildiği tespit edilmiştir. Yani anlatım metodu olarak şimdiki eğitime benzer bir eğitim verilmiştir. Emevîler devrinde çocuklar için ayrı ve donanımlı okullar açılmış, sekizinci asırda Belhli Ebü’l-Kâsım Dehhâk’ın medresesinde üç bin çocuk öğrenim görmüştür.

Mecburi Eğitime Geçiş
Dünya’daki birçok gelişim, aslında birbirine paralel oluşmuş, Emevîlerin çocuklar için toplu eğitim verdikleri bu dönemde, İsviçre’de de Karl der Grosse, 800 yılında, manastır okullarının yanında, toplum yararına, daha sonraki yıllarda eğitim zorunluluğu anlayışına öncülük eden, saray akademisi ve vakıf okullarını kurarak, halkın genel eğitimi ve dinî öğretiminin bu okullardan sağlanmasını amaçlamıştır. Bu atılımın daha sonraki yıllarda Avrupa’nın sıçramasında önemli rol oynadığı düşünülmektedir.
Mecburi okul konusunda atılan 800 yılındaki bu ilk adımdan sonra, ilk mecburi okullar Prusyalılar tarafından kurulmuştur. Prusya Kralı I. Friedrich Wilhelm, 1717 yılında, 5-12 yaş arası çocuklara, okuma yazma öğrenene kadar eğitim veya okul zorunluluğu getirmiştir. Eğer aileler bu eğitim zorunluluğunu evde yerine getiremiyorlarsa, o çocuklar için okul zorunluluğu doğmaktadır. II. Friedrich ise 1763 yılında bunu, çocuklara 8 yıl okul zorunluluğu getirerek yenilemiştir. Bu okul mecburiyeti uygulamasında, aydınlanma ile gelen akılcılık, sosyal devlet anlayışı ile herkese eşit imkânlar sunulması anlayışı gibi unsurların etkin olduğu belirtilse de, o zamanlarda ortaya çıkan Hıristiyanlıktaki reform anlayışını yaygınlaştırmak adına, kutsal kitabı, kişilerin kendilerinin okumasını sağlayarak, Katoliklikten uzaklaştırmak amacı olduğu da iddia edilmektedir.

Devamı Nihayet Dergi 33. Sayısında…