Kayınvalidem Kerküklü Leyla Teyze

Saadet Avcı

Toprağının kokusunu getiren türküleri çok severdi. Elinde fincanıyla gramofonun yanından geçip koltuğuna otururdu. Kendi gidemese de gözleri hep ıraktaydı. Kahvesini yudumlarken hatıraları yalnız bırakmazdı onu. Türküye eşlik ederdi etmesine, canını inciten, dilini lal eden o sözlere kadar…

Altın hızma incidir 
Gömleği nar incidir 
Benim lal olmuş dilim 
Ne dedim yar incinir
Geçmişine dair konuşmayı sevmezdi, özellikle kahve saati olan 11.00’de… Değişmeyen kuralları vardı onun; yemesi, içmesi, oturması, yatması, kalkması, kahvesi, çayı hep saatliydi. Evde onun sözü geçerdi. Otoritesini sarsacak hiçbir şeye izin vermez, sevmediği şeyleri hatır gönül için bile yapmaz, kurallarının dışına asla çıkmazdı.

Nefcler, Avcılar, Doğramacılar… Kerkük’ün sayılı Türkmen sülalelerinden Avcılar ailesinin tek kızıydı, 1933 doğumlu Leyla teyze. Beş erkek kardeşi ile dört katlı bir Kerkük konağında büyüdü. Yardımseverlik atadan görme bir gelenekti onlarda. Babalarının açtığı yetimhanede az mı hizmet etmişlerdi ihtiyaç sahiplerine… Burada, İstanbul’da da, düşkün durumda birini gördüğünde elinden geleni yapmak isterdi.

Çocukluk yıllarında tanışmıştı İstanbul’la. Babası yaz aylarını hayranı olduğu bu şehirde geçirmek ister, bazen Divan Oteli’nde, bazense Cihangir’de kiraladıkları bir evde geçirirlerdi tatillerini. Sonraları kendilerine ait bir evleri olsun istediler ve Leyla teyzenin pencere önü menekşelerine hatıralarını anlattığı, Vatan Caddesi’ndeki apartman dairesini aldılar. Amcalarının Kalamış’ta büyük bir konak aldığı o yıllarda annesi, “Ben dağ başında yaşayamam, Kapalıçarşı’ya yakın oturalım” demişti. Babası Emirgan Koru’sunda bir evi çok sevmiş, annesi yine kabul etmemişti: “Kışın gelirsek oralar çok soğuk olur!” 1955-1960’lı yıllar… O zamanlar Emirgan, İstanbul’un uzak bir köyü gibi. Vatan Caddesi’nden aldıkları 3+1 sıfır apartman dairesiyse Kapalıçarşı’ya çok yakın… Küçücük bir kızken ömrünün burada son bulacağını bilseydi, Kalamış’a ya da Emirgan’a yerleşmeleri için ne yapar eder, annesini ikna ederdi belki. Ah Leyla teyzem… Çiçekleriyle dertleşirken camdan bakıp karşısında apartmanları gördüğünde ne çok kızardı annesine. Sonra uzun uzun iç çeker, “Kısmetimiz buradaymış, ne yapalım!” derdi.

Leyla teyze, iki oğluyla gelip İstanbul’a yerleşene kadar ev sadece yazları kullanıldı. Babasının geniş yüreği, kış aylarında koca evi boş bırakır mı hiç! Kerküklü öğrencileri eve yerleştirdi, okulları tatil olup da Kerkük’e dönene kadar evlerini onlara emanet etti.

Gelin olup baba eviyle vedalaşan Leyla teyze Bağdat’a yerleşti. Maalesef evlilik ona huzur da mutluluk da getirmedi. Sır gibi sakladığı, kimselere anlatmadığı kırgınlıklarla geçti gençliği; yaşadığı sıkıntılara oğulları için sabretti. Onlar büyüyüp biri üniversite, diğeri lise çağına geldiğinde eşinden boşandı. Bu acılı dönemi atlatması için ailesi onu üniversite çağındaki büyük oğluyla birlikte İstanbul’daki yazlık evlerine gönderdi. Küçük oğlu da liseyi Kerkük’te bitirdikten sonra geldi yanlarına. 1976 yılında İstanbul’a tamamen yerleşmeye karar verdiler. Irak’ta Arapça okudukları, Kerkük’te Azeri Türkçesi konuştukları için bir yıl kadar Türkçe dersi alan oğullardan büyüğü ODTÜ’de, küçüğü ise Boğaziçi’nde üniversiteye başladı. ODTÜ’deki oğlu, siyasi karışıklıklara, öğrenci olaylarına dayanamayıp KATÜ’ye geçince Leyla teyze küçük oğlu ile kaldı İstanbul’da.
Ben kendisiyle 1988 yılında küçük oğlu Oral’ın evlenme teklifini kabul edince tanıştım. Kerkük’te gelinlerin ve damatların kayınvalidelerine, kayınpederlerine “anne-baba” demesi istenmezmiş. Eltim kayınvalideme “abla” diyordu. Bana “abla” demek çok tuhaf geldi, o yüzden “teyze” dedim. Uzunca bir süre ailem, akrabalarım bunu eğlence malzemesi yaptı. “Saadet’in Leyla teyzesi var, duydunuz mu?” diye aralarında şakalaştı.

Ortaokul ve liseyi yatılı okumuş, üniversiteyi kazandıktan sonra İstanbul’a yerleşmiştim. Öğrenciydim, elimi sıcak sudan soğuk suya değdirmeyen, evde elini pek işe sürmeyen bir genç kızdım. Leyla teyze ilk tanıştığımızda beni hiç beğenmedi, bunu gizleme gereği de duymadı. Babamsa Iraklı bir aileye gelin gitmemi istemedi. Ailelerimiz pek razı olmasa da evlendik ve Leyla teyze ile aynı evde yaşamaya başladık.

Zamanla birbirimize alıştık da… Sabah kalktığımızda Leyla teyze uyuyorsa mutfakta çıt çıkarmaz, sessiz sinema oynar gibi hareket eder; kaşığı, çatalı sessizce kullanır; işaret diliyle konuşurduk. Hele aylardan ramazan ise sabah uykuları daha uzun olurdu Leyla teyzenin. Uykum kansa bile kalkmaz, yatağımda kitap okur, evde gürültü olmamasına özen gösterirdim. Bunu kayınvalidem kızacak diye değil, saygımdan yapardım. Kültürlerimiz o kadar değişikti ki! Güzel bir olay olduğunda neşeyle, heyecanla anlatır; sesimin tonunu ayarlayamazdım. Bu yüksek sese, Leyla teyze şaşırır; “Vıy, bu gelin ne hayâsızdır” derdi. Bu cümleyi ilk duyduğumda o kadar utandım ki… Türkiye’de “hayâsız” diye nitelenmek çok kötü bir şeydi çünkü. Meğer Kerkük’te “gürültücü” anlamında kullanılırmış.

Evliliğimizin üçüncü yılında aynı sokaktan bir ev aldık, Leyla teyzenin yanından ayrıldık. Camdan baktığımızda onu görebiliyor, akşam yemeklerindeyse yine aynı sofrayı paylaşmaya devam ediyorduk. Leyla teyze artık bana alışmıştı. Beni eşe dosta tanıtırken, “Saadet Türk’tür, ama iyidir” derdi. Çünkü kendileri “Türkmen”, Türkiyeliler “Türk” idi. Türkçe daha ince seslere sahip olduğundan Türkler, “şındır bındır konuşuyor”du onlara göre. Bir Kerküklü, Türkiye Türkçesiyle konuşmaya görsün; “Niye Türk gibi şındır bındır konuşuyorsun?” diye sitem ederdi Leyla teyze. Türk çayını hiç sevmez, ağzına bile sürmezdi. Beni istemeye geldiklerinde ikram edilen çayı kaşla göz arası saksıya nasıl döktüğünü anlatır, gülerdi. O, kaçak çay içer, türkü gecelerine gider, kendi kültürüne ait her şeyi çok severdi. Çok dua ederdi Kerkük tekrar Türkiye’ye katılsın diye! Ölünceye kadar umudunu yitirmedi.

Buraya hayat olarak uyum sağlamıştı ama toprağını çok özlerdi. Oturduğu evde diğer kardeşlerinin de hakkı vardı, ama İran-Irak savaşında geliş gidişler yasaklandığı için ailesinden kimseyle görüşemedi. İki oğlu ülkesinde asker kaçağı göründüğünden, Irak hükümetinden ülkenize geri dönün diye emir geldi. Leyla teyze dönmek istemeyince Irak’la bağlantıları tamamen kesildi. 2005 yılında Irak’a gidebilmeleri için yollar açıldı, izin çıktı ama Leyla teyze yine de gitmedi. Oğullarının gidip, görüp, anlattığı yeni Kerkük’ü hiç dinlemedi. Kerkük’ü hep bıraktığı gibi hatırlamak, o günlerdeki hatıralarıyla kalbinde saklamak istedi. Kerkük’teki tarihî eserlerin yıkıldığını duyunca, içi yana yana ağlamış, günlerce diline bir türkü dolamıştı.

Kerkük’ün zindanına attılar meni
Mazlumlar sürüsüne kattılar meni
Bir yanımı dağladılar ateşle annem
Ne suçum ne günahım yaktılar beni

Kerkük’ü hayır ve bereketle, insanlarını iyilik ve güzellikle hatırlardı hep. Yüreği el verdiğince anlattı anılarını. “Kerkük’te hiç bakkal, manav alışverişi yapmazdı kadınlar, ayıp sayılırdı. Kardeşim Alman bir hanımla evlendi. Bir çarşı dönüşü gelinimiz karpuz almak için çok ısrar etti. Ne söylesem, ne desem ikna edemedim onu. Mecbur aldım karpuzu, gel gör ki karpuzdan önce, bizim karpuz aldığımız haberi ulaşmış evimize. İstanbul’a yerleşince de uzun süre alışveriş yapamadım utancımdan. Baktım ki bütün kadınlar çarşı pazarda, ben de başladım çıkmaya. Çarşamba pazarına bile gidiyorum artık” derdi.

Edebe çok önem verirdi, en çok hamilelerin üstlerine yapışan kıyafetlerle gezmelerine kızardı. Kendisi büyük oğluna hamileyken doğumu yaklaştığında annesinin evinde, Kerkük’teymiş. Doğum yapmış, birkaç gün sonra Leyla teyzenin annesi küçük oğluna, “Amerika’daki abine mektup yaz, ablanın oğlu oldu, haber ver” demiş. Ev çok büyük olduğu ve hamilelik son ana kadar gizlendiğinden, aynı evin içinde yaşayanlar bile doğumdan haberdar olmazmış.

Biz Oral ile daha nişanlıyken, “Çocuğunuz olursa asla bakmam” derdi. Bu sözüne rağmen ilk kızım doğduğunda, torununun altını bağlamak istedi, bir türlü beceremedi. Mama yedirmek istedi, önlük de taksak çocuğu baştan aşağı yemeğe buladı. Gençliğinden itibaren evinde yardımcıları olduğundan, bu işler elinden pek gelmezdi Leyla teyzenin. Çalıştığım için çocuklarımın bir bakıcısı oldu hep, ona ise doya doya sevmek kaldı. Arada bakıcılara karışmayı ihmal etmez, bazı şeyleri kendi âdetlerine göre yapmak isterdi. Kili alıp yıkadıklarını, gül suyu katıp kuruttuklarını ve elekten geçirip bebeğin teninde bu tozu kullandıklarını anlatırdı.

Kızlarım büyüyüp de konuşmaya başlayınca onlara Kerkük ağzıyla türküler, mâniler öğretti Leyla teyze. Bütün torunlarına mutlaka ezberlettiği bir tekerleme vardı:

Hacılav hacılav bu hava
Atlandım gittim ava
Avda bulamaç yedim
Mollamdan ağaç yedim
Mollam yoğurt getirdi
Pisik (kedi) burnun batırdı
Pisik burnun kesilsin
Kanara (evin bir bölümü, balkon) ya asılsın
Kanaranın kılığı (anahtar)
O du dedem belinde
Dedem Hille (Irak’ta bir kasaba) yolunda
Hille yolu düz gider…

Torunları düzgün bir şekilde İstanbul şivesi konuşacak yaşa gelinceye kadar onlarla saf Türkmence konuşurdu. Bunun tıpkı oğulları ile konuşur gibi kendiliğinden olduğunu söylerdi. 4-5 yaşından sonra ise benimle konuştuğu gibi İstanbul Türkçesi ile karışık bir dil kullanırdı. “Dilimiz yaşasın, birlik devam etsin” der, bir hoyrat söylerdi:

Ay gitti ilim kaldı
Altında kilim kaldı
Kırdılar kol kanadım
Hamd olsun dilim kaldı.

Çok lezzetli yemekler yapardı. Evinin düzeni çok önemliydi. Eskisi kadar baskıcı olmasa da hayatı boyunca kurallar koymaya devam etti. Türkçe konuşur ama okuyamazdı. Arapça dergileri vardı onun, Taksim’e gidip alır ya da akrabalarından isterdi. Dergiler baş ucunda durur, uyumadan önce bir saat kadar okurdu.

Birlikte tam 28 yıl yaşadık. Yurt içi, yurt dışı tüm tatillerde beraberdik. Büyük kızım gelin olduğu gün, ona nasihatte bulundu Leyla teyze: “Kayınvalideni ihmal etme güzel kızım. Gerçi kayınvalidelerin oğlan vermesi zordur. Bazen huysuzluk yaparlar. Ben de yaptım, yapmadım mı? İnsan zannediyor ki, oğlu elden gidiyor. Ama şimdi olsa, al götür derim, ne var ki!” dedi ve yaşlı gözlerle beni alnımdan öptü.

Vefatının ardından Kerkük türküleri bana kaldı. Dinledikçe Leyla teyzemi rahmetle anar, dünyada doyamadığı memleketine ahirette kavuşması için dua ederim.

Ah Kerkük yüz ak Kerkük,
her zaman yüz ak Kerkük
Ölseydim düşmeseydim,
men senden uzak Kerkük
Elinde yâd elinde,
öt bülbül yâd elinde
Bir diyar mezar olsun,
kalmasın yâd elinde
Can Kerkük canan Kerkük,
her söze kanan Kerkük
Kalıpdı yardan uzak,
mum kimin yanan Kerkük.

 

https://www.youtube.com/watch?v=_CETgs3ffnM