Korkuyu korkuyla bekleyenler…

Bir durakta…
Bankacı Berke, Emekli Nazif, Öğretmen Halide, İnşaat İşçisi Mehmet, Mimar Filiz, Öğrenci Çiğdem ve Hasan amca ile Nevriye teyze…
Bekliyorlar… Sanki hep orada, o vaziyette beklemişler. Varlarını yoklarını beklemeye vermişler… Gibi.
Beklemek öyledir zira; bekleyişin içindeyken insan, ontolojik muhasebelerin girdabında sürüklenir… Varlığının orada başladığını ve yine orada biteceğini sanır.
Onlar da, bu sanının içindeler o an.
Her taraf gri…
Gökyüzü, ağaçlar, yollar… Ve yüzler ve bakışlar… Hayata dair ne heyecan ne umut… Yalnızca korku var ifadelerinde… Korkuyla bekliyorlar…
Derken yaklaşıyor yaklaşmakta olan… Ufukta beliren otobüs ile tüm bekleyişler birden imha oluyor.
Yazarın bahsettiği “bekleyişe yurt olan eşikler”, teker teker sökülüyor.
Az önce orada ifadesizce duran gri suratlı, gri bakışlı insanlar, kıpırdanmaya başlıyorlar fakat.
“Uğursuz bir şey geliyor bu yana” romanından fırlayıvermiş gibi tedirgin oluyorlar duraktakiler otobüsü gördüklerinde.
Öğrenci Çiğdem, savaş boyasını sürüyor. Gri yüzü daha bir gri oluyor. Sonra kaskını takıyor. Hasan amca, elinde tuttuğu şemsiyesiyle “hazır ola” geçiyor.
İnşaat İşçisi Mehmet inşaatta çaktığı çivilerden alışık olacak, çivi gibi ayaklarını yere gömüyor darbelere karşı yıkılmamak için.
Bankacı Berke’nin belli ki ilk seferi. Ya yeni başlamış işe ya arabası bozulmuş. Zira vücut dili, “Ben buraya ait değilim, buralı olmaya da niyetim yok” mesajını ezber etmiş. Elinde metropol insanın olmazsa olmazı, “kutsal metropol itemi” karton kahve bardağı, İstanbullu olmayı temrin ediyor.
Ya Nevriye teyze… O doğuştan İstanbullu… Otobüse binmenin, otobüsten inmenin kitabını yazmış, ders diye okutmuş. Omuzlarına attığı “çok amaçlı” mendil eşarbını, gireceği yeni harbe “sunumsuz çıkmamak” için başına bağlıyor.
Otobüs durağa geliyor, kapısı açılıyor.
Kısacık bir an, durakta bekleyenlerle göz göze geliyor otobüs şoförü. Biraz sonra olacakların çaresizliği omuzlarına binmiş.
Derken bir Meksika dalgası yaşanıyor durakta. Ekipmanlarıyla gelenler, turu önde tamamlamaya daha yakın. Mehmet amca şemsiyesiyle rakiplerine fark atıyor. Tecrübesizliği, gözleri korkudan fal taşı gibi açılmış Berke’ye pahalıya patlıyor; karton bardaktaki kahve o hengâmede üzerine dökülüyor.
Fakat duraktakilerin çabası beyhude. Nevriye teyze, onca yılın tecrübesiyle neredeyse kanatlanıp uçarak, turu hepsinden önce tamamlıyor.
Nihayet, otobüste var olan ve de olmayan tüm boşluklar doldurulduğunda, Berke de o bir cm’lik boşlukta kendisine yer bulabiliyor ve gücünü sahip olduklarının ve de olacaklarının simgesi, artık tamamen boşalmış karton bardaktan alıyor.
Otobüsün kapısı kapandığında, onca griliğin ortasında rengârenk bir şey görüyor Berke. Yaşadığı kaotik macerayı unutuyor hemen. Yüzü ışıldıyor.
Gördüğü bir meyve suyu reklamı.
Tüm griliğin ortasında parıl parıl parlayan meyve suyu reklamı, Berke’yi “memleketine çağırıyor”. Temelli değil elbette.
Yalnızca bir nebze nefes almak, o gün yaşadıklarını unutturmak için…
Bir meyve suyu içimlik…
Zira Berke’nin her gün nihayetsiz devam eden bu kıran kırana mücadeleye, koyu gri hayata alışabilmesi için onu doğaya, memlekete çağıran bu renkli reklamlar şart…
Korku pazarının tüccarları, ürünlerini satabilecekleri ortamları kaosla kurgulayıp, ürünlerinin, kurguladıkları kaosu “ötelediğine” ikna etmeye çalışıyor Berke’yi, Berke’leri…
Meyve suyunu dahi korkuyla içen, korkuyu beklemekten yorgun düşen Berke’ler ise korkuyu besleyenlerin varlığını yeni günün ışıkları ağarana dek unutuyorlar.
Sabah aynı senaryo sanki ilk kez yaşanıyormuşçasına tekrar ediyor…

Beyza Karakaya