Rabbim uçamayan kuşa alçacık dal verir

Kübra Demir

Kesik kesik nefes alıyor babaannem. Bazen onu da duyamadığımda kalbime karanlıklar çöküyor. Babaannemin dibine kadar sokulup, nefesini dinliyorum. Nihayet güç bela nefesini hissettiğimde kalbime çöken karanlıklar dağılıveriyor. Hâlâ yaşıyor diye seviniyorum. Sonra kitap okumaya çalışıyorum, olmuyor; film izlemeye çalışıyorum, olmuyor… Nefes dahi alamadığım bu hastanede sığınacak bir dal arıyorum fakat bulamıyorum. Hastanelerde neredeyse bir ömür geçirenler nasıl nefes alır, hangi dalın altına sığınır diye düşünüyorum. Bense ömrümde ilk kez “refakatçiyi” oynuyorum. Babaannem ağır bir bronşit geçiriyor. Korkuyorum… Korkuyorum çünkü oynadığım rol büyük bir sorumluluk istiyor. Her durumda söyleyecek bir sözü olan babaanneme bana mihmandarlık etmesi için bir umut bakıyorum, fakat o durmadan uyuyor.
Parmaklarımın ucunda yürüyerek pencereye gidiyorum. Dışarıda bir küçülen bir büyüyen kara, kapkara binalara, binaların teraslarına bir sigara içimlik çıkmış insanlara bakıyorum. Sonra bir yolcu treni geçiyor. Bir mutlak gidişin içinde olan trenin camlarından bakanlar ile bir mutlak kalışın içinde olan hastanenin camlarından bakanlar birbirlerini selamlıyor. Günlerden cumartesi ve yılın en son günü. Hastane sessiz ve de telaşsız. Yeni yıla hastanede girecek olmanın burukluğu nöbetçi doktor ve hemşirelerin sesinden hissediliyor. Yine de yeni yılı bağırlarına sevinçle basmak üzere pastalar, börekler alınıyor; mumlar yakılıyor; selfieler çekiliyor. Biz hasta odasında mutlak bir kalışın içinde olanlar, bu güne özel tavuklu refakatçi yemeğinin haricinde, eski yılın içinde unutulup gidiyoruz.

Babaannemi düşünüyorum. Daha birkaç yıl evvel yine böyle bir hastanedeydik. Bu kez refakatçiyi oynayan babaannemdi. Üstelik, odamın penceresi “hiçbir yere” bakıyordu. Ağır bir hastalık geçiriyordum ve bir hastane odasının penceresinin hasta ile hayat arasında aralık duran bir kapı olduğunu o zaman anlamıştım. Yerinden kıpırdayamayan bir hasta için tavan, karşı duvar hep masallar diyarıdır. Kâh tavana kâh karşı duvara istediği gibi bir masal çizebilir hasta. Pencere ise hayattır. Orada hâlâ nefes aldığını hissederler hastalar. Fakat “hiçbir yere” açılan bir pencere hastayı daimi bir masalın içinde bırakır. İşte o zaman babaannem, beni bu hiçlik masalından çıkarabilmek için durmadan konuşup, dışarının, gerçeğin, hayatın öyküsünü anlatıyordu. Üstelik çektiğim ıstırapları belki hafifletir diye küçükken yaptığı gibi ellerimden, ayaklarımdan öpüyordu. “Yavrum” diyordu durmadan, “Rabbim uçamayan kuşa alçacık dal verir. Sen şimdi gökyüzünde fersah fersah yükselen bir kuşsun.” “Ama babaanne, bu kadar yükseğe uçmak da fazla değil mi sence?” diye soracak olduğumda, babaannem şöyle demişti, “Rabbim kaldırabileceği kadar yük koyar kulunun omzuna guzum, sabırlı ol. Hem Allah her kuluna bir mertebe biçermiş. Eğer kul, o mertebe için değil de dünyalık için koşturur, asıl imtihanı unutursa Allah sevdiği kuluna hastalık hediye edermiş de kul, o hastalığa sabredip imtihanı verebilirse o mertebeye gelirmiş.”

Babaanneme “ama”lı cümleler kurmaya dermanım yoktu. Fakat o gözlerimden taşan “ama”ları fark ettiğinden olacak, “Hastalık dermandır yavrum. İnsan hastalanınca gıymatlanır her bir şey. ‘Abanın kadri yağmurda bilinir’ hesabı insan sıhhatinin, hayatının gıymatını hastalandığında anlar.”
Babaannemin sözlerinin ardından, tekrar “abamı” giyeceğim, ve hatta “abasız” dışarıya çıkmayacağım günleri hasretle beklediğimi hatırlıyorum. Fakat hastalığın derman veya hediye olduğu fikrine öyle iman etmiş olmalıyım ki, iyileştiğimde ve bir müddet sonra yeniden gündelik ve dünyalık karşısında yenildiğimde, bilhassa hayati addedilebilecek sınavlarımdan önce hasta olmak için dua ettiğimi biliyorum.

Şimdi burada hasta yatağı ile pencere arasındaki koltukta belki de en “hayati” sınavını veren babaannemi seyrederken ve onu kaybetme mesafesine bu kadar yaklaşmışken, babaannemin kendi “ikramı”nı nasıl karşıladığını düşünüyorum. Hayatın bir imtihan olduğunu durmaksızın hatırlatan, bana her zaman gerçeği fısıldayan, hem geçmişime hem geleceğime bir ayna tutan, sözleriyle yorulmaksızın mihmandarım olan babaannemin hastalık ikramına doya doya kanmak isteyeceğini biliyorum. Belki ben bunları düşünürken, çaresizliğimi fark ettiğinden, kapalı gözlerinin ardından benimle konuşuyor ve “Allah imhal eder (mühlet verir), ihmal etmez” diyerek şu an bir mühletin içinde olduğunu hatırlatıyor…
Dışarıda hava kararıyor, ben bir yerlere yetişmeye çalışan, oradan oraya koşturup duran kalabalığın içindeki yalnızları izliyorum. Sonra bir ses duyuyorum: “Dışarıyı seyretmen bittiyse bir su ver kızım, dilim damağıma yapıştı.”
Başımı çeviriyorum, yorgun bir tebessümle babaannem bana bakıyor.