Bilal Aybakan: Fıkhın Aristo’su olmak

Nasıl büyük âlim olunur?

Bu sorumuzun cevabını, benzersiz bir tecrübe ve ilim hayatı yaşamış olan İmam Şafiî’nin hayatında pekâlâ arayabiliriz.
Hicri 150 yılında doğan İmam Şafiî 204’te vefat eder. Toplam 54 senelik ömrüne -ki miladi takvime çevirdiğimiz zaman 52 seneye düşmekte- büyük başarılar sığdırmıştır. Yaşadığı dönemin entelektüel hayatını bize bütün detaylarıyla aktarmış olması sebebiyle, yaşadığı dönemin bütün gelişmelerini, tartışmalarını, bu tartışmaların taraflarını önümüze serer. Onun geride bıraktığı bu miras olmasaydı, biz o dönemdeki ilim hayatını sağlıklı olarak, bugünkü kesinlikte tespit edemezdik.
Bu büyük âlimin kişilik özelliklerine de dikkatinizi çekmek isterim: ilme adanma, idealizm, azim, düşünceleri uğruna tehlikeleri göze alma, onurlu duruş. Hemen hatırlamalıyız: Bu özellikler, tarihimizde “büyük âlim” olarak temayüz etmiş diğer bütün isimlerde de var.


Bir âlimin, âlimler kadrosunda yerini alması için, sadece akranlarını aşmış olması yetmez. Çağları aşan bir etki meydana getirmesi gerekir. Bu yönüyle düşünüldüğünde, İmam Şafiî, bu türden bir çağlar üstü etkinin hakiki sahiplerinden biridir.

Şu soru, peşine düşmeye değer: Diyelim ki, İslam tarihinin klasik döneminde bir talebe olsaydınız ve nasıl, hangi süreçlerden sonra, ne tür bir formasyon edinerek âlim olabilirdiniz? Öncelikle, sadece yaşadığınız şehirde ya da ülkedeki değil, o alanda dünya çapındaki mevcut birikimiyle en yetkin kişilerden de ilim tahsil etmeniz gerekirdi. Bizzat o şahıslardan ders alma imkânınız yok idiyse, eserleri üzerinden onların birikiminden istifade etmeliydiniz. Ama o eserleri mütalaa etmeden önce, altyapı niteliğinde bir birikime de sahip olmalıydınız. Nitekim İmam Şafiî de, her defasında kendi döneminde bir alanda en önemli ismin kim olduğunu tespit ederek işe başlamış ve bizzat onlara yönelmiştir. Onların rahle-i tedrislerinden geçmiş, ilim alışverişini hep yüz yüze sürdürmüştür. Hemen hatırlayalım: Bu ilişki öyle kısa süreli de olmamıştır. O zatın ilmini bitirene, tüketene kadar yanından ayrılmamıştır. O dönemlerde bir kişinin gerçekten yetkin bir âlim olabilmesi için bu yüz yüze alışveriş bir şarttı. Bir hocanın rahle-i tedrisine girmeden, onu bizzat görmeden ilmi hakkında, “Ben falancadan ders aldım” diyemezdiniz. Sadece kitabını okuyarak da düşüncesinin boyutlarını tam olarak idrak edebilmek mümkün değildir.

Devamı Nihayet Dergi 35. sayısında…