Semavi Eyice: Amasra’dan Cibali’ye

Birkaç yıl önce ev telefonum çaldı. Cevap verdiğimde bir zat İzmir’de yaşayan emekli bir Milli Eğitim müfettişi olduğunu söyledi. Görevli olduğu yıllarda dolaştığı bölge okullarından bir tanesinde Eyice Baba adı verilmiş bir yatırın türbesi olduğunu söyledi. Bunun üzerine telefon rehberinden beni bularak, bu veriyle bir ilişiğim olup olmadığını sormuştu. Bir ilişiğim olmadığını ifade edince aramızdaki diyalog sona erdi. Ne yazık ki bu yatırın türbesinin bulunduğu köyün İzmir’in neresinde olduğunu sormayı ihmal ettim.
Yurt dışında yapılan uluslararası bir kongrede Yunan heyetinden bir kadın delegeyle tanışmamız ilginç oldu. Kongreye katılanların adlarının ve adreslerinin yer aldığı bir rehber kitapta bu Yunanlı hanımın soyadının Eyiceoglu olduğunu hayretle gördüm. Yaptığımız araştırmanın ardından bu delegeye ulaştık. Yunanistan’ın en güneyindeki Mora Yarımadası’ndan gelen bu kadın delegenin kendisi de soyadının nereden geldiğini maalesef bilmiyordu.

 

Biz baba tarafından aslen Bartın’ın Amasra’sındanız. Burası ufak bir liman şehri ve İstanbul’un fethinden sonra 7-8 sene kadar daha Hıristiyanların elinde kalmış. Etrafını çeviren sur duvarlarının himayesinde yüzyıllar boyunca hiçbir yabancı yerleşmeksizin burada kendi halkıyla yaşamını sürdürmüş. Halkı gemilerde denizcilikle hayatlarını kazanmış. Bazı daha tecrübeli olanları ve çalışkanları kaptan olmuşlar. Tabii yakın tarihlere gelinceye kadar Türklerin kendi başlarına sahip oldukları herhangi bir ticaret gemisi yok. Ancak mevcut gemilerde mürettebat denilen personel bu gemilerde görev görmekte… Aralarında tek tük de olsa biraz yükselip kaptan seviyesine çıkmış olanlar var. Ancak bu küçük liman kasabasının bir özelliği de burada civardaki ormanlardan sağlanan ağaçların yardımıyla yapılan ahşap yelken gemileri… 19. yüzyılda dahi -hatta diyebilirim ki 1930’lara kadar- Anadolu’da yetişen birçok şehrin sebze ve meyvelerini ahşaptan tekneler getirir ve İstanbul’da satarlardı. Bunlara zaman ilerledikçe motor da takıldığı oldu.
Soyadını aldığımız Eyice dayının ne işle uğraştığını bilemiyoruz. Yalnız aile arasındaki bir söylentiye göre 19. yüzyılın başlarında Padişah Sultan II. Mahmud, birtakım reformlar yapmaya giriştiğinde Anadolu Ayanı’ndan bazı kişiler başkaldırdıklarından Eyice dayı da bunlara katılmış ve neticede hapsedilmek üzere Bolu’ya gönderilmiş. Orada da vefat etmiştir. Ne yazık ki 1930’lu yıllarda Anadolu’nun şehirlerinde ve kasabalarında eski yazılı mezar taşları korkunç bir şekilde tahrip edilmiştir. Bunlardan ancak tek tük örnekler, yerlerine inşaat yapılırken, Amasra’nın az dışında ceviz ağaçlarının gölgelediği bir arazideki inşaatı aşınmış olan eski mezarlığında toprak altında bulunarak müzeye veyahut aynı sülaleden olan torunlarının evlerinin bahçesine kaldırılmıştır.
Benim bildiğim baba tarafından dedem Mustafa Efendi’ydi. Ben 6-7 yaşlarındayken, dedem yaşını iyice almış, beyaz sakallı bir ihtiyardı. Sinirli ve ters bir insan oluşuyla meşhurdu. Amasra’nın Küçük Liman denilen tarafında deniz kıyısında küçük bir arsaya sahip olmuş; bunun üzerine tamamen ahşaptan çantı tekniğinde yapılmış bir mescid inşa etmişti. Eyiceler Camii ya da mescidi olarak tanınan bu küçük ibadet yerinin altı, yeni yapılan tekneler için kapalı kayıkhane hizmeti görüyordu. Bu mescid, içinde Birinci Dünya Harbi’nde asker barındığından boşaltılmış. Bir daha da ihya edilmediğinden kendi hâline bırakılmış ve sonunda yıkılmış. Deniz kıyısında olduğu için bilhassa akşamları güneş batarken ufukta müthiş bir manzara izleyebilirdiniz bu mescidin arsasından… Bu arsa satılarak yerine Canlı Balık adıyla içkili bir lokanta yapıldı. Dedem bu sıralarda artık iyice yaşlanmıştı. Kendisi rahatsız da olduğundan Amasra’ya uğrayan posta vapurlarından birinde bir kamara tutularak ona yerleştirildi ve İstanbul’a gönderildi. O vapurda ben de vardım. Kamarasından avaz avaz, “Hacı, çıkar beni buradan” diye bağırırmış. Hacı diye seslendiği kişi de kendisini oraya yatıran ve yolcu gemilerinin acenteliğini yapan anne tarafından dedem Kaptan Hacı İbrahim’di. Soyadı kanunundan sonra o da Denizci soyadını almıştır. O zamana kadar kendisine Hacı denirdi. Soyadı kanunuyla hacılığı gitti ama sakallarını hiçbir zaman kestirmedi.
Rahmetli dedem –ağa baba derdik biz babamın babasına-, Amasra’da yetişen gençlere burada bir istikbal olmadığını söylerdi. Bir gün ağa babam –yani dedem Mustafa Efendi- eşini çağırır ve ona şu kısa konuşmayı yapar: “Hanım, üç oğlumuz var. Bu oğlanlara burada bir gelecek yok. Bunlar burada olsa olsa ya kayıkçı ya da balıkçı olur. Gel giy çarşafını, eşyalarımızı hazırla, evi barkı burada bırakalım, İstanbul’a gidelim” der. Rahmetli babaannemiz civardaki bir köy ağasının kızıydı. Okuması yazması yoktu. Fakat inanılmaz derecede zengin bir hafızası ve tecrübesi vardı. Bu sebeple dedemin teklifi cazip gelmiş ve İstanbul’a doğru yola çıkmışlar. İlk önce Cibali’de kiracı olmuşlar. Sonra da genelde Karadenizli ailelerin yerleşmeyi tercih ettikleri Haliç’in kıyısındaki Unkapanı’ndan ev satın alarak, oraya geçmişler. Nihayetinde babam “Burada çocuk yetiştirilmez” diye düşünmüş ve Kadıköy taraflarında ev aramış. Haydarpaşa’da bir Ermeni’den kalma ev bulmuş ve orayı satın almış.
Bu arada dedemlerin yaşadığı Unkapanı’ndaki evde muzipçe bir hatıra saklıdır. Mahallenin çocukları kendilerine bir oyun bulmuşlar. Evin giriş taşlığı yıkandığında, dışarıya pis suyu akıtan bir borusu varmış. Oyun oynayan çocuklar oraya musallat olmuşlar. Boruyu ağızlarına alır ve uğultulu sesler çıkarırlarmış. Bu da evin alt katında bir hayli gürültüye sebep olup ev ahalisini rahatsız edermiş. Sabrı tükenen dedem nihayet bir gün, “Ben bu veletlerden intikam alırım” diyerek bir maşrapa suyla o borunun başında beklemeye başlamış. Biraz sonra bu nasihat filan dinlemeyen azgın oğlanlardan biri boruyu ağzına alarak garip seslerle bağırmış. Bunun üzerine Dedem Mustafa Efendi, maşrapadaki suyu borudan içeri boşaltıp pencerenin gerisinden çocukların duyacağı şekilde “Ohh, bir ihtiyacımı giderdim ya, ihtiyacımı giderdim ya” diye seslenmeye başlamış. Bunu duyan çocuklar borunun altında ağzı su dolan arkadaşlarıyla dalga geçmeye başlamışlar. Böylece bu rahatsız edici oyunun sonu gelmiş.
Dedem zaten çok çalışkan olan babamı Bahriye Mektebi’ne vermiş. Arkasından ikinci çocuğu İzzet Şükrü’yü, Mekteb-i Tıbbiye’ye yazdırmış. Üçüncü oğlu Halit’i de yine Ada’daki Bahriye Mektebi’ne kaydettirmiş. Böylelikle üç oğlu da İstanbul’da tahsillerini tamamlayarak birer meslek sahibi olmuşlar. Okuldan –üçüncü sırada- mezun olduktan sonra, Amasralı olan Hacı İbrahim Denizci’nin en küçük kızı –annem- Hatice Hanım ile evlenmiştir. İşte ailemizin İstanbul’a yerleşmesi ve çok sevdiğim Kadıköy’de büyümemi sağlayan hikâye dedem ile babaannemin yukarıda bahsettiğim konuşmasına dayanmaktadır.