Charles Upton: Hz. Mevlana, Batı’dan nasıl görünüyor?

Mevlana Celaleddin Rumi şüphesiz tarihte en yanlış temsil edilen şahsiyetlerden biri olmuştur. Birçok Rumi vardır, Sevgililer Günü Rumi’si, dinler arası dostluğun ve evrensel barışın Rumi’si, “alkolik” Rumi, “eşcinsel” Rumi, katı sünniliğin karşısında duran gamsız ve biraz da “hippi” bir Rumi, ve tabii ki siyasileştirilmiş Rumi (ki bir yerlerdeki bir dışişleri bakanlığına bağlı bir “think-tank”te üretildiği her hâlinden belli olan bir Rumi’dir bu), İran karşıtlığının simgesi olan Rumi ve zararsız, evrensel ve neredeyse İslami olmayan bir İslam’ın bayraktarlığını yapan Rumi… Rumi’nin bayraktarlığı yaptırılan bu tarz bir İslam, son yıllarda küreselleşmeci güçler tarafından açık bir şekilde desteklenmektedir. Çünkü bunun, İslam’ın, İslamcıların ya da geleneksel Müslümanların İslam’ının tersine, Yeni Dünya Düzeni’ne daha kolay adapte olacağı düşünülmektedir. Darü’l-İslam dışarıdan gelen askerî güçler tarafından sayısız kere tahrip edilmiş, “din” kavramının ise ağlak ve muharref bir tasavvuf ile içeriden altı oyulmuştur. Bu tahrif kısmen gelişigüzel bir şekilde meydana gelen kültür yayılımının sonucu olsa da asıl olarak kasıtlı ve tasarlanmış bir tahriftir. Bu tahribat, Rumi ve diğer mutasavvıfları İslami temellerinden koparmak için ellerinden geleni yapan bazı Batılı şairler tarafından ciddi şekilde desteklenmiştir.

Inayat Han ve İdris Şah gibi İslamsız “sufi”lerin işi tamamlanmıştır. İslami temellerinden koparılarak sığ bir şekilde kurulan bu yeni sufizmde, seyr ü süluk, nefsin arzuları karşısında dengeli ve ciddi bir zihinsel mücadele değil, duygusal bir fantezi olarak karşımıza çıkar. Meydanlarda yapılan savaş bu ciddi mücadeleye oranla daha kolay olduğu için Peygamber bu mücadeleyi “nefse karşı bir savaş” ve “cihad-ı ekber” olarak tavsif etmişti. İğdiş edilmiş bu sahte tasavvuf ise Müslüman gençliği yalnızca tasavvuf karşıtlığında konumlandırır. Gençliği, doğru İslam’a ihanet eden, Hz. Peygamber’den ve onun sünnetinden nefret eden şiddet yanlısı bazı İslamcıların yolunda gitmeye iter. Britanya İmparatorluğu tarafından desteklenen Vehhabiler 1925 yılında Medine’yi işgal ettiğinde, sahabenin mezarlarını yıkmış ve Peygamber’in kendisinin mezarını ise neredeyse tamamen yok etmişti. Ne kendi ne de başkalarının hayatlarına saygı göstermeyen bu yamuk mücahitlerin, masum ya da suçlu, asker ya da sivil, Müslüman ya da kâfir ayırt etmeksizin herkesi öldürme iştahlarının tersine cihad-ı ekber, kişinin asıl düşmanı olan nefse karşı, içi boş bahanelere düşmeden, Allah’ın yardımıyla girişilen ciddi bir mücadeledir.

Doğru tasavvufun küresel güçlerin işine hiç yaramadığı gerçeği karşısında (bunun karşısındaysa yanlış sufizm ve şiddet yanlısı İslamcılar açık bir şekilde işe yararlar ve birbirlerini sürekli yaratırlar ve bu sebeple küresel uzlaşıyı meşrulaştırmak ve geliştirmek için birlikte çalışırlar) Rumi endüstrisi büyümeye devam etmektedir. Eşim ve ben kısa süre önce bir üniversitede dinler arası birliği konu edinen bir organizasyona davet edildik. Organizasyonun sponsorlarından biri Washington’da bulunan bir Rumi derneğiydi. Belediye başkanı, emniyet müdürü ve bir valilik temsilcisi davette hazır bulunuyordu. Söz konusu davetin, İslam’la, tasavvufla ya da en azından şiirle bile hiçbir ilgisi yoktu. Davetin tek amacı vardı o da Rumi’yi dinler arası vahdetin ve küresel barışın simgesi olarak takdim etmek. Genel kanının bu yönde olacağını tahmin ettiğimden Mevlana’dan birkaç alıntının bulunduğu ufak bir metin hazırladım. Davet sona erdikten sonra Rumi derneği adına konuşan hanımın yanına yaklaşıp ona aşağıdaki metni ihtiva eden sayfaları gösterdim:

“Bu din ne vakit bir olmuştur? Daima iki ve üç olup, aralarında cenk ve kıtal kaim olagelmiştir. Siz dini nasıl tevhid edebileceksiniz? Vahdet kıyamette olur; fakat bu dünyada mümkün değildir. Zira burada her birinin türlü türlü muradı ve hevası vardır. Vahdet, burada mümkün olmaz. Ancak kıyamette hep bir olurlar; ve bir mahalle nazar ederler ve bir kulak ve bir dil olurlar.”1
“Nefes aldığım sürece Yüce Kur’an’ın kölesiyim;
Muhammed Muhtar’ın yolunda bir toz zerresiyim.”

“Her kim ki yazdıklarımda bunlar dışında bir şey bulduğunu iddia ederse ondan buğz ederim –ve onunla işim olmaz.”
Şok olmuştu. Gözleri genişledi, ağzı gayri ihtiyari açıldı, ve sonunda birkaç söz edebildi; “Sanırım Rumi bile kötü bir gün geçirebiliyor.” [Not: Rumi’nin bugünün küreselcileri tarafından dinî evrenselciliğin bir simgesi olarak kabul edilmesi ne kadar yanlışsa, bazı “Müslüman” masonların onu kendi selefleri olarak görmesi de o kadar yanlıştır. Bkz. Hamid Algar in “An introduction to the History of Freemasonry in Iran” Middle Eastern Studies, vol. 6., no. 3; 1970.]

Devamı Nihayet Dergi 36. sayısında…