Kalbimi şimcik şuraya koyduydum, nice oldu? Nire gitti?

Kübra Demir

Mum ışığında akşam yemekleri, nişanlıya alınan kalpli pastalar, tektaş pırlanta yüzükler, saatler, çiçekler ve daha bir sürü başka sürprizler… Dizi-filmlerden ya da bitmek bilmeyen tüketim çılgınlığını kamçılayıcı reklamlardan bir pasaj sunmayacağım. Sevgililer gününün artık ekranlardan ve metropollerden taşıp, minicik köyümüze, sobamızın etrafına konuk oluşunu anlatacağım. Tarlada işlerin bitmesiyle boşluğa düştüklerinden mi, yoksa yeni yetişip gelen gençlerin ‘heveslerini’ kırmamak için mi bilinmez, bütün yengelerim bir araya gelmiş, amcamın oğlu nişanlısı için nasıl bir sürpriz yapsın diye tartışıyorlar. Kimisi çiçeğin o günü kurtarmak için yeterli olduğunu söylerken, kimisi kalpli pastanın yanında tek taş pırlantanın olmazsa olmaz olduğunu düşünüyor. Bir tanesi de bir sonraki sevgililer gününü sağlama almak için olsa gerek, askerdeki oğlunun müstakbel nişanlısına atkı ve patik örüyor. Nihayetinde, amcamın oğlunun oy çokluğuyla kalpli pasta ve nişanlısının yaşı kadar gül almasına karar veriliyor. Yalnızca tek taraflı bir alışveriş değil elbette bu. Nişanlısı olan kızlar da sevgililer günü için akşam yemeğine gelecek nişanlıları ve aileleri için yemek hazırlama telaşındalar. İşin ilginç yanı, bu gençler birbirleriyle ne ailelerinin yanında konuşuyorlar ne de birlikte bir yere gidiyorlar, ama sevgililer günü kutlamalarına tüm aile müdahil oluyor. Ben olanları hayretle izlerken, ellerinde çiçeklerle gelen amcamı da görünce kendime mukayyet olamıyorum, az önce oğlunun alacağı kalpli pastayı düşünen yengem, amcamı ellerinde çiçeklerle görünce utancından yemenisiyle yüzünü kapatıyor ve “Delikanlı gibi niye böyle iden, gün kutlama zamanı mı, oğlan everecez diyor”. Bu sırada gözüm babaanneme takılıyor. Babaannem her zamanki köşesinde elinde tespih gözünü halının bir motifine dikmiş, bir aşağı bir yukarı sallanarak zikir çekiyor. Yılların tecrübesiyle babaannemin patlamak üzere olduğunu anlıyorum. Hayırdır babaanne ne oldu diye soruyorum. Bir yandan tespihini çekmeye devam ederken bir yanda da yavaş bir sesle, “kulaklarına dolan ecnebi adetlerinden kalbini sakınmak için zikir çektiğini” söylüyor.

Eskiyi anlatma iştiyakını bildiğimden “Sizin zamanınızda böyle şeyler yok muydu, sevgililer günü ya da özel bir gün kutlamaz mıydınız ya da senin de nişanlın gelseydi, hediye getirseydi hoşuna gitmez miydi?” diye soruyorum. Önce gülüyor, sonra başlıyor anlatmaya: “Anam utancımdan ölürdüm, bana gelmiş diye. Zaten biz, evlendiğimiz akşama kadar görmezdik nişanlımızı. Evlendikten sonra da büyüklerimizin yanında erimize adıyla seslenemezdik, bırak kıymatlım, gözelim deyip gün kutlamayı. Ben şimdi yapmasınlar demiyorum kuzum yapsınlar da abartmasınlar, sonra havasları kalmaz.

Hem bizim avareliğe vaktimiz yoktu. Bekârken de evlendikten sonra da elimiz başımıza değmezdi işten. Bekârken eşekle suya giderdik. Kuyudan kovayla su çeker, getirirdik de ağabeylerim beğenmezdi, geciktiniz, su ılımış derlerdi. Kova eskiydi, kuyu da ağzı açık olduğu için ala topraklı… Oğlanlar kahirlenince, izimizin üstüne yeniden giderdik kuyuya su çekmeye. Evlendikten sonra da mala melale bakman gerek… İş dolu anam birbirini göremezdin bile. Gün ağarmadan kalkacan; yağını, yoğurdunu, piynirini, ekmeğini kendin yapacan; yün eğirecen de çorap, kazak örecen kendine. Şimdi ki gibi hazır yünler nirde? Çocuk dersen, biri emeklerken, biri salıncakta yatardı. Akşama kadar acaba şöyle beş dakika duruyum da gözümü yumuyum diyebilir miydik? Değerimiz de bilinmezdi kuzum. Bir türkü vardı. Gelinin biri yaprak sarması sararken bir yandan da dayanamamış, mayhoşluğuna da yedikçe yemiş. Kaynanası, kaynatası görünce babasının evine salmışlar. O da oturmuş bir türkü yakmış hani “Bir bir aldım tükenmez sandım, anama babama duyulmaz sandım, bir yaprak için gelin savılmaz sandım” diye, bildin mi? Biz de bir eksiğimiz bilinmesin kaynanamıza, kaynatamıza, düzenimiz, dirliğimiz bozulmasın diye çabalardık. Deden üç sene askerlik yaptı. Ulaşım yok, telefon yok, tek satır mektup yazmadı. Çocuk kocaman oldu o gelene kadar. Şöyle bazı düşünürüm de hayyeal es salah dirim, neler çekmişimişik gı!

Geçen radyoda “kalbimi şimcik şuraya koyduydum nice oldu, nire gitti, kim aldı (ah nerede vah neredeyi kastediyor) diye bir türkü çağırdılar. Pek tuhafıma gitti kuzum, kınadım da ne yalan diyim. Ama bak bu yüzde (sefer) bizim başımıza geldi, dört yanım avarelerle doldu. Böyle aleni havasları duymak için pek ‘kör’ kalmışım.”

Babaannem her daim göğüs kafesinde muhafaza edenlerden olduğu için belki, gözlerini kapatıp, eline tespih alınca daha çabuk mutmain ediyor kalbini.