Sema Babuşçu: Annemin türküleri ve bir yürüyüş hikâyesi

Annemin ardına düştüğüm ilk orman yürüyüşümüzde epey küçük bir kızdım. Annemin kızıydım; o nasıl uzayıp giden yolları bir çırpıda, yorgunluğunu zevke dönüştürerek yürüyorsa ben de yürürdüm. Latife edip, sen İstanbul’da doğdun, şehir suyu içtin o yolları yürüyemezsin, derse biri, o zaman annemin ardına daha bir şevkle düşerdim.
İlk yürüyüşümüzde yanımızda olan, annemin yanında daima bir dağ gibi duran babam bir müddet sonra dayanamayıp beni omuzlarına alınca ben yenildiğimi fark etmemiş, o dağın zirvesinde, orman denen şeyin büyüsünde kaybolmuş, annemin kızı olduğumu herkese gösterme iddiamı çoktan unutmuştum. Trabzon’un bir yaylasından köye inen, ormanlar kateden bu yolculuk, gördüğüm yeşil bir rüya gibi gelmişti bana; hatırası da bir rüya tesiriyle zihnimdedir. Ormanla efsunlanmış olduğumdan annemin yollarla, dağlarla, ağaçlarla olan ahbaplığını o gün fark edememiştim. Annem ağaçların, ırmakların musahibiydi, meskeni dağlardı; bu ahbaplığı hayretle ve hayranlıkla izledim hep, bana annemi hatırlatan o şarkı eşliğinde:

Başım dağ saçlarım kardır,
Deli rüzgârlarım vardır,
Ovalar bana çok dardır,
Benim meskenim dağlardır.

Kalbime benzer taşları,
Heybetli öter kuşları,
Göğe yakındır başları;
Benim meskenim dağlardır.

….Devamı Nihayet Temmuz’da