Mehmet Erken:Şerif Mardin’in “dindar” asistanları

İlk gençliğimde Şerif Mardin adını babamdan çok dinledim. Kendisinden Boğaziçi’nde birkaç tane ders almıştı ve hocalığından çok etkilenmişti. Hocanın, sorularla zihinlerini nasıl açtığını, farklı olaylar arasındaki bağlantıları nasıl kurduğunu ve özellikle öğrenciler ile kurduğu ilişkiyi, öğrencilere verdiği değeri çok kez anlatmış, hatta (bence) hayatında da uygulamaya çalışmıştır. Benim hoca ile ilk münasebetim ise, Boğaziçi Üniversitesi Kütüphanesi’ne bağışladığı kitaplar vesilesi ile oldu. Huzur’u onun bağışlarından okumuş, kitabın kenarlarına düşülmüş pek çok notun hocanın elinden çıktığını düşünüp mutlu olmuştum.
Hoca ile şahsen de tanıştım. Ama buna geçmeden önce biraz arka plan bilgisi vermeliyim. Her işini kendisi yapmak konusunda titiz bir insan olan Şerif Mardin, 2000’li yılların başında Amerika’dan Türkiye’ye döndüğünde, yaşının ilerlemiş olmasından sebep, daimi bir asistana ihtiyaç duyuyordu. Bu ihtiyacı zaman zaman okulu tarafından karşılanmakla beraber, diğer akademik ihtiyaçları için de daima bir asistanı vardı. Kanaatimce Allah’ın ahir ömründe kendisine lütfu, Amerika’dan geldikten sonra yanında bulunan Gülay abla ve benim de dâhil olduğum, Boğaziçili “dindar” asistanlarıdır.

Bu asistanların her biri, farklı sebeplerle hocadan müsaade istediklerinde, hocanın asistanından tek talebi, güveneceği yeni bir asistan bulması idi. Günler geçip, hoca yavaş yavaş elden ayaktan düşmeye başladığında, mail adresi şifrelerinden banka işlemlerine kadar her şeyi asistanları yardımı ile yürütüyordu. Asistanları hakikatliydi; cenazesinde mezar başından en son ayrılanlar, hocanın asistanlığını yapmış talebeleriydi.

2011 yılının sonuna doğru, bir eski asistanı olarak hocayı ziyaret eden abim, hocanın elinin kırıldığını ve yazı yazmak için birisini aradığını söyledi; tabii ki ikiletmeden gittim ve bir seneyi mütecaviz bir süre, hocanın yazmakta olduğu kitabı kayda geçtim. O söyledi, ben yazdım; okudu, düzeltti, düzeltileri girdim. Kütüphaneden yahut piyasadan ilgili kitapları zaman zaman temin ettim. Bu süre içinde bol bol muhabbet ettim. Hocanın âdetiydi zaten, eğer neşesi kaçık değilse, acelesi de yoksa, önce havadisleri dinler ve o hafta hoşuna giden bazı şeyleri anlatır; sonra çalışmaya başlardı. Benim yanına gittiğim dönem de, hocanın Sabancı Üniversitesi’nden emekli olduğu ve bilfiil ders vermediği dönemdi. Ders vermiyor olmak dışında zihnini bulandıran çok fazla mesele yoktu; zaman zaman konferans davetleri alıyor ve bazısına iştirak ediyordu, o kadar.

Yaptığımız işi tasvir etmem, hocanın çalışma dünyasını bir nebze olsun anlamanıza yardımcı olacaktır. Yazdığı metni defalarca okuyor, tashih ediyor, ekleme çıkarmalar yapıyordu. Tashihleri girdikten sonra tekrar okuyor ve tashih ediyordu. Metin hangi dilde yazılıyorsa, o dilin sözlüğünden konuya en uygun kelimelere bakıyor, bazı kelimelerin yerlerini değiştiriyor, kulağına hoş gelmeyen cümleleri çıkarıyor ekliyor, değiştiriyordu. Ortalama 2 saatlik bir oturumda, 1 sayfadan öteye gidemiyorduk. Gün sonunda metnin son hâlini çıkarıyordum ve sonraki oturumda oradan devam ediyorduk. Hoca bu aralıkta metni tekrar tekrar okuyor, konu ile ilgili kitapları okuyor, karıştırıyor ve içine sinene kadar her bölüm bu şekilde devam ediyordu. Tabii ki kaynakça taramaları, ilgili kitapların kütüphaneden (Boğaziçi, Bilgi, Sabancı Üniversiteleri ya da temin edilebilecek bir başka kütüphaneden) temin edilmesi, yok ise satın alınması ve okunması ile süreç işliyordu.

Düzeltmeler yaparken çoğu zaman içten içe, “daha ne diyebiliriz ki” diye düşündüm, ama o bir cümle ile de olsa, geniş bir yorum farkı ile de olsa meseleyi genişletti. Bir sene boyunca, ufak fasılalarla kesilse de düzenli olarak yanına gittim. Yazabildiğimiz metin 20 sayfa kadardı!
Hocanın hayatı, bütün cepheleri ile kitaplarla ve düşüncelerle bezenmişti. Hastalıklar, zaruri işler ve kısa tatiller dışında bütün yaşamı, analitik bir şekilde, kitaplar, notlar ve çalışmalar ile, aklındaki meselelerin halledilmeye çalışılması ile geçti. Son bir senesinde birkaç kez yoğun bakıma girse de, her çıkışında aynı şekilde çalışmaya devam ediyordu.

Devamı Nihayet Dergi 34. sayısında…