Babamın kütüphanesi

Betül Yeşil

Merhum Cahit Zarifoğlu’nun kızı Betül Zarifoğlu Koç’un çocukluk anısını okuduğumda, “Vay be!” demiştim. “Meğer insanlar gibi anıları da birbirine benziyormuş.” Zira o da benim gibi herkesin babasının yazar olduğunu sanıyormuş çocukken. Bir gün evlerine misafir olarak gelen bir çocuk, babasının daktilosunu görmüş ve ne olduğunu sormuş. İşte o zaman anlamış küçük Zarifoğlu, her evde daktilo yoktur ve herkesin babası yazar değildir. Küçükken benim durumum da böyleydi. Sesinden komşuların rahatsız olduğunu bildiğimiz daktilosuyla babam, ardı ardınca yaktığı sigarasının kokuları içinde yazardı yazılarını. Zaten bir yazarken bir de telefonda sohbet ederken sigara içerdi. Ödünçtü daktilosu… Daktiloya verecek parası hiç olmadı. Eğer olsaydı şimdi o daktilo bizim olurdu ve eminim ona gözü gibi bakardı. Ben de ona biblo bir daktilo almak zorunda kalmazdım.
Şimdilerde sınıfa girmese de, mesleği öğretmenliktir babamın. Edebiyatçıdır, yazardır. Bu ikisinin yan yana geldiği “Edebiyatçı-Yazar” unvanını sevmez. Çok okur. Öyle ki, öğrencileri ona “Yürüyen Kütüphane” demişler. Yirmi sekiz yaşımı devirmek üzereyim, onu hiç kitapsız görmedim. Ve eve kitapsız geldiğini… Orhan Kemal’in Devlet Kuşu romanından uyarlanan Kemal Sunal filmini hatırlarsınız. Belmondo Mustafa’ya âşık olan şımarık Hülya, zengin sofrasındaki menüye “Yaa, yine mi pirzola!” diye itiraz eder. İş dönüşü, çikolata olur umuduyla elinden kaptığımız poşetten çıkan kitabı görünce, ben de Hülya gibi mızırdanırdım: “Yaaa, yine mi kitap!” Çocukluk işte!

Hâl böyle olunca, evimizde kocaman bir kütüphanemiz oldu. O kadar kitap vardı ki, bu kadarını ilk kez bir arada görenler şaşkınlıkla sorardı: “Bunların hepsini okudun mu?” Şair Mehmet Aycı’ya da çok kez sorulmuş olacak ki, kitabına isim olmuş bu merak. Hatta yine bir taşınma sırasında hamallardan biri, “Vay vicdansız. Bu kadar okunur mu yav!” diyerek yüklenmişti kolilerinden birini de, bizi bayağı güldürmüştü. Zira kamyonun yarısından fazlası kitap kolisiydi. Babam da, “Bu son! Artık Çankaya Köşkü’nden çağırsalar, tövbe gitmem” diyerek, adamları teselli etmişti.
Kütüphane dediğime bakmayın, son yıllara kadar, yerli yerinde bir düzeni hiç olmadı. Zaten babamın düzeni düzensizliktir. Bu kendine özgü düzeni içinde bir kitabı aramaya görsün, ortamı hemen terk etmek gerekir. Biraz talihliyseniz kitabı kendisi arıyordur ve kısa sürede bulmuştur. Benim gibi bahtsızsanız bu zor ve stresli iş size düşmüştür. O kırmızı ciltli kitap hiçbir yerde yoktur. Dediği yere bakmışsınızdır, ama yoktur işte. Alnınızdan terler boşalır, eliniz ayağınıza dolanır, tüm kitaplar kırmızıya boyanır, ama o kitap yoktur. “Çocuğa iş buyur, arkasından kendin git” diye söylenmesiyle kitabı bulması bir olan ve sinirle, “Bu ne peki, bu ne?” diye soran babanıza, “Ama bu kitap kırmızı değil ki, bordo” deme hakkınız da yoktur. Dedim ya, burada yok oğlu yoktur. Tüm bu yokluk içinde tek bir suçlu vardır: annem. Yani bu kadının da başka işi gücü yok, kütüphaneyi düzenliyor, kitapların tozunu alıyordur. Allah aşkına kitap pis mi olurdur? Hani kütüphanenin neresi pistir? Her yer tertemizdir. Kitaplığı silmek tehlikeli ve yasaktır.

Peki ya kitap gerçekten yoksa? Ya annem masumsa? Ya gerçekten kırmızıysa ve ben bulamadıysam? Bu durumda akla tek bir isim gelir: bacanak. Zira eniştem, babamın kütüphanesinden defalarca kitap çalmıştır. Kayıp birçok kitabına eniştemin kütüphanesinde rastlayan babam, ziyaret bitiminde eniştemin çanta ve valizlerini aramayı ihmal etmez. Zira babamın kütüphanesinde de, eniştemin kitaplığından çalınmış bir sürü kitap vardır. Babama göre kitap çalmak günah değildir. Elbette kendi kitaplığı müstesna…
Babamın temizlik ve hırsızlık yasaklarına uyarsanız, kütüphanenin heyecan ve macera dolu nimetlerinden faydalanabilirsiniz. Buna, kitapların arasına para saklamak da dâhildir. Parayı kitaba yatırdığı yetmezmiş gibi, kalan parasını yani bizim çikolata rızkımızı da kitaplara emanet ederdi babam. Bir keresinde, Türkiye Yazarlar Birliği’nin ödül törenine katılmak üzere İstanbul’a gitmesi gerekiyordu. Fakat yolluk yevmiye için ayırdığı parayı hangi kitaba koyduğunu unutmuştu. O gün, babamı otobüse yetiştirmek için yaşadığımız heyecan ve gerilimi, ormanda kaybolan Hansel ve Gretel yaşamış mıdır? Cık, sanmam!

Babamın kütüphanesi, bizim gibi beslenmesinde ekmek arası peynir olan ve harçlığı çok nadir bulmuş çocuklar için elbette kasa işlevi görmedi. Bizim için bu dağınık kitaplık, müthiş bir oyun alanıydı. Daha kalem tutmayı bilmediğimiz yaşlarda kardeşim ve ben, kollarımızda yer kalmayınca kütüphaneden indirdiğimiz kitapları karalardık. Biraz daha büyüyünce, üst üste koyup üzerinden atladığımız kule görevini gördü kitaplar. Artık okuma yazma öğrendiğimizde ise oyunlarımızın şekli değişti. İki kardeş, neredeyse aynı boy ve kalınlıktaki iki kitabı alır, “bir” bulmaca oynardık. Herkes kendi kitabındaki “bir”, “hiçbir”, “birdenbire”, “birtakım” gibi kelimeleri bulur ve “bir” sözcüklerini daire içine alırdı. Kitap bitince en çok “bir” bulan kişi oyunu kazanırdı. Nasipli olan, “Bir berber bir berbere bre berber, gel beraber bir berber dükkânı açalım, demiş” tekerlemesinin olduğu kitabı bulabilirdi. Ama “Evde bir sürü kitap var, al oku” diyerek bana Cin Ali serisini almayan babamın kütüphanesinde tekerlemeli çocuk kitabı bulmak pek mümkün değildi. Bu kütüphanede her görüşten yazar, her türden binlerce kitap vardı. Ama Cin Ali kitapları hiç olmadı. Sıra arkadaşımın biraz bana yaklaştırsa da çoğunlukla kendi önünde tuttuğu, parmaklarıyla âdeta, “Bu benim kitabım” dediği, bir güvercin gibi yandan yandan bakarak okuduğum Cin Ali’yi yıllar sonra bir kitapçıda gördüğümde yaşadığım sevinci anlatmak, benim gibi amatörler için ne zordur bilseniz. İyisi mi ben size oyunlarımızı anlatmaya devam edeyim.

Bir diğer oyunumuz kitap bulmacaydı. Birimiz ebe olup arkasını kütüphaneye döner, diğeri kütüphaneden gözüyle bir kitap seçerdi. Sonra ebe olanımız, seçilen kitabı arardı. Yine kitap bulmaca oynadığımız bir gün, ebe olma sırası bana gelmişti. Benim için kitap bulmak çok önemliydi zira babamın bulmamı istediği kitap pekâlâ bu olabilirdi. Evet, oyun oynamak çocuğu gerçek hayata işte böyle hazırlıyordu. Kardeşim “Tamam,” dedi, “dönebilirsin. Bulacağın kitap, Molla Fenârî ve Vahdet-i Vücûd Anlayışı.” “Ne, ne, ne, Molla Ferrari ne?” “Saf! Ferrari değil, Molla Fenârî ve Vahdet-i Vücûd Anlayışı.” “Şimdi çok fark etti sanki. Bu ne demek ki? Babam da ne biçim kitaplar okuyor Allah aşkına! Neyse, benim işim kitabı bulmak, yoksa bana ne Vahdet’in vücudundan?” diye söylene söylene kitabı aramaya başladım. Mavera ekibinin olduğu bölümü geçtim. Bize “Dedeniz” diye tanıttığı, bu yüzden yıllarca dedemiz olduğunu sandığımız Necip Fazıl fotoğrafının olduğu rafları da. Zira bu raftaki kitaplar inceydi. Böylesi uzun bir ismi olan kitap ince olacak değildi ya. Belli ki ciltliler arasındaydı. Bu yüzden İsmet Özel raflarını da geçtim. “Geçenlerde Üç Mesele’yi okuyayım, dedim de bana, sen şimdi anlamazsın, büyüyünce okursun, dedi. Topu topu üç tane mesele var. İkisini anlamasam birini anlardım, ne var yani!” diye söylenerek aramaya devam ettim. Kardeşim uyardı, “Süren bitiyor.” “Yav, Hak Dini Kur’an Dili dizisi burada, Mehmet Doğan’ın sözlüğü de burada, Sîret Ansiklopedisi burada, Rahmet ve Savaş Peygamberi burada, Türkler Ansiklopedisi de burada. Bir sürü ciltli kitap var, ama yok işte Vahdet’in şeysi.” Sürem bitti. Kardeşim, oturduğu kanepeden kıs kıs gülerek kalktı. Ciltlilerin olduğu kitaplığın önünden transit geçti. Küçük ve ince kitapların olduğu raftan incecik bir kitap çıkardı. Üzerinde yeşil ebru deseninden bir çerçeve, ortasında kitap ve yazarın ismi olan kitabı, galip olmanın verdiği sevinçle salladı. Yazarı lütfen beni affetsin ama çok kızdım yazara o gün. “Kıl kadar kitap yazmış, kıl herif! Olmamış bu!” diye düşündüm. Çocukluk işte!

Aradan yıllar geçti. Susam Sokağı bitti. Kaset ve disket tarihe karıştı. Ana Britannica’dan ödev yapılmaz, Wi-Fi şifresiz yaşanmaz oldu. Paradan altı sıfır atıldı. Teoman birkaç kez müziği bıraktı ama Deniz Baykal siyaseti bırakmadı. Yerküremiz ısındı, komşuların arası soğudu. ABD iki kez başkan değiştirdi ama Aziz Yıldırım hâlâ Fenerbahçe’nin başında. Evlilik aşkı öldürdü ama Polat Alemdar hâlâ yaşıyor. Biz büyüdük, dünya küçüldü. Kelaynakların soyu nerdeyse tükendi ama babamın okuma aşkı hâlâ bitmedi. Babamın kitap sayısı, düzgün doğrusal artışla her geçen gün kendi rekorunu egale etti. Sonra bir gün, evimize küçük bir misafir daha geldi. Babama “de-de” diyordu. Babam onu kucağına aldı, kütüphanesinin olduğu odasına çıkardı. Minik kız, başını kaldırdı. Kütüphaneye baktı. Yürümede daha acemiydi, ama cesurdu. Raflara doğru hızla yürüdü. Boyunun yettiği ilk raftan eline bir kitap aldı. Wilhelm Reich seslendi, “Dinle Küçük Adam”. Cahit Zarifoğlu söze karıştı, “Yaşamak” dedi; Nazım Hikmet devam etti, “Yaşamak Güzel Şey Be Kardeşim.” Rasim Özdenören her zamanki naifliğiyle müsaade istedi. “Ama İpin Ucu’nu kaçırma sakın.” Tanpınar bilge bir şekilde, “Sonra Huzur’un kaçar da…” Sezai Karakoç olduğu yerden doğruldu, “Çıkış Yolu’nu bulamazsın.” Küçük kız, ne olduğunu anlamamıştı. Zaten dişleri kaşınıyordu. Wilhelm Reich’i ısırdı, Cahit Zarifoğlu’nu da biraz yaladıktan sonra İmam Gazali’yi gözüne kestirdi. Bu kitap daha sertti. Tam ağzına layıktı. Ama minik ağzı ısırmaya yetmeyince koca kitabı yere attı, üzerine basarak bir üstteki rafa uzandı. Minik kız daha bir yaşında İhya’yı devirmişti. Çocukluk işte!