Sürü tersine dönünce arkadaki uyuz keçi kılavuz yerine geçermiş

Kübra Demir

Çocukken annem şehrin tekinsiz sokaklarına, kalabalık caddelerine güvenemediği için dışarıda yalnız oynamamıza müsaade etmezdi. Benim sokakta geçen çocukluğum ablama, kardeşiminki de bana emanetti (kardeşimin emaneti kısa sürdü)… Yazın, kavrulan asfalt, ayakkabılarımızın içinden ayaklarımıza ulaşana dek dayanabilirdik ancak… Sonra pencere kenarında bizi izleyen annemi feraha kavuşturmak için eve dönerdik. Oyunlarımız sınırlı, oyun arkadaşlarımız azdı.
Belki de bu yüzden her köye gidişimizde, annem beni bir hediyeymişim gibi paketlese, pembelerle süslese, saçlarımı örse de akşam eve dönerken çamur banyosu yapmışçasına kirlenirdim, üstelik düşmekten dizlerim yara olurdu ve amca çocuklarımın başımdan attıkları kumlar örgülerimin arasında çiçek açardı… Annem, “Kirlenmek güzeldir” reklamının çocuk oyuncusu olmaya aday bu görüntüm karşısında önce birazcık “heyecanlansa” da sonra ancak köyde karşılaştığı çocukluğumu hasretle kucaklayıp bağrına basardı. Sonraki gidişimizde ise, önce evde sonra arabada, “Sakın dışarı çıkmayın e mi” diye tembihlerdi bizi. Ben annemin yanında otururken, fark ettirmeden emekleyerek kapıya doğru yanaşır, bir işaret ya da beni kurtaracak birini beklerdim. O zaman babaannemle göz göze gelirdik… Babaannem kaş göz işareti ile uygun anın geldiğini haber verirdi. Ben de hemen kalkıp kapıyı açar, sonra her an biri durduracakmış, dışarı çıkmama mâni olacakmış gibi ardıma bakmadan evin “hayatına” doğru koşar, dışarı çıkmamı bekleyen amca çocuklarımın arasına, sanki hep orada onlarla yaşamışım gibi karışırdım. Akşamları ise, yorgunluktan bitap düştüğümden olacak, erkenden uyku girdabında sürüklenmeye başlardım. Gözlerimi açık tutmaya çalışsam da, daha fazla dayanamayıp annemin dizlerine düşerdim… Uyku ile verdiğim mücadele uyurken de devam ettiğinden olacak, dedemin anlattığı kıssaları, babaannemin söylediği özlü sözleri, yani konuşulanların hepsini işitir, ne var ki arada bir evren varmış gibi tepki veremezdim…

“Bugün” yine aynı odada otururken, koşarak gelen çocukluğum burnumu sızlatıyor… Zira, aramızdan ayrılanlar olmuş, evlenip başka hanelere karışanlar olmuş… Oysa ben hâlâ, babaannemin gözüne bakıp, uygun anı işaret etmesini bekleyen çocuğum… Ne var ki oyun arkadaşlarım dağılmış, oyunlar bitmiş… Sanki hep akşam ezanı vaktini yaşıyor köy evlerinin “hayatları”. İçimden tüm arkadaşlarıma “corruk” (oyunlarda mızıkçılık yapana söylediğimiz söz) diye bağırıyorum. Değişmeyen tek şey babaannem… O yine aynı köşesinde oturup, bu kez dedemden miras kıssalarla kendi sözlerini birleştiriyor… Birleştiriyor birleştirmesine de dinleyicisi azalmış. Çocuklar uyanık olsalar dahi anlatılanları işitmiyor. Oturdukları minderden gidene kadar kıpırdamadıklarından olacak, havadaki toz zerrecikleri oldukları yerde asılı kalarak hükümranlık kuruyor. Kardeşim ve akranı kuzenlerim çocuk statüsünden neredeyse yetişkinliğe terfi edecek de olsalar, yanlarında getirdikleri laptoplarla türlü çeşit cenklere, futbol oyunlarına kaptırıyorlar kendilerini.

Sonra bazen oyunu bırakıp, pasif bir direnişin temsilcileriymiş gibi ekrana kilitlenip bir şey izliyorlar. O gün, bizim babaannemle bir sözlü tarih çalışması yapıyormuşçasına konuştuklarımıza kayıtsız kaldıklarına canı sıkılan babaannem, dayanamayıp ne izlediklerini soruyor. İkinci tekrarında ancak duysalar da kendi aralarında “grev sözcüsü” olarak kardeşimi seçiyorlar. Mümkün olduğunca az hareket edip, az enerji harcamaya yemin ediyorlar zira. Kardeşim olabildiğince sadeleştirerek Twitch denen bir siteden oyuncu videoları izlediklerini söylüyor.

Babaannem, “Hay guzum, lafı bile beni hasta etti, siz nasıl dayanırsınız? Gözünüzün nuruna yazık” diyor. Sözü kardeşimden devralan kuzenim, “Babaanne, TV’den daha faydalı, oyunları nasıl oynayacağımızı öğreniyoruz. Oyuncular bize rehberlik ediyor” diyor. Babaannem, az evvel yanına bıraktığı tespihi eline geri alıp, “Babam rahmatlık hep ‘Sürü tersine dönünce arkadaki uyuz keçi kılavuz yerine geçermiş’ derdi. Sizin ki de o hesap yavrum. Büyüklerin sohbet meclisini bırakıp, acep ta falan yerdeki adamın avare oğlu bu oyunu nasıl oynamış diye gözünüzü belertip duruyorsunuz. İki kelime konuşmuyorsunuz da bir arada olduğunuzu sanıyorsunuz. Ben daha ne diyeyim, sözüm bitti” deyip gözlerini kapatıyor.
Babaannem, dilinin sükûtu her daim emniyet, kalbinin sükûtu irfan sebebi olanlardan… Bu yüzden, gözlerinin penceresini açmadan tespihini çekmeye devam ediyor.