Bugün çöpe attıklarım, yarın arayıp bulamadıklarım olur

 

Kübra Demir

Uyku ile uyanıklık arasındaki o incecik çizginin tam ortasındayım. Bir tarafım karanlık, bir tarafım aydınlık. Aydınlık taraf uykular âlemim elbette… Ama aydınlık tarafa bir türlü geçemiyorum, biri var arada beni karanlığa çağırıyor, gitmek istemiyorum, ama kollarımdan tutup çekmeye başlıyor. Uyandım… Babaannem başımda, “Guzum, kalk şu işin aslını bana bir anlat” diyor. Hangi iş babaannem, hangi iş? Ben az evvel şuracıkta uyuyan, mutlu bir sığırcık kuşuydum. Ne işim olur, “iş”le. “Üryamda gördüm” diyor, “anlat hele, bir derdin var senin…”
“Beni bunun için mi uyandırdın babaanne? Her şey rüyalardan ibaret değil” diyemiyorum… Zira, babaannem rüyasında gördüğü her şeyin gerçek olduğuna/olacağına inanır. Şayet, Eduardo Galeano Helena’nın Rüyaları’nı yazmadan evvel babaannemle tanışmış olsaydı, onun anlatacağı rüyalarla bugünkü ününü ikiye katlardı. Hoş, çizer babaannemin rüyalarını nasıl çizerdi ya da çizebilir miydi, orası muamma…
Ben, “anlat” demeden başlıyor anlatmaya, “Hayrolsun inşallah. Üryamda kırmızı yamalı bir elbise vardı üzerinde, yavrum niye yamalı giyindin, yenisi yok muydu, diyorum. Sen hiç oralı olmayınca, gidiyorum dolabından başka kıyafet almaya, hepsi yamalı. Guzum n’oldun böyle, diye sormama kalmadı, yerimden sıçrayıverdim” diyor babaannem. Gözlerimi aralamaya çalışarak, “Bir derdim yok babaannem, uykusuzum yalnızca” diyorum. Pek ikna olmayınca rüya tabirlerine bakıyoruz birlikte, yamalı elbiselerin “bolluğa” işaret olduğunu anlayınca birazcık da olsa mutmain olup beni aydınlıklar ülkesine emanet ediyor yeniden…
Babaannemin bu hâlini garipsemiyorum fakat. Zira çocukluğunda ve gençliğinde kıtlıkla, açlıkla imtihan olduğundan, rüyalarında genellikle o kıtlık günlerinde yaşar… O günleri bertaraf etmek için uyanık olduğu zamanlar hummalı bir çalışma yapar. Bu yüzdendir, yazları kilolarca kış hazırlığı yapması, bu yüzdendir köyde evinin olduğu avludaki depoda çuvallarca odun, çalı çırpı bulundurması, bu yüzdendir aldığı bisküviyi ya da tansiyon ilaçlarını miadı geçmesine rağmen kilerinde saklaması. Babaannemin, evinin “mabeyn” dediği orta kısmında bulunan tereğinde sıraladığı, atmaya kıyamadığı çeyizinden kalan tasları tabakları, çöpe atmak istediğim o gün, tabakların zamana, doğumlara, ölümlere, kederlere, şenliklere şahit olduğunu, onların da neredeyse emmilerim ya da halalarım kadar aileden ve aileye ait olduğunu söylediğinde, “O zaman arkeoloji müzesine götürelim” diye takılsam da ona, o gün “Messie Sendromu”na yakalandığından şüphelenmiş, uzman görüşüne başvurmuştum da babaannemin o boyutta bir rahatsızlığının olmadığını yalnızca bu konuda hassasiyeti ve kaygısı olduğunu öğrenmiştim.
Bu kaygımı onunla paylaştığımda babaannem, “Yavrum, biz ne günler gördük geçirdik. İnsan, bir kuru ekmeğe, bir bardak suya muhtaç oluyor. Acep o günler bir daha gelir mi diye, aklıma getiririm. Anam rahmetli anlattıydı ufakken, guzum dinle bak. Adamın biri yolda giderken yerde ekmek parçası görmüş, ekmeği öpüp bir duvarın gediğine koymuş. Aradan biraz zaman geçmiş, bir kıtlık olmuş, adam aç sefil kalmış, muhtaç olmuş. Aklına o ekmek gelmiş. Gitmiş bakmış, Allah’ın hikmeti ekmek bıraktığı yerde duruyor. Ama taş gibi olmuş. Adam ekmeğe bakmış, bakmış… Sonra ‘Ne bakıyon yüzüme; darıldın mı dünkü sözüme; yağlı pide gibi gözüküyon gözüme!’ demiş. İşte bu hikâyeyi işittiğim günden beri, çöpümü atarken bile iki kere düşünürüm. Bugün çöpe attıklarım yarın arayıp bulamadıklarım olur da muhannete muhtaç olurum diye korkarım.”
Babaannem, her daim yuvasını yoklukta diri tutan, gerektiğinde “çerden çöpten” aş edenlerden olduğundan belki, tüketirken de tükettiklerini gözden çıkarırken de ürkektir…