Çavdar börek olayım mı diye sormuş, önce çörek ol da sonra börek olursun, demişler

Terk edilmiş bir evin avlusundan kaç çeşit ot bitebileceğini biliyor musunuz? Peki ya terk edilmiş bir evin kırılmış penceresinden dışarıya doğru uçuşan bir perdenin, ne kadar zamanda parçalanıp, tamamen yok olabileceğini? Ben biliyorum… Bilmekle kalmıyor, artık köye her gidişimde, evlerin arasında dolaşırken antik kentte dolaşıyormuş hissine kapılıyorum.
Sonra çocukluğumdan birkaç anı gelip, yüzümü yalıyor. Cengiz Aytmatov kitaplarından mülhem bir senaryoyla yeniden kurguluyorum anılarımı. Uçsuz bucaksız ovada durmaksızın koşuyorum.

Zira ben de yarını olmayan bir kelebek gibi, ertesi gün kendi evimizde apartman dairesine sıkışıp kalacağımı biliyorum. Koştuğum anın fotoğrafını sabitliyorum zihnimde. Koşarken yalnız değilim üstelik. Başka başka evlerden çocuklar var peşimde. Cıvıltılı, bol tezahüratlı bir koşu bizimki. Çerçinin geldiğini haber vermemiz gerekiyor köy halkına. Bizim sesimizle birlikte, evlerden meydana sökün ediyor insanlar… Avlular temiz, tulumbalar dolu, çeşmeler akıyor… Pencereler çeyizlik perdelerle süslü…

Zihnime sabitlediğim o fotoğraf sarardı şimdi. Ne tulumbalardan, çeşmelerden gürül gürül sular akıyor ne pencerelerde perde var… Aşevlerinden tek tük dumanlar tütüyor. Köy yavaş yavaş boşalıyor. Şehre akıyor… Köy şehre aktıkça değişiyor her şey… Köyü köy yapan her şey yitip gidiyor. Bayramlar, düğünler…

Her gidişte biraz daha kırılıyor babaannem. Köyün değişmesi demek dünyanın değişmesi demek onun için. Belki bu yüzden köyden her gidiş biraz daha ölümü çağrıştırıyor ona… Biraz daha yaklaşıyor ölüme… Gidenlere kırılıyor, bize kırılıyor. Bir tek aynı kalan toprağa, ağaca, gökyüzüne kırgın değil. Daimi bir sohbet hâlinde buluyorum bazen onları…

Köyün terk edilmiş evleri arasında dolaşıp antropolojik gözlemler yaparken, Cengiz Aytmatov’un kitabından bir cümle gelip oturuyor içime: “Düyno ordundabı?” (Dünya yerinde mi?) Babaannem o vakit işitiyor beni. “Yavrum” diyor, “Her şey değişir ama köylü olmak değişmez. İnsan nereye giderse gitsin yüreğinin bir yanında taşır köyünü… Orada ağaçları seyreder, ekinleri biçer… Bir insanın köyü kalbidir yavrum. Kalbinde köyünü taşıyanlar kuşları ötüşünden, böcekleri kanadından, çiçekleri kokusundan tanır. Köyünün göğü, toprağı, rüzgârı, yeşili, bozu daima onunladır. Yeter ki aslını inkâr etmesin insan. Yeter ki şehirli oldum belleyip köyünü, yurdunu, atasını, âdetini, töresini unutmasın. Bir hikâye anlatılır.
Bir köyde bir evin bir kızı şehre gelin olmuş. Aradan bir zaman geçmiş, anasını babasını ziyarete gelmiş köye. Ama kız gittiği gibi değilmiş. Bir havalar, bir edalar. Onu yemem, buraya oturmam, şuraya basmam. Sanki düneğin köyden ayrılmamış da ezelden beri şehirde yaşarmış. Köyde gördüğü her şeyi soruyormuş. Traktörü gösterip, ‘Baba bu ne?’, sobayı gösterip, ‘Yenge bu ne?’, yer sofrasını gösterip, ‘Amca bu ne?’… Hane halkı sabırla, biraz da el oğluna ayıp olmasın diye cevap vermişler kızlarının sorularına. Bir olmuş iki olmuş… Kız aşevine (mutfak) gitmiş börek açan annesine elindeki oklavayı gösterip sormuş. ‘Anne bu ne?’ Annesi cevap vermeden almış oklavayı, kıza geçirmiş. Kız bu kez yalvarmaya başlamış. ‘Anne ne olur, oklavayla vurma bana’ demiş. Anam rahmatlık, olmadığımız bir şeyi istediğimizde, durup hayaller kurduğumuzda hep ‘Çavdar börek olayım mı diye sormuş, önce çörek ol da sonra börek olursun, demişler’ derdi. İşte böyledir guzum. İnsan ne olursa olsun, ister köyünde kimse kalmasın. İster en büyük şehirde en lüks hayatı yaşasın, köyünü unutmasın… Ola ki unutursa yersiz yurtsuz kalır çünkü. Ne hepten oralı olur, ne hepten buralı…”

Babaannem köyünü evini, yurdunu, ağacını, göğünü, toprağını her daim kalbinde taşıyanlardan olduğundan, ne kadar değişirse değişsin, ne kadar göç verirse versin ona bakmak köyü bütünüyle, eski zamanlardaki gibi yaşamak demektir bizim için.

Yine de bir fısıltı işitirim derinlerden… “Düyno ordundabı?” (Dünya yerinde mi?)