Kocası asılmaya gitse kırmızı pabuç ısmarlar

Kübra Demir

Kadınların örgü örerken çıkardıkları sesi bilir misiniz? Hafızanızı biraz daha zorlayın. Şişin ya da tığın iple buluşmasına eşlik eden kol hareketi, dudakların belli belirsiz mırıltısı, kalbin ritmik şarkısı… Bir kadının sesinin en gür çıktığı, en çok bağırdığı an, örgü ördüğü anda saklıdır. Nereden mi biliyorum? Bu satırları yazarken babaannemle annem oturma odasında kurdukları senfoni orkestrasında François Couperin’in Les tricoteuses (örgü ören kadınlar) bestesini çalıyorlar. Ve ben seslerini oturduğum yerden işitebiliyorum. Şayet babaannem Fransız Devrimi esnasında Paris’te yaşamış olsaydı, giyotinin arkasına geçip gün boyunca idamları elinde bırakmadığı örgüsüyle seyreden ve bu yüzden Les Tricoteuses olarak anılan kadınlar kulübüne katılırdı. Kim bilir belki Dickens’ın İki Şehrin Hikâyesi’ndeki idamları ilmek ilmek ören Madame Defarge ile ahretlik arkadaş olurlardı. Annemle babaannemin örgü örerken bazen yarıştıklarını düşünüyorum. Kim daha hızlı ilmek atacak, kim önce bitirecek… Bu düşüncemin de elbette haklı dayanakları var. Annem küçükken, anneannemin sabah namazında kalkıp tüm ev işlerini, yemeğini erkenden yaptığını sonra da çocuklar okula gidince komşularla toplanıp çeyizlik dantel ördüklerini ve kim daha çabuk örecek, kim kaç yumak bitirecek diye yarışa durduklarını anlatıyor. Örgü örerken kadınların hırs ve rekabet iştahlarının arttığını düşünüyorum.
İçeriden gelen orkestra sesine daha fazla kayıtsız kalamayıp yanlarına gidiyorum. Size şu kadarını söyleyebilirim ki, iki bebek mağazasına yetecek kadar malzeme birikmiş. Babaannem bizden umudunu kesmiş olmalı ki “ben göremem lakin hepinizin çocuklarına benden yadigâr kalsın” diyor bu küçük girişimciliği için. Annemse Suriyeli çocuklar için ördüğünü söylüyor. Kendimi boşlukta hissediyorum. Sallanan sandalyedeki kadının mırıltılarını bastırıp, uyumaya devam etmesini söylüyorum. Sonra kitabımı alıp, yanlarına geçiyorum. Attıkları her ilmek zihnimdeki bir düğümü çözüyor. Neden sonra babaannem elimdeki kitabı fark ediyor. Tek kaşı havada uzun uzun bakıyor. “A ge bakıyım bi” diyor. Bu duruma alışık değilim. Babaannem elimde kitap gördüğünde izahını benden bekler, kendisi oturup incelemez. Götürüyorum, kapağında takılı kalıyor bakışları. “Yavrum” diyor anneme dönüp “şunun modelini bi çıkarıver, Akif’in kızına yaraşır.” Ben o zaman anlıyorum babaannemin kitabın kapağındaki kazak modelini gördüğünü. O an, kitabım Hadula’daki yaşlı anneanne, yaklaşık 115 yıl öncesinin Yunanistan’ından bir adadan babaanneme gülümsüyor olmalı.

Babaannem en çok örgü örerken eskileri anlatmayı sever. Attığı her ilmek başka bir hikâyeyi getiriyor olmalı nasırlı parmaklarına. Bunu bildiğimden pusuya yatıp bekliyorum. Annem benim niyetimi sezdiğinden belki, lafı lafa emanet etmek için eski komşularını hatırlatıyor babaanneme. Romanya göçmeni Hayriye teyze… Çat kapı ziyaretlerine karşılık her zaman temiz, her zaman düzenli olmaları gerekirmiş. Hayriye teyze mahallenin temizlik timinin lideri olmalı. Zira elindeki yumağını divanın altına “kaçırır”, bu bahaneyle ipin temiz çıkıp çıkmadığını kontrol edermiş. Ya da “İççim sıkılıyor be kızım, aç şu tülü de dışarıyı göreyim” diye feveran ederek camların temizliğini kontrol edermiş. Babaannem, “Yavrum, bizim zamanımızda insanlar birbirlerine minnetsiz, çat kapı gittiğinden her an tertipli düzenli olman, her işini sabahın seherinde bitirmen gerekirdi. Sabah vaktinde her işi yapacak kadar genişlerdi zaman. Amma velakin her kadın bir değildi. Üç kısım kadın vardı. Biri fingili fistan, biri dandili dastan, biri güllük gülistan. Dandili dastan: kabı yunacak durur, evi süprülecek durur, çocuğu kucağına alır sokak sokak dolanırdı. Akşam kocası işten gelince, al babası çocuk durmadı, evi de süpüremedim, bulaşığı da yıkayamadım, sana da yemek pişiremedim, derdi. Fingili fistan, tablacıları çevirir, abi şu kaç para hahaahay, abi şu kaç para hihihi, der; o da akşama kadar bunla vakit geçirir, akşam kocası gelince yemek pişiremedim, bulaşığı yıkayamadım, evi de süpüremedim, çocuk durmadı, hâlim yamandır, derdi. Güllük gülistan, şafağınan kalkar, abdestini alır, ezan okununca namazını kılar. Kocasının kahvaltısını hazırlar, kocası işe giderken kapısını açar, güle güle git der; o güllük gülistandı. Her işini becerene güllük gülistan derlerdi” diyor.
Peki ya şimdi diye soruyorum? Şimdi kim güllük gülistan babaannem? “Yavrum” diyor, “Bugünün âdeti farklı oldu. O günlerle yarıştırılmaz. Ama bazı bakıyorum, kadın çalışmıyor ama evde de bir işin ucundan tutmuyor. Her şeyi kocasından bekliyor. Her şeyi dört dörtlük olsun istiyor. Olmayınca küslük çıkarıyor. Evini evsemiyor da kocasının yüküne yük ekliyor. Hani kocası asılmaya gitse kırmızı pabuç ısmarlayacak, gelirken getirsin diye. Şimdi, evini ev belleyen güllük gülistandır yavrum.”

Babaannem yalnız kendi evini değil bizim evlerimizi de ev bellediğinden hepimize yetecek kadar büyük bir gülzar… Ne ki havaya karışan besteleriyle içinde dolaşmak sandığınızdan daha yüksek bir tempo gerektiriyor…