Raftan sünger düşse, Nazik Hanım’ın başı yarılır

Kübra Demir

Bardaklar bile henüz boş olduklarının farkına varamadan, yeniden doluyor, ne ki bu biteviye çay faslı artık, “Ayol siz hâlâ şeker mi kullanıyorsunuz” veya “Çayın tadını şekeri bırakınca anladım” veya “Önce biraz zorlanırsın ama sonra bir daha şekerin yanına yaklaşmazsın” gibi söylemlerin “şekersiz çay” fanları tarafından yayılmasından ve baskın söylem hâline getirilmesinden mütevellit, kaşık sesleri ile taçlanamıyordu. Fakat muhabbetin en heyecanlı yerinde kaşık sesinin araya girip muhabbeti “arkası yarın” kıvamına getirememesinden belki muhabbetler eski heyecanını yitiriyordu.
O gün babaanneme geçmiş olsun ziyaretine gelen hanımlar, bu renksiz, nefes almayan sohbetlerinin “hasta ziyareti” konseptine uygun olacağını düşündüklerinden belki, bardakların çayla buluşmasına senkronize olamadan, yavaş fakat ruhu olmayan bir sohbetin içinde sürükleniyorlardı. Ben biraz bu sohbetin boğuculuğundan kurtulmak biraz annem, ablam ve babaannemle aramızda dönen “Sahi sen de sıkıldın mı?” temalı bakışmalardan kaçmak ve biraz da (belki birazdan biraz fazla) çay doldurma nöbetini ablama devretmek için, babaannemin on kaplan gücündeki “terlik fırlatmalı”; “kol çimdirmeli” bakışlarına aldırmadan bilgisayarımın başına geçip, biraz da Alejandro Zambra’nın Belgelerim’ine öykünerek yazı klasörüm içinde bulunan Word dosyalarımın fontuyla oynuyor, yeni cümleler ekliyor, fontunu yeniden değiştiriyordum. Yani öyle bir sıkılma hâli yaşıyordum ki, sıkılmaktan dahi sıkılıyordum.

Sonra hanımlardan bir tanesi (tarif edemeyeceğim kadar karışık bir akrabalık ilişkisi içerisinde bulunduğumuz başka bir hanımın gelini) kısaca “falancanın kızı, feşmekânın gelini” yaşadığı sıkıntıları anlatmaya başladı. Ben bilgisayarımı olduğu yere bırakıp, destek olma umuduyla biraz sonra yaşanacaklardan habersiz bu genç hanımın yanına oturdum. Konu hangi tüneli kazıp, hangi dağları aşıp buraya gelmişti takip edememiştim fakat bu “falancanın kızı, feşmekânın gelini”, çocuğuyla yaşadığı iletişim sorunlarını anlatıyor ve fakat bunu en iyi “bi kaç sevgi dili” temalı kitapları okuyarak halletmeye çalıştığını, zira kocasının kendisine hiç yardımcı olmadığını anlatıyordu. Zaten de kocası, onun “sevgi dilinden” habersizdi. Daha doğrusu inatla onun dilini öğrenmiyor, başka bi dilden onunla konuşmaya çabalıyordu. Onun dili “hediye alma” iken, eşi ısrarla onunla “kaliteli zaman” geçirme dilinden konuşmak istiyordu. Zaten de ileri görüşlü annesi onu bu “kültür ve dil farklılığının” ilerde sorun çıkaracağına dair uyarmış ama gel gelelim o anneciğini dinlememişti. Ben bu polyglot (birden fazla dil konuşan kimse) kadının derdini kendi dilimde anlamaya çalışırken, babaannem çoktan babaanne dili ve edebiyatına çevirdiğinden olacak kaşları arasındaki mesafeyi gittikçe kapatıyordu. “Falancanın kızı, feşmekânın gelini” konuşmasını ona “eller” gibi yardımcı olmayan ve üstelik 14 Şubat’ta sürprizler hazırlamayan ve “Bunlar hep kapitalizmin oyunu, arkasında AVM’ler var” gibi klişe bahaneler uyduran eşine ne kadar kırıldığını söyleyerek noktaladı. Bu birkaç çağ açan, açtığı gibi de beğenmeyip geri kapatan konuşma esnasında fonda daima Souad Massi’nin Le Bien et le Mal şarkısının çaldığını hayal etmiştim. Şarkı şöyle diyordu zira, “Kaderlerine ağıt yakanlar var/Yaşarken kendi mezarları başında ağlayanlar var.”

Konuşmayı, sesini çıkarmadan dinleyen fakat kaşları birbirine kavuşan babaannem, midesine saplanan ağrıları uyutmak için ablamdan ılık bir süt istedikten sonra “falancanın kızı, feşmekânın gelini”ne bakarak, “Gelin” dedi… “Gelin… Mevla çektirtmesin lakin sen hiç dert çekmemişin… Allah göstermesin lakin hiç yokluk görmemişin… Rabbim yaşatmasın lakin hiç acı yaşamamışsın. Biz yabancı değiliz ama yine de sen bunları kimselere anlatma. Hem dört duvarın ardında yaşananlar kimseye anlatılmaz hem de el güler adama… Bana darılma ama senin dert diye anlattığın, ‘Raftan sünger düşse Nazik Hanım’ın başı yarılır’ hesabı… Sırtına yüklediğin, sarıp sarmaladığın dertler ta falanca yerdeki adamın uydurması. Dert bulmak için bu kadar dertleneceğine, derman olmayı dene. Azıcık yelde dalın sallanınca, vah benim meyvelerim, deme… Dert edinme, iş edin kendine…”
“Falancanın kızı, feşmekânın gelini” babaannem henüz sözlerini bitirmeden müsaade istedi. Merdivenlerden inerken sesini duyduk. Eşiyle konuşuyor, “Artık 14 Şubat rezaletini telafi edersin diye umuyorum” diyordu. “Falancanın kızı, feşmekânın gelini” sanki babaannem hiç konuşmamış gibi “dert heybelerini” yine sırtına yüklemişti apartmandan çıkarken, ne ki heybelerin içinde balon olduğunu fark etmiyordu.

Onu sokağın sonunda kaybolana dek izleyen, sırtında onlarca dert heybesi olmasına karşılık bir gün bile şikâyet edip “of” demeyen babaannem, nekahet döneminde olmasına aldırmadan her daim yaptığı gibi kendisine iş “icat etmek” üzere mutfağa gitti.