Makineler cumhuriyetinin imparatoriçesi

Kadın Amerikan mutfağında, koltuğuna oturmuş ifadesiz bir yüzle dergisini okuyor.
Adam mutfakta bir şeylerle meşgul oluyor.
Sonra adam alacağı cevaptan emin bir şekilde soruyor: “Tatlım, uğurlu gömleğim hazır değil mi? Akşam toplantım var.”
Kadın yerinden kımıldamadan ve yüz ifadesini değiştirmeden cevaplıyor, “Yooo.”
Adam şaşkınlıkla bakıyor kadına. Ters giden bir şeyler olduğunu hissediyor.
O sırada oğlu geliyor, “Anne, formamı bulamadım?”
Kadın yine aynı ifadesizlikle cevaplıyor, “Yıkanıyordur.”
Sonra kızı çıkıyor başka bir kapıdan, “Anne, elbisem hazır değil mi?”
Kadın gözünü karıştırdığı dergiden ayırmadan cevaplıyor bir kez daha, “O da yıkanıyordur.”
Kız isyan ediyor annesinin umursamazlığına, “Ne zaman kuruyacak peki?”
Adam da cesaret alıyor kızının itirazından: “Islak ıslak mı giyeceğiz?”
Oğlu son darbeyi vuruyor, “Anne, sana ne oldu böyle?”
Kadın ev halkına oynadığı bu fantastik oyunu sona erdirmek istediğinden belki, tüm ifadesizliğini bırakıveriyor sehpaya, dergisiyle birlikte.
Ev halkının ondan talep ettiği kıyafetleri çamaşır kurutma makinesine atıyor. Zira çamaşır kurutmak artık onun için bir dert değil, ev halkını canı ne zaman isterse o zaman hazırlayabiliyor. Kadın dakikalardır kimseyle kurmadığı göz temasını makineyle kuruyor. Makineyi sevdiği bir canlı varlıkmışçasına okşuyor.
Sonra her şey yerli yerine oturuyor.
Kadın dergisini yeniden eline alıyor. Az önceki ifadesizliği de bıraktığı yerden kuşanıyor.
Evden dışarı çıkan çocuklarına ve eşine yerinden kımıldamadan, arkasını dahi dönmeden zoraki “görüşürüz” diyor.
Herkes hâlinden memnun… Hizmetleri görülüyor nihayetinde. Alacak verecek faslı bitiyor. Başka bir ilişki geliştirmeye gerek duyulmuyor.
Kadını evin hâkimi kılan, evdeki her şeyi onun inisiyatifine bırakan ya da bunu iddia eden reklam, onu evdeki elektrikli eşyaların makinisti olmaktan öteye götüremiyor fakat.
Kadın makinelerle birlikte makineye dönüşüyor.
Makineler cumhuriyetinde kendisini makineler imparatoriçesi ilan ediyor.
O da tıpkı makineler gibi ancak düğmesine basılınca çalışıyor.
İnsani vasıflarını da makinelere emanet ediyor. Hakiki tebessümünü yitiriyor. Tebessüm maskesinin üzerine ise makinelerin gölgesi düşüyor.
Oysa o sırada reklamın izlenildiği evlerde bir kadın, cıvıltılı seslerle uğurluyor eşini ve çocuklarını. Başka bir kadın, komşusuna bir kâse un veriyor. Başka bir yerde başka bir kadın tam o sırada dertleşiyor eşiyle… Hepsi gözleri ve sözleri ile dokunuyor hane halkına… Fakat makineler cumhuriyetinin imparatoriçesi, evi yuva olmaktan çıkarıp kurumsal bir mesafeye hapsediyor. Bir otelde bile en önemli şeyken “müşteri memnuniyeti”, o tek kelimelik cevaplarla geçiştiriyor kendi “kurumsal müşterilerini.”
Odada iken dahi orada olmadığını, oraya ait olmadığını imliyor vücut diliyle. Kibrin heykeli olmayı oynuyor…
Ve bütün bunların ötesinde reklam; her ne kadar kurutma makinesinin kadına evde zaman ve mekân açtığını, alan bıraktığını söylese de onu evin sahibi, çocukların annesi, adamın sevgili eşi olmaktan çıkarıyor ve mesaisinin dolmasını bekleyen bir çalışana, birtakım düğmelere basmaktan sorumlu bir görevliye dönüştürüyor.

Beyza Karakaya