Aç olana acı soğan baklava börek gibi gelir

Kübra Demir

Mutfakta günlerdir devam eden hummalı bir çalışma var. Ramazanın ilk günü tüm aile birlikte iftar yapma geleneğimiz için annemin, ablamın ve babaannemin de içinde bulunduğu küçük ekibimiz, bugün son kontrollerini gerçekleştiriyor. Bu iftar için, annem tüm aile fertlerinin en sevdiği yemekleri yaparken; ablam yemek dergilerinden ya da bloglardan derlediği yeni tatları da soframızda sunmak ve yemek repertuvarımızı zenginleştirmek için çabaladı. Babaannemse varisleri azdığından oturduğu yerde ona verilen doğrama, ayıklama, soyma gibi işlemlerde bize yardım etti.
Her şeyin dört dörtlük olmasını isteyen annem, acaba bir eksik kaldı mı diye tüm menüyü sayarken bir yandan da oruçken yaptığı yemeklerin tatlarının nasıl olduğu konusundaki endişesini dile getirince, günlerdir hiç sesini çıkarmadan bize eşlik eden babaannem, “Kalbini serin tut yavrum, aç adama acı soğan baklava börek gibi gelir” dedi. Bu uzun, taşlı ve dikenli yollardan; acı tatlı pek çok tecrübeden geçip gelen “söz”, ortamıza düşüverince şarapnel parçaları her birimizi bir yerinden kesti. “Babaanne,” dedim, “şimdi, bırak acı soğan yemeyi, iki gün üst üste baklava börek yenilse evde kazan kalkar. Akşam şu sofraya amcam ayrı, halamın çocukları ayrı kulp bulacak.” Babaannem, sanki bir yerlerde unuttuğu bir şeyi hatırlamaya çalışıyormuş gibi bir noktaya sabitledi bakışlarını. Baktı, baktı, baktı…
Sonra, “Guzum,” dedi, “açlık nedir bilmezler, uzun gün orucunu açlıktan bellerler de ondan böyle iderler. Aç insan elini kora sokar. Şimdi yediğimiz önümüzde, yemediğimiz ardımızda sıralanır. Bizim yediklerimiz evvelden ağaların, paşaların hanelerinde olmazdı. Ben ufakkene bir kıtlık oldu kızım, acımızdan kıvrandırdı bizi. Ekmek yok, katık yok… Bir gün anam rahmatlığın sandığa ekmek sakladığını görmüştüm, aklıma o geldi. Sandığın üstü yük kayılı. Ya acımdan öleceğim ya ekmeği çalacağım. O yükleri nasıl indirdim, nasıl ulaştım bilmem, ekmeği çıkardım. Ama ekmek nasıl taş gibi, ne diş keser ne el tutar. Aldım ekmekten bir parça suyla ıslattım ya, anama yakalandım. İnsan ekmek saklar mı yavrum? Saklanır, yokluk adama saklatır.
Yine bir ramazan günü un yok, buğday yok ki ekmek idelim. Anam arpayı yeşilken getirdi, kavurduk, onu yedik. Arpa kavrulup yenilmez ama açlık adama yedirdi. Bir de duyduk ki ilçenin birinde bir ağa varmış ramazanın hayrı olsun diye un dağıtıyormuş. Babam, bütün köylüyle beraber düştü yola, yalan yapıldak… Oradan un getirdiler ama un nasıl, aspirin vardı eskiden sapsarı, öyle sarı un. Anam, ele avuca gelmediğinden yoğurup da yapamadı iftara. Şöyle acık eliyle tapışladı, öyle saca koydu. Ama tadı zehir gibi acı yavrum… O günler sefil idik. Babamla, ağabeyim atın pisliğinden buğdayları seçerdi, onları yıkar, ekmek yapardık. Sonra arpa yetti, buğday yetti, ekmek bulundu da o zamana kadar bu perişanlığı çektik…”
Babaannemin söyledikleri, sofraya türlü çeşit iftariyelikleri koyarken epey masalsı gelmiş olacak, ablam, “Babaanne, ama şimdi insanlar bütün gün çalışıyorlar, oruç tutan kişi az, reklamlar, uyarıcılar çok fazla, türlü çeşit yiyecekler kokularıyla, görüntüleriyle nefsine yükleniyor oruç tutanların. O yüzden bunca telaşa giriyoruz” deyince, babaannem, nihayet unuttuğu şeyi hatırlamış gibi gülümsedi, “Yavrum biz güneşin altında, oruç ağzımızla çapa yapardık. Öyle kavrulurduk ki eve gidince tulumbanın altına kafamızı dayar, soğumaya çalışırdık. Deden rahmatlı, askere gittiğinde ben kaynımgilin tarlasında çalıştım. Ramazan ama onlar çalışmalarını mahana (bahane) ederler, oruç yirlerdi. Sen oruçlusun dimezler, benim saatimi kollamazlar, hatta eziyet olsun diye eğer akşam 5’te ezan okunuyorsa, 6’da bıraktırırlardı işi. Eve gelirim ama bir tas çorba yok. O saatten sonra ekmek ider, orucumu açardım. Böyle böyle günler geçirdik yavrum biz… Ondan bilirim de dirim açlık insana acıyı bal gibi yedirir diye. Allah size yaşatmasın o günleri.”
Akşam herkes ilk orucu açıyor olmanın mutluluğunu, sofradaki bin bir tatla pekiştirirken ablamla göz göze geldik. Babaannemin anlattıkları, hurmadan ötesine geçmemize izin vermeyecek kadar ikimizin de boğazında düğümlenmişti.
Babaannem, her daim uzaklara dalan bakışlarıyla tarihten süzülenleri çekip çıkardığından, çıkarıp bize yaşattığından habersiz, her zaman yaptığı gibi tabağındakileri, torunlarına pay etmeye çabalıyordu.