İnternet eşeğin heybesine girdi

Kübra Demir

Babaannem teknolojiyle arasına bir radyoluk mesafe bırakmıştı. Çocukluğumuzda evine gittiğimizde onu, köşe minderinin yanında, pencereye koyduğu kırmızı radyosu, yanında ilaçları ve mutlaka bir sürahi su ve bardakla görürdük. Ona alınan küçük turuncu televizyonu hiç açmaz, kendi tabiriyle televizyon izlemekten ‘hiç hoşlaşmazdı’. Köyde doğru düzgün kanallar çekmediği için bütün gün TRT Radyo dinler, böylece türkü ve sanat musikisiyle doldururdu repertuarını. Bir gün yine onu ziyarete gittiğimizde, o sıralarda başka bir şehirde olan amcamı ne kadar özlediğini söyledi. “Evvelsi gün radyoda ‘üryalarım da olmasa’ diye bir şarkı diynedim. Aynı onun gibi ‘üryalarım da olmasa Abdullah’a hasret kalacam” dedi. O gün çocuk aklımla babaannemin duygularını şarkılar üzerinden yansıtmasına hayret etmiştim.

Çocukken bize geldiğinde çizgi film açsak “Kapatın kuzum şu ‘şeytanları’” derdi. O zamanların ‘millî kahramanı’ Naim Süleymanoğlu’nun spor haberlerinin jeneriğindeki halterli görüntüsünü canlı yayın sanır, dert edinir, “iiii daha tutar mı kuzum, hiç canı kalmadı” derdi. Şimdilerde bizleri ziyarete geldiğinde artık kontrol edilemez bir hal alan film veya dizilerdeki açık sahneleri gördüğünde tepkisini hiç esirgemez, “Tüh, ocağı batasıcalar” der bir yandan da tülbendiyle gözlerini kapatır. Gündüzleri denk geldiği kadın programlarını bir sosyolog edasıyla inceler, toplumun halini, ahvalini düşünür, “Kuzum acaba evvelden de böyle öldürenler neyim var mıydı, yoksa duymaz mıydık? Acaba bu meretin yüzünden mi duyarız?” diye sorgular.

Önceleri büyük bir mesafe bıraktığı televizyona yeni yeni alışırken; küçük büyük, tarlada, evde, yolda, gezmede herkesin elinde sürekli gördüğü ‘akıllı’ telefonlarla karşılaşması da ilginç oldu babaannemin. Önce ne yaptığımızı ince ince sordu, sorduğu sorulara verdiğimiz cevaplar ya da ona gösterdiğimiz şeyler onu o kadar şaşırttı ki sık sık kendisine has hayret nidasını bıraktı ortamıza, “E anam hayyeal es salah!”. Eğer daha da iflah olmaz bir şeyse şaşırdığı uzattı nidasını, “E anam hayyeal es salah da hayyalel felah gıy”. Babaannemin bu nidasını kendisi belki bu şekilde kastetmese de, ‘bırakın bu boş, dünyalık işleri, sizi kurtaracak şey namazınızdır, kalkın namaz kılın’ olarak anlayabilirsiniz.

Ama babaannem de alıştı, ya da alışmış gibi yapıyor. Hâlâ kendi evinde yalnızca radyo dinlese ve hayret makamında salınıp dursa da… Köyde mevsimin kışa dönmesi, tarladaki işlerin bitmesi, evlenecek kızların çeyiz hazırlıklarının hızlanması anlamına gelir. Sobanın başında senkronize bir şekilde kalkıp inen kollar, arada kollarını otomatik pilota teslim edip, çeyiz üzerine muhabbet eden kadınlar… Yine böyle bir gün, yengem örmek istediği, bir modeli aradığını söyleyince kızı hemen internetten o modeli buldu. Yengem şaşırsa da babaannem artık bu duruma alışmış bir edayla anlatmaya başladı: “İla kuzum, nağadar gozel modeller var, her şey şu meretin içinde. Biz nağadar yalvarırdık model için. Yiminli veremem kusura kalma bacım, örnek aldığım kişi yimin virdirdi derlerdi. Artık yalvarmaya gerek yok, bu uşaklar her şeyi oradan bulurlar. İki tık tık bi cık cık dünyayı keşfederler. Nasıl iderler bilmem her havadisi bilirler. Hep iyi işler de görmezler. Yidiğini, içtiğini oraya koyarlar, alan var alamayan var demezler. Kendi resimlerini de koyarlar. Ta falanca yerdeki adamla konuşurlar; tanıdıklarıyla da arkadaşlar, tanımadıklarıyla da. Gayrı bu internet eşeğin heybesine girdi.”

Allah’tan babaannemin cep telefonu da sosyal medya hesabı da yok. Henüz…