Lafı dilde, canı tende tutmak maharet ister

Kübra Demir

Muazzam bir sessizliği yakaladığınız o anı hayal edin. Zaman delinmiş, yer ile gök arasındaki mesafe olabildiğince azalmıştır… Rüzgârın sesini, yaprakların hışırtısını, karıncaların gürültülü yolculuğunu, serçenin kanat seslerini yani sessizliğin sesini işitebileceğiniz o muazzam birkaç saniye…

O muazzam birkaç saniye, babaannemin evinin avlusundaki ceviz ağacının altında oturuyoruz. Ben ağacın yapraklarını sayıyorum. Yukarıda bir yerlerde kaybediyorum nerede kaldığımı… Sonra yeniden başlıyorum. Babaannem elinde 99’luk tespihi benim kaybettiğim sayıları yakalıyor. Kardeşim ceviz ağaçlarının yapraklarının arasından süzülen güneş ışığını yakalamak istercesine elini uzatıyor. Babaannemin tespihinin sesinden başka tüm sesler sanki ceviz ağacının yaprakları ardında kalmış gibi… Sonra kardeşim uzandığı yerden doğrularak heyecanla, “izleniyoruz” diyor. İstemsizce sağıma soluma ve arkama bakıyorum. “İzleniyoruz” diye yineliyor kardeşim elindeki telefonu göstererek. Anlamadığımı anladığında bir daha aşk ile yeniden deniyor. “İzleniyoruz işte. Attığımız her adımı. Gittiğimiz her yeri. Yediklerimizi, içtiklerimizi… Attığımız mesajları, yaptığımız telefon konuşmalarını, çektiğimiz fotoğrafları, selfieleri… Her şeyi izliyorlar… Hatta şu an burada bile izleniyoruz…” Küçük kardeşler nasıldır bilirsiniz. İzledikleri her şey sanki o an orada ilk kez gerçekleşmişçesine bir yanılgıya kapılırlar. Ona Bentham’ın Panoptikon’undan, Orwell’in Big Brother’ından, Hal Niedzviecki’nin Dikizleme Günlüğü’nden bahsediyorum. Uzun uzun şeffaflık ve dikizleme teorilerini tartışıyoruz. “Yani” diyor “yani Zeki Müren en başından beri bizi görüyormuş. Demek ki attığımız her sanal adımı, yaptığımız her konuşmayı; telefonumuz, tabletimiz, bilgisayarımızla açtığımız her yeni oturumu Zeki Müren’in de bizi gördüğü bilgisini kabul ederek atmalıymışız.”

Babaannem nazarını bir kardeşimin üzerinde sabitliyor, bir benim üzerimde… Babaanneler nasıldır bilirsiniz. Nazarları ile konuşur, sessizlikleri ile bağırırlar. Bir şeyi unuttuğumuzu, babaannemin sessizliği ile unuttuğumuz o şeyi hatırlamamız için mühlet verdiğini anlıyorum. Ne ki kardeşim de ben de, okuduğumuz kitaplardan, izlediğimiz film ve dizilerden neyi bulup çıkarmamız gerektiğini hatırlayamıyoruz. Sonra babaannem tespihini usulca yere bırakıyor. “Guzum” diyor “evvelden, yani siz ufakken nasıl uyurdunuz, nasıl yemek yer, nasıl yürürdünüz, nasıl konuşur, nasıl susar, nasıl gülerdiniz hiç hatırınızda kalmadı mı?” Kardeşim yardım istercesine bana bakıyor. Sonra birkaç saniye o muazzam sessizlik hâlini yeniden yakalıyoruz. Bakışlarım uzaklara dalıyor. Çocukluğumda unuttuğum bir şeyi bulup çıkarmak istiyorum. Uzaklardan… Babaannemin sesini işitiyorum nihayet.

Kardeşim henüz teşrif ediyor dünyaya. Benimse ayaklarım yere basmıyor. Uykuya daldığında uzun uzun onu seyrediyorum. Müthiş bir kokusu var. Annem “cennet kokusu” diyor. Cennetin kokusunu evimize getiren kardeşimi daha çok seviyorum o zaman. Uyurken gülümsüyor bazen. Sanki söylediklerimizi işitmiş gibi. Babaannem “melekler ona cenneti gösteriyor” diyor. O sırada cenneti gören kardeşimi daha da çok seviyorum. Ve doğduğumuz an itibariyle meleklerin yanımızda, sağımızda ve solumuzda olduğunu anlıyorum. Zira babaannem, yatağıma yatırıp üstümü örttüğünde fısıldıyor kulağıma, “yattım sağıma, döndüm soluma, melekler şahit olsun dinime imanıma.” Kalbimin orta yerinde bir şeylerin kanatlandığını hissediyorum o an. Babaannem yemek yerken, yürürken, uyurken, konuşurken, okurken, oyun oynarken bile meleklerin bizi izlediğini, her anımızı kaydettiğini anlatıyor. Ve ekliyor, “başımızın üstünde yumurta küfesi var yavrum. Attığımız her adımı usul usul atalım ki yumurtalar kırılmasın.”

O muazzam sessizlik anı yırtılıyor birden. Biz başımızın üstündeki yumurta küfesini unutup çoktan oyunlara dalmış torunlarıyız babaannemin. “Guzum” diyor babaannem, “Zati izleniyoruz… Zati attığımız her adımı, ettiğimiz her lafı tartacağız ya zaar terazinin kefesinde. Namazımız bittiğinde, önce sağ yanımızdaki, sonra sol yanımızdaki meleklere selam vermez miyiz? Seccademizle birlikte sağımızdaki solumuzdaki melekleri de mi bırakırız sanırsınız? Onlar her anımızı, her sevabımızı, her günahımızı kaydetmezler mi? Etrafımızda el olunca ya da el bizi görünce mi hayâlı ve edepli olunur yalnız? Hz. Osman (r.a.) öyle hayâlı, öyle edepliymiş ki melekler bile hayâ edermiş onun hayâsından. Lafı dilde, canı tende tutmak maharet ister yavrum. Ettiğimiz her lafı düşünmek maharet ister. Lakin bizim başımızın üstünde yumurta küfesi var. Başımızın üstündeki küfe hayâmız, edebimiz, imanımızdır guzum. Sağa sola yalpalarsak mazallah küfeyi düşürüveririz. Biz böyle öğrendik… Falan yerdeki adam bizi görecek diye hizaya girmezdik. Hizamız kaydedildiğimizi bilmekliğimizdi.”
Babaannem her daim başındaki yumurta küfesini yorulmadan, soluklanmadan, kırmadan taşıyanlardan. Bize de kardeşimle ceviz ağacının gölgesinde, o muazzam sessizlik anında kendi yumurta küfemizi nasıl düşürmeden taşıyacağımızı hayal etmek kalıyor.