Ahmet Murat:İslam bahçeciliği ve belediyeler

Müslüman bahçesi, tıpkı çiçek motifleriyle ve geometrik desenlerle bezeli Müslüman halısı gibi, tıpkı aynı süsleme anlayışına sahip cami kubbesi gibi bir sembolizme sahiptir. Bu sembolizm, ne bahçenin, ne halının ve ne de kubbenin işlevselliğini gölgeler. Çünkü İslam sanatı, sadece temaşa ve estetik haz için üretilen eserlerin oluşturduğu bir galeri değil, aynı zamanda işe yarama, işlevsellik gibi önemli bir ilkeden beslenen, somut, pratik, hayatın içinde bir sanat anlayışıdır. Bu sebeple sanatçının zanaatkârla arasındaki ayrım çoğu kez silikleşir.
Müslüman bahçelerinin sembolizmini birçok sanat kuramcısı Kur’an’daki cennet tasvirleriyle ilişkilendirmiştir. Tıpkı Kudüs’teki Kubbetü’s-Sahra’nın iç mekân süslemelerinde yer alan meyve ve sebze motiflerinin, Kur’an’da adları geçenlerden seçilmiş olması gibi, Müslümanlar, bahçe tasarımlarında da cennet tasvirlerinden etkilenmişlerdir. Bunun bir sonucu olarak, bahçelerde suyun bulunmasına özen göstermişler, birçok örnekte bahçeleri bölümlenmiş ve kademelenmiş olarak düşünmüşler, gölge ve meyve veren ağaçlara yer vermişlerdir. Kur’an’ın cenneti; mutedil bir iklime sahip olan, meyveleri ve sularıyla bereket duygusunu uyandıran, bahçelerin içinde yer alan evleriyle kişiselleşmiş bir huzur ve haz fikrini uyandıran tasvirlere sahiptir. Müslümanlar âdeta evlerinde ve bahçelerinde bu tasvirlerin peşlerinden gitmişlerdir.
Müslüman bahçelerinin önemli özelliklerinden biri, bahçe üzerinde aşırı bir peyzaj uygulanması yerine, doğal bir bahçe görünümünün korunmasıdır. Bu bahçede insan, su, ağaçlar, çiçekler ve hayvanlar bir bütünün ve doğal bir yapının parçasıdırlar. Birçok minyatürde görünen, bu bahçelerin çok belirgin geometrik müdahalelerle biçimlendirilmemiş, özellikle Türk bahçelerinin doğal bir serbestlik içinde resmedilmiş olduklarıdır. Türk bahçesi, sadece seyirlik bir mekân değildir. İçinde yaşanan, bir parçası olunan, işlevsellik gösteren bir mekândır.
Bugün, özellikle de muhafazakâr belediyelerin uyguladığı bahçe düzenlemelerinin ve peyzaj arayışlarının, İslam ve Türk bahçeleriyle ilişkileri sorgulanmaya değer. Özellikle, Osmanlı geçmişine sahip çıkma iddiasında olan bu belediyelerin bahçeciliklerinde göze çarpan başlıca sorunları, yukarıdaki ilkelerle bağlantılı olarak, iki başlıkta toplamak mümkün: Bunlardan ilki, özellikle merkezî cami veya türbeler civarında yer alan meydanların ağaçsızlaştırılmasıdır. İstanbul’da Fatih Camii avlusunda ya da Konya’da Mevlana Türbesi önünde veya Erzurum’daki Lala Paşa Camii meydanındaki ağaçların kesilmesi buna örnek olarak verilebilir. Erzurum’da bunu gerçekleştiren belediye sorumlusunun, yapılan işi, “Tarihî caminin bütün görkemiyle ortaya çıkmasını istiyoruz” şeklinde savunması ise zihniyet krizine açık bir örnektir. O meydanların ağaçlandırılması, ağaçların sağladığı serinlik, gölge ve doğa tatmini sayesinde orasını insanla buluşturmanın en kestirme yoludur. Adını saydığımız ve saymadığımız birçok cami ve türbenin etrafındaki ağaçlar, o bölgeleri birer yaşam alanı hâline getirmenin masrafsız, kestirme ve insani yollarıdır. Buna mukabil ağaçların kesilmesi, insansızlaştırmaya yol açacaktır. Caminin ya da Mevlana Türbesi’nin daha iyi görünmesi ya da belediyecinin ifadesiyle bütün görkemiyle ortaya çıkması arzusu ise, aslında bir yanıyla, modern Batı şehirlerinde yer alan ve ortasında anıtsal bir heykelin bulunduğu, ağaçsız meydanların muhafazakârca bir yankısından başka bir şey değildir ve “gösteri toplumu” bağlamında değerlendirilmeyi hak eden, tefekkürsüz, siyasetsiz, geleneksiz girişimlerdir.
İkinci sorun ise, Yrd. Doç. Dr. Ebru Erbaş Güler’in “Türk Bahçesinin Günümüz Temsilleri Üzerinden Okumalar” isimli araştırmasındaki tespitlerine başvurursak, önce insan-doğa etkileşiminin azaltılması ve akabinde bu etkileşimin daha steril ortamlarda yeniden tanımlanarak bir lütuf gibi sunulmasıyla ilgilidir. Güler, özellikle İstanbul’daki karayolu kenarlarında, şev ve kavşak düzenlemelerinde yer alan peyzajlara dikkat çekiyor. Bu düzenlemelerde çoğu kez, İstanbul’un doğal bitki örtüsü hiçe sayılıyor. İstanbul’a yabancı olan çiçekler ve ağaçlar sıkça kullanılıyor. (Bu aslında, daha genel bir bitki örtüsü sorununun parçasıdır. İstanbul’un aşina olduğu servi, incir, yenidünya, Trabzon hurması gibi ağaçlardan birçoğunun artık yeni düzenlemelerde ve kapalı site peyzajlarında tercih edilmediğini görüyoruz. Gerçi Trabzon hurması ağacına artık Trabzon’da bile rastlanmıyor ya!) Bu yeni nesil kavşak ve yol kenarı düzenlemelerinde, tamamen geometriye odaklı bir tavır göze çarpıyor. Güler, haklı olarak, bu düzenlemelerin ne geçmişi aşma ve reddetme anlamında yeterince modern ne de bilinçli bir eklektik tavır gözeterek post-modern olabildiklerini söylüyor. Biz de buna, bu düzenlemelerin, İslam bahçelerinde gözlemlenen doğallık stratejisinin tam tersine bir yönelime sahip olduklarını ekleyelim.
Bu bahçecilik sorunlarına, laleye yapılan orantısız vurguyu da ekleyebiliriz. Son zamanlarda lale, türkülere, şiirlere, halılara sinmiş ve bu sebeple daha “bizden” olan birçok başka çiçeğin yerine agresif bir şekilde yerleşiyor. Agresiflikle neyi kastettiğimizi anlatmak için “dünyanın en büyük lale halısı” gibi uygulamaları hatırlatmakla yetinelim.
Meselenin zihniyet meselesi olduğu açıktır. İslam bahçelerini oluşturan ilkelerin derinden incelenmesi, daha da önemlisi özümsenmesi ve benimsenmesi, şehirlerimizde ortaya çıkan melez ve köksüz uygulamaların daha iyileriyle yer değiştirmesinin en güvenilir yoludur.