Emek ve sabır

EMEK VE SABIR

Mayıs sayımızın harcına “emek ve sabır” kattık. Emek ve sabır, herkesi bir şekilde buluşturan iki kelime. Anneler çocuklarını emek ve sabır ile büyütür. Babalar hanelerine ekmeği emek ve sabır ile getirir. Ve gençler emek ve sabır ile büyürler. Annesiz çocukların ve çocuksuz annelerin kalp kırıklığına kör ve sağır bir Anneler günü nümayişi damgasını vurur her Mayıs ayına. Reklam cıngıllarının tüketim çağrısına inat, sadece doğurduğu çocuklara değil, doyurduğu çocuklara da anne olanların hikayesine kulak kesildik.

Üvey Anneler Hep Kötü Kalpli midir? – Ayşegül Tozal
“Anne” dediğimizde melekler gelir aklımıza, cennet melekleri. Bazı anneler vardır ki, pek yakıştıramayız onlara melekliği. Kanatlarını çalarız bazı annelerin, masallardakine benzettiğimiz üvey annelerin. Hâlbuki anneannemin beyaz ötesi yumuşacık kanatları vardı. Anneannem, “üvey anne” olmuş Güleser teyzeme… Güleser teyzem babaannesinde kalacak olsa pencerede tüm gün beklermiş yollarını. Ağlayacak olsa, canı sıkılsa ondan önce boğazı düğümlenir, gözleri dolar, ağlamaya başlarmış. Kendi elbiselerini bozup yeni elbiseler dikermiş küçük Güleser’e. Uzun kış gecelerinde koynunda uyutup, masallarıyla büyütmüş. Sokak lambasının ışığında anne kızın muhabbetleri sabaha değin sürer kimi zaman. Anneannem Güleser teyzemi bir farklı sever, “Güleser, benim baharım…” der. Ayşegül Tozal, anneannesiyle Güleser Teyze’sini yazdı.

Annesinin Balı Tutunacak Dalı – Hatice Ateş

Rutin koğuş ziyaretlerinin birinden çıkmış yürürken, koridorun iki tarafındaki sağlı sollu telefon ahizelerinde haftalık görüşmelerini yapan mahkûmlardan birinin sesine takıldı kulağım. Şarkı söylüyordu.

-Hadi oğlum, beraber söyleyelim mi! …annesinin balı… tutunacak dalı…

Kadın şarkıyı söylerken ağlıyordu. Ayağımın altından yer yok oldu. Duvarların ve parmaklıkların arasında sıkışıp kaldım. Kulaklarımın uğuldamasına eşlik eden müthiş bir karın ağrısıyla doldum. Hemen oracıkta devrilebilirdim. Hatice Ateş, bu cezaevinde olmaktan çok daha zorunu, cezaevinde anne olmayı yazdı.Davul

Ardı Sıra tuttuğumuz yollar  – Buket Sever Işık

Nasıl olmuştu da öğrenmiştik hatırlamıyorum bile, babaannemin “gerçek” babaannemiz olmadığını. Babamın gerçek annesi Şems Babaannem henüz daha yirmi ikisinde -babam ise iki  yaşında küçücük bir çocuk- iken geçirdiği “ince hastalık”tan dolayı vefat  etmiş. O tarihten beri babamı bakıp büyüten Nimet Babaannem olmuş. Nimet babaannemizin, aslında babamın kendinden yaşça oldukça büyük olan kuzeninin eşi olduğu gerçeğini, belki ilkokula gittiğimiz yıllarda öğrenmiştik. Hayatımıza gizem katan bir ayrıntı, sadece “bir cümle” idi kulaklarımıza ulaşan. Ne günlük yaşamımızda, ne ruh dünyamızda o güne değin hissettiklerimizden farklı bir yansıması olmamıştı duyduklarımızın. “Babaannemizdi” o bizim! Eli her daim bizlerin üzerindeydi; annemin sırtını dayadığı dağdı…

Buket Sever Işık’ın kaleminden bir üvey babaanne hikâyesi…

Şükür Bahsi Olarak Yetimlere Annelik – Röportaj: Ayşegül Nalçacı

Üç çocuk annesiyken tekrar evlat sahibi olmaya ve onunla birlikte kimsesiz bir çocuğa da annelik yapmaya karar veren Hüsna Hanım, dört senedir Halil’e koruyucu annelik yapıyor. Sorduklarında “Dört çocuğum var” diyor; Halil’in durumunu belirtmiyor. Hem Halil’e zarar gelmesin hem de niyetlerine gösteriş şüphesi karışmasın diye. Ama insanları koruyucu aile olmaya teşvik etmek de istiyor diğer taraftan. İşte bu yüzden röportaj teklifimizi kabul etti. Biz de Hüsna Hanım ve ailesini, gerçek isimlerini değiştirerek misafir ettik dergimizin sayfalarında.

1970’lerin Sorumluluk Sahibi Genci –  Aynur Doğan

Aynur Doğan, içi gurbet ve gariplik, dışı umut dolu yatılı okul yıllarından torun sahibi olduğu günümüze değin hayatından kesitler sunuyor. Bu ömrün serencamında şükür ve sadelik hep var, ölüm ise  “hoş gele” rahatlığıyla bekleniyor.

 cihan cami İstanbul Camilerine Eli Değen Kadın – Cihan Aktaş

Makbule Yalkılday… Yüksek bir ihtimalle daha önce rastlamadığımız bu isim, ülkemizin ilk kadın mimarlarından birine ait, cami yapan ilk kadın mimara. “Yokuşlu yollarını sevdiğim şehir” dediği İstanbul’un Üsküdar Sultantepe’sinde yaptığı caminin yanı sıra Fatih Çarşamba’daki İsmail Ağa Camii’nin restorasyonu, Reşit Paşa Köşkü ve Baltalimanı Kemik Hastanesi’nin rölevesi gibi pek çok işe imzasını atmış Yalkılday. Cihan Aktaş, Devlet Güzel Sanatlar Akademisi’nde öğrenci iken vestiyerin arkasında namaz kılan bu kızı arıyor, ziyaretine gittiğinde sormak istediği soruları biriktirerek. Ve soruyor: “Kendi zamanımız içinde bize iyiliği dokunmuş insanları dahi hatırlamakta zorlanırken geçmişimizi adil bir bakışla yargılamamız nasıl mümkün olabilir?”

Helal Kazancın Mayası – Röportaj: Deniz Baran

Tüm değerlerin sadece iktisadi kıymetlere ve maddi çıkarlara endekslendiği bir çağda, “emek” ve “helal kazanç” gibi kavramların tedavülden kalktığını düşünüyor bazıları. Hâlbuki kanaatkârlığından ödün vermhamdi ustaeyenler, şükrünü eksik etmeyenler ve helalinden kazanmak için emeğini esirgemeyenler hâlâ var etrafımızda. Ne ki, biz görmüyoruz. Kendimizle yüzleştiğimiz ve gözlerimizi gerçek hayat hikâyelerini görmek için açtığımızda, hayatı da hayata bakışı da mütevazı bir bilgelik misali olan emekçilerle karşılaşıyoruz. 1954 doğumlu Hamdi Usta, bunlardan biri. Gücü yettiğince inşaat ve tadilât işlerine koşturuyor ve hiçbir şeyi bahane etmeden ekmeğini taştan çıkarıyor. Deniz Baran’ın Hamdi Usta’yla röportajı Nihayet Dergi’de…

Muhafazakâr Romancının Devrimciliği – Mustafa Özel

Mustafa Özel, Mahmut Makal’ın Bizim Köy’üne sittin senedir övgü dizmekten başka bir marifeti olmayan şehirli aydınlarımızla, köy hayatına da Paris hayatı kadar vâkıf olan Balzac’ı karşılaştırıyor. “Geleceğin kazanç kaynağı maddî mallar değil, fikrî mallar olacak” deyişine şapka çıkartıyor.

Suriçi’nde Bir Melek – Ümit Meriç

Ümericresimmit Meriç meczub, cerbezer ve her daim Hakk’ı bilip, Hakk’ı söyleyen sur içindeki bir meleği, Fatma Ragibe Kanıkuru’yu Nihayet okurlarıyla paylaşıyor. Tebdil-i kıyafet aramızda dolaşıp en doğru şeyleri,  en olmadık yerde ve zamanda seslendiren Ragibe Hanım’ın önümüzdeki seçimlerde, İstanbul 2. bölge bağımsız milletvekili adayı olduğunu da öğreniyoruz.

Bir Şeb idi Gecelerden Müntehâb – Sema Babuşçu

Mirâciyye okuma geleneği, Müslüman saatinin zamana hâkim olduğu, mütedeyyin ve mütevekkil bir hayatın geleneğiydi. Sezai Karakoç ne güzel anmış bizim içinden geçemediğimiz o zamanları: “Ademle Havva’nın, öncesiz sonrasızmışçasına mutlu bir hayatı yaşadıkları zaman gibiydi hayatımız. Batı’nın soluğu bize gelmeden önce.” Sema Babuşçu, Miraç’ı ve Mirâciyye usulünü yazdı.

Uzatmalı Gençlik, Uzatmalı Öğrencilik  -İpek Coşkun

Pek çok aile çocukları “adam olsun” diye üniversiteye gönderiyor. Hâlbuki üniversite eğitimine başlamadan önce içinde bulunulan masum cehalet (cehl-i basit), sonrasında “tahsilli cehalet”e dönüşüyor. Üniversite ne hayatın sırrını veriyor ne de iyi insan olmanın yolu üniversite okumaktan geçiyor diyen İpek Coşkun, Gorki’nin üniversitelerinden, Chomsky’nin üniversitelerine uzanan uzatmalı gençlik ve uzatmalı üniversite öğrenciliği üzerine yazdı.

Yoksulluğun ve Mücadelenin Şairi: Yaşar Nezihe Emel Özkan

Eserleri ve hayatı, dönemin insanına, hayat şartlarına, ülke nizamına, fikir dünyasına ve İstaIMG-20150416-WA0002nbul’una dair pek çok şey fısıldayan şair Yaşar Nezihe Hanım’ın belirgin üslubunun, musikiyle uyumlu eserlerinin yanı sıra şahitliklerini ve kaleminde saklı tuttuğu yaşam gailesini Emel Özkan’ın kaleminden okuyoruz.

Modern Zamanların Kot Üzerine Düşen Aksi –  Fatma Barbarosoğlu

Zihniyet değişimini, estetik kodları, edep anlayışını, adabı muaşeret kurallarını, küresel ekonomiyi, Batılı hayat tarzını, kıyafet üzerinden statü arayışını, kimlikteki kararsızlığı, rahatlığı, özgürlüğü, seçkinliği, giyimdeki demokratikleşmeyi bir arada ele alabileceğimiz nesne nedir? Fatma Barbarosoğlu, “kot”un mahrem tarihini yazdı. En fakirinden en zenginine necip halkımızın neredeyse hepsinin evine giren kotun mahrem tarihinde neler mi var? Kot kelimesinin kökeni, kotun Amerikan askerlerinden Türk gençlerine geçişi, zamanın içinde değişen kot algısı, farklı sınıfların farklı kotları…

Babaannem Diyor ki – Safiye Çelik

Babaannem aynı güneşin hem köyümüzde hem İstanbul’da nasıl doğduğu sorusuyla başlayan bir muhabbet esnasında dünyanın düz değil, yuvarlak olduğunu öğrenmişti. Tabii bunu kabullenmesi kolay olmadı. Nasıl oluyordu da düşmüyorduk? Bence hâlâ içten içe kabul etmiyor, dünyanın yuvarlak olduğunu. “Oradan da doğsa, buradan da doğsa, biz O’ndan razıyız. Sonuçta şu iki gözüme güneşin ışığı geliyo mu? Geliyo. Sen biliyon da noluyo?” demişti. Babaannemin gözü başka görüyor. Biyolojiyi, fizik kanunlarını, dünyayı, âlemi… Öğrenmeye, idrak etmeye çalışıyor, ama bu düzenin nasıl olduğunu anlasa da anlamasa da hayret ve şükür ile bakabiliyor.