“Bugün elinde olanı veren Allah, yarın geri alıvermez mi?”

Safiye Çelik

Havaların soğumasıyla kışlık kıyafet sezonu da açıldı. Yazlıkları kaldırmak üzere toplayıp, bir yandan da çıkardığımız kışlıkları havalandırıyorduk. Ev Çarşamba Pazarı gibiydi. Annem herkesin küçülen veya artık giyilmeyen kıyafetlerini önüne yığmış, gayet profesyonel bir şekilde tasnif ediyordu. “Bu gömlek küçük halanın kızına iyi gelir. Bu pantolonu da kardeşin giyer, bu sene okulda. Şu eski penyeleri babaannene verelim, börek açarken falan rahat ediyor. Şu kazakları da köye gönderelim, orası soğuk oluyor.” Önündekileri bu şekilde ayırdıktan sonra, geri kalanları da ihtiyacı olanlara verilmek üzere paketledi.

Yatağın üzerinde benden ve abimden gelen kıyafetleri gören kardeşim, “Niye hep ablamın abimin küçülenlerini giymek zorundayım? Ben de arkadaşlarım gibi yeni kıyafetler istiyorum!” diye sızlanmaya başladı. Bu sızlanmayı duyan babaannem: “Sen bu kıyafetleri mi beğenmiyorsun? Hepisi yepyeni duruyor. Ne yapalım, çöpe mi atalım?” diye söze başladı. Tabii babaannem haklı… Onun zamanında bir kıyafetin elden düşmesi, eski olması için her iki yüzü de giyilmiş ve yamalanacak yeri kalmamış olması gerekirmiş. Aslına bakarsak, bu anlayış bizim evde çok da eskide kalmış sayılmaz.

Öncelikle, bütün kıyafetler aile içinde devamlı bir sirkülasyon halindedir. O kadar dolaşır ki bazen eski kazağınız üç-beş sene sonra bumerang gibi size geri döner. Hatta başlangıçta o kıyafetin kimin olduğu bile zaman içinde unutulur. Özellikle çocukken giydiğimiz bayramlık güzel elbiseler bu döngünün vazgeçilmezidir. İmkânlar dâhilinde kaliteli ve zevkli seçilen bir elbise, yirmi sene boyunca beş yaşındaki bütün çocuklara uğrar. Bu serüveni fotoğraflar üzerinden takip etmek ise işin en eğlenceli tarafıdır.

Kıyafetlerin yolculuğu, nihayetini köyde bulan uzun bir süreçtir aslında. Küresel ısınma sebebiyle şehirde artık pek ihtiyaç duymadığımız kalın kazaklar, hırkalar, yelekler, kabanlar zamanla bizim için köy evinin birer parçası haline geldiler. Bütünlüğünü koruyarak, yapılış amacına hizmet edenleri her gittiğimizde severek giyiyoruz. Benim favorim annemin genç kızlığında örülmüş bir kazakken, her gidişte abim babamın artık giymediği bir kabanını, babam ise dedemin yeleğini başka kimseye bırakmıyor.

Tabii bir de şekil değiştirenler var. Her an bir battaniyede eski hırkanızdan bir parça ya da yastık kılıfında tanıdık bir gömlek yüzü görebilirsiniz. Bir kurban bayramı sabahı, babaannem namazdan sonra kasabı beklerken uyuyakalan amcamın üstüne bir battaniye örttü. İlk defa gördüğümüz battaniyede her birimize tanıdık gelen bir şeyler olduğunu fark ettiğimizde önce olayı çözemedik. Babaannem ise her zamanki gibi köşede göbeğini hoplata hoplata gülüyordu. Meğer hepimizin eski hırkalarını söküp bu battaniyeyi örmüş.

Giysilerimiz her zaman aile içinde yerini bulamayabilir ki bunun çözümü de bu giysilerin ihtiyaç sahiplerine ulaştırılmasıdır. Babaannemin evi bu manada bir nevi merkez işlevi görüyor. Halamdan, amcamdan, bizden gelen fazla kıyafetler buradan komşulara yahut dedem aracılığıyla cami cemaatinden ihtiyaç sahiplerine ulaşıyor. Hatta bazen komşuların da verilecek kıyafetlerini babaanneme getirdikleri oluyor.

Ben bu sezonun ayrılanlarını babaannemin depo olarak kullandığı arka odaya taşırken, babaannem günlük veciz söz kotasını doldurmak üzere nasihatlere girişti: “Bak kızım, n’oldum demiceksin, n’olacam diceksin. Elindeki ile kanaat edeceksin. Bugün elinde olanı veren Allah, yarın geri alıvermez mi? Yenisini vereceğini nerden biliyorsun? Bak şu sokaklarda yaşayanlara, o savaştan kaçıp gelen garibanlara!.. Elindekinin kıymetini bilip şükretmek lazım. Nasıl şükredersin? Evvela kanaatkâr olursun, bir de elindekinden verirsin. Tutmazsan, saçıp savurursan, nasıl vereceksin?”