Hacda Las Vegas tecrübesi

“Hacda Las Vegas tecrübesi”

Mekke’de Mescid-i Haram çevresinde, Kâbe’yi neredeyse bir nokta hâlinde bırakacak büyüklükte oteller inşa ediliyor. İsimleri burç, kule… 2017 yılında bir yenisi ilave olacak bu otellere: Ebrac Kudai. Tanıtım filminde, 12 kulesi, 45 katı ve 10 bin odası, 70 restoranı, müşterilerin otele ulaşım “sorunu” yaşamamaları için tasarlanan 4 helikopter pistiyle dünyanın en büyük oteli olacağı söyleniyor. Suudi ailesi için de 5 katı tahsis edilecek olan otelin projesinde ayrıca devasa büyüklükte alışveriş merkezleri bulunuyor.
Scorpions’un “Always Somewhere” şarkısı eşliğinde kurgulanan otelin reklam filmini izlediğinizde, hac ya da umre ibadeti için Kâbe’yi ziyarete değil de çölde bir “vaha” olarak tasarlanan otel tatiline davet edildiğiniz hissine kapılıyorsunuz. Çünkü bu tanıtım filminde Kâbe hiç görünmüyor.
Bir başka reklam filminde ise Kâbe’nin görünmüş olması dehşet duygunuzu hafifletmiyor. Çünkü devasa inşaatlarla çevrili Mescid-i Haram görüntüsü dünyanın sonu filmlerinden bir sahne gibi. Yapılıyor mu yıkılıyor mu, anlamak güç.
Hac yol bulebilene farz olan bir ibadet. Ama bu “Babil Kulesi”ni çağrıştıran ve yükseklikte, büyüklükte yarışan mimari, Mekke’yi orta hâlli hacılar için gün geçtikçe daha da pahalı bir şehir hâline getiriyor. Hâlbuki Yaratıcı karşısındaki eşitliği, eşitliğin tecessüm etmiş hâlini idrak etme imkânı sunan bir mekândır Mekke.
İslam Mirası Araştırma Vakfı Başkanı İrfan el-Alawi, bu değişime isyan ederken şehrin neredeyse “Mecca-hattan” diyebileceğimiz bir şeye, sade bir yolculuk olması gereken haccın da âdeta bir Las Vegas tecrübesine dönüştüğü tespitini yapıyor.
Sıradan hacıları dışarda bırakan lüks otellerin yolunu açmak için her şey silinip süpürülüyor. Vehhabilik, turbo hızındaki kapitalizme gerekçe bulmakta mahir.
Bir zamanlar Hz. Hamza’nın geceleyin yıldızlar eşliğinde çıktığı hakikat yolculuğunun zemini olan çöl ufkunu, plazalar ve yüksek oteller kaplıyor. Londra’daki Big Ben’den esinlenerek yapılan dünyadaki ikinci yüksek bina olan Mekke Saat Kulesi, imha edilen Osmanlı kalesinin ve camiden yüksek ev inşa etmeyen bir mimari edebin yıkıntıları üzerinde yükseliyor.
Mekke ve Medine’de Peygamberimiz (sav)’le ilgili olan ne varsa bir buldozerin görüş alanına emanet. Hz. Hatice’nin evi üzerine umumi tuvaletler inşa edilmiş, Hz. Ebu Bekir’in evinin mekânı Hilton Oteli’nin sınırları içinde kalmış. Ama haklarını yemeyelim, Mescid-i Haram’ın mahremiyeti yerle bir edilirken Starbucks’ta kadın erkek ayrı hizmet veriliyor!
Geleceğin hac ziyaretleri bir “paket tatil turu” gibi yerleştiriliyor hayallere. Otelden çıkmanız gerekmeden, yani farklı kültürlerden ve ırklardan insanlarla çok sık bir araya gelme zorunluluğu olmaksızın geçirebileceksiniz günlerinizi. Bu demek oluyor ki, Malcolm X’i dünyada beyaz Müslümanlar da olduğu hakikati ile buluşturan tecrübenin bir benzerini yaşama şansınız olmayacak.
Hayatta bir kez yapılan manevi bir yolculuk yapma şansınız da…
Kâbe taştan yapılmış küp şeklinde “basit” bir bina. Ta atamız İbrahim’den bize miras kalan ibadeti usulüne uygun bir şekilde ifa etmek için teveccüh ederiz bu sade yapıya.
Kâbe, aslen arzi bir semboldür, yani bu dünyaya aittir. Ama üzerinde bu dünyadan çok az şey taşır.
Kâbe bizi, ruhlar âleminde, Yaratıcımızın huzurunda olduğumuz o zaman-dışı, mekân-dışı ana, o kadîm zamana çağırır.
Bu yüzden, bize dünyayı hatırlatacak şeylerden arınarak gideriz Kâbe’ye; mahşere gider gibi.
“Lebbeyk! İşte geldim!” deriz Rabbimize.
Peki, Kâbe’yi kuş bakışı gören bir otel odasında geldiğimiz neresidir, gördüğümüz neresi?
Kâbe’ye tepeden bakarken eşyadan sıyrılıp içimize doğru bir yolculuk yapma imkânı bulabilir miyiz?

N.Ş