Sensin şey!

Sensin şey!

Reklâm, adamın evine gelişiyle başlıyor. İçeri girdiğinde bir bakıyor ki eşi, arkadaşlarını çağırmış, salonda hep beraber oturuyorlar. Çay kahve, pasta börek…

Ve tabii ki sohbet.

Hayret içinde donakalıyor adamcağız.

Öyle ya! Nasıl bir manzaradır bu? Görülmüş bir şey midir? Olası mıdır, olmayası mıdır? Hatta olanaklı mıdır, dokunaklı mıdır?

Evin hanımı, yani karısı, ne olmuştur da eve arkadaşlarını davet etmiştir?

Biliyoruz, dostluğa ve misafirliğe dair ne çok atasözümüz var:

Dost beğenmeyen, dostsuz kalır. Dost beni ansın bir koz (ceviz) ile o da çürük çıksın. Dost beni ansın da bir çiğdem sakız olsun. Dost, bizi iyi yola öğütleyendir. Dost için ölmeli, düşman için dirilmeli. Dost kazanırsan tut, düşman kazanırsan güt. Dost odur ki gam deminde yâr ola. Dost yoluna post olmalı.

Arkadaş bin ise az, düşman bir ise çok. Arkadaşın iyisi ile uzun yoktur. Arkadaşın iyisi, kardeşten ileridir. Arkadaşla yola giden, yolu çabuk bitirir. Arkadaşlık unutulmaz, insan derisi giyilmez.

Misafir gelmeyen yere, bereket gelmez. Misafir ile ölüm gaipten gelir. Misafir kısmeti ile gelir. Misafir on kısmetle gelir, birini yer dokuzunu bırakır. Misafir ev sahibinin gülüdür; ister koklar, ister başına takar. Misafire karşı evini yık, yüzünü yıkma.

Reklâmı hazırlayanların mantığı ile bakmaya çalışıyoruz burada ve o yüzden soruyoruz, evdeki misafirlerin hikmetini.

Yoksa böyle dostluk, arkadaşlık ve misafirlikle ilgili atasözlerini titizlikle seçen ve olumsuz muhtevaya sahip olanları ayıklayan biri, bu tür soruları soracak değildir.

Evine gelip de öyle kalabalık bir manzara ile karşılaşan adam, hayretle karışık sinirli bir tavır içinde “Bu ne?” gibi bir soru ile tepkisini belli ediyor.

Karısı, onun tepki göstermesini haklı bulsa da geçerli bir mazereti olduğunu anlatmaya çalışıyor.

Çünkü interneti kesildiğinden, feysbuka giremiyor, tivit atamıyormuş. O da ne yapsın, çaresiz kalmış ve arkadaşlarını eve çağırmış.

Eski usul.

Bunlar modern toplumun, modern insanları ya…

Eski usullere başvurmak, biraz da mahcubiyet sebebi.

O yüzden gerekçeyi bütün açıklığıyla ortaya koymak, ne kadar haklı davrandığını göstermek zorunda.

Tam o sırada kamera geri çekiliyor, görüntü genişliyor ve salonun ortasında bir adam beliriyor.

Nereden çıktı? Kimdir? Oraya nasıl geldi, niye geldi hiç karıştırmaya gerek yok. Reklam bu. Gerçekçi olmak zorunda değil. Hatta ne kadar abes, ne kadar gerçek dışı olursa, o kadar iyi. Şaşırt, hayrete düşür, kazan.

Nereden çıktığı normal mantık akışıyla anlaşılmayan adam, koltuğa yayılarak, iğreti bir sırıtışla olaya son noktayı koyuyor.

“Eğer ” diyor, bizim ‘bilmem ne’ firmasının bağlantısını kullansaydınız, böyle şeylerle uğraşmak zorunda kalmazdınız.”

Kadınların bir evde toplanarak çay kahve eşliğinde, çörek börek atıştırarak sohbet etmelerine “böyle şeyler” diyor. “Şey…”

Sensin şey!

O reklamı hazırlayanlar “şey”.

Çekenler, çektirenler, yazanlar, yönetenler, yayınlatanlar…

Hepiniz şeysiniz.

Çok şükür ki o reklam fazla kalmadı yayında. Belki de bir şekilde tepki gördü ve kaldırıldı. Yahut tepki görmedi de abes olduğu, saçma olduğu anlaşıldı. Her ne ise, iyi oldu.

Mehmet Şeker