“Yurt Dışına Yerleşen İranlı Yazarların Edebî Güçleri Geriliyor”

Mustafa Mestur | Söyleşi Zeynep Özel

Mustafa Mestur, 1964 doğumlu, aralarında Golden Pen’in de bulunduğu birçok ödülün sahibi bir İranlı yazar. Domuz Kemiği ve Cüzzamlı Eller, Tanrı’nın Gül Cemalini Öp, K’sız Ş’siz Aşkın Hikâyesi, Mümkün Olanın En İyisi (ki bu sonuncuyu biz çevirmiştik) kitaplarından bazılarının başlıkları. İran’ın en sevilen yazarlarından olan Mestur’un kitapları yirmiden fazla dile çevrildi ve şimdiden hakkında onlarca tez yazıldı. Genelde kendisine zor ulaşılan Mestur’a, kitabın editörü Turgay Şafak Bey aracılığıyla ulaştık ve yazma hevesi, çocukluk, sansür, İran’da yazar olmak ve öykü karakterleri hakkında söyleştik.

Mümkün Olanın En İyisi isimli kitabınızı çevirirken oldukça etkilendiğimi itiraf etmeliyim. Kitaptaki karakterlerle aylarca birlikte oturup kalktık. Yazma serüveniniz nasıl başladı?
Mümkün Olanın En İyisi’nde bir yerde diyorum ki: “Hayat hiç planladığımız gibi geçmiyor.” Benim için de tam böyle oldu. Küçükken yazmayı ve kelimeleri çok severdim, sanki kelimelerle yaşıyor gibiydim ama gene de hiç yazar olurum diye düşünmemiştim. Aslında film çekmek istiyordum. Hatta ilk gençlik yıllarımda bir iki kısa film çekip ödül bile almıştım ama kısa sürede bu işin bana uygun olmadığını anladım. Film çekmek için girişken olmak gerekiyordu. Bense küçük yaşlardan beri içe dönük, münzevi ve çekingendim. Hâlen de öyleyim. Ardından bu münzevi ruhuma daha uygun olan yazmayı denedim. Başta öykülerimin yayımlanması bile beni mahcup ediyordu. Şimdilerde bile bazen böyle hissederim. Ama sanırım yazmak film çekmekten daha kolay. En azından bir grup insan ile çalışmak zorunda değilsiniz. Yazmak için biraz sessizlik, yalnızlık ve birkaç sayfa kâğıt yeterli…

Daryuş Şayegân, Proust’u, Goncourt kardeşleri, Saint Simon’u, Flaubert’i taklit ede ede kendine özgü bir üslup geliştirdiğini söylemişti. Bu yöntem hakkında siz ne düşünüyorsunuz? Ya sevdiğiniz yazarlar?
Yeryüzünde yaşayan milyarlarca insan arasından birbirine tıpatıp benzeyen iki kişi bile bulamazsınız. Hatta ikizler bile birbirinden ne kadar farklı. Geçmişte de bu böyle olmalı. Muhtemelen gelecekte de böyle olacak. Bunları söylerken şunu demek istiyorum. Doğa iki kişinin tıpatıp benzer olmasını istenmez. Sanatın özü bireysel olmasıdır; taklitle o bireysellik kaybolur ve ortaya çıkan şey artık sanat değildir. Bazı kişilerin zihinsel, ruhsal ve hissiyat olarak benzeşmesine taklit diyemeyiz. Amerikalı yazar J. D. Salinger’i çok sevmekle kalmayıp benzer şeyler düşündüğümüze de inanıyorum ama asla onu taklit etmek istemem. Polonyalı yönetmen ve senaryo yazarı Kieslowski’yi de çok severim ama onun tarzını taklit etmem. İkisi de benim hikâyelerimi okusalardı beğenirlerdi ama eminim, beni taklit etmek istemezlerdi. Buna “ruh ikizliği” diyebiliriz. Ben Salinger, Flannery O’Connor, Kieslowski’yi ruh ikizimmiş gibi hissediyorum.

İlk hikâyeniz olan “Şiraz“ın ithaf kısmında, hikâyede çeşitli kazalarda ölen çocukluk arkadaşlarınızı kastederek şöyle diyorsunuz:
“Aslında bu hikâyeyi el emeği bir hediyeymiş gibi çocukluk arkadaşlarım Esi, Resul ve Aydi’ye ithaf edecektim ama vazgeçtim. Sadece ithaf edilen hediyeye yüklenilen anlamdan değil -ki hikâyelerin değeri konusunda hep bir endişe duymuşumdur zaten- bu davranışın altında yatan incitici, aptalca bir kibir yüzünden de vazgeçtim.
… Zaten hikâye ithaf etmenin onların ölümleri karşısında, benim hayatta kalışımla övünç duymam sayılabileceğini de fark ettim.
… Bunca yıl sonra bu üç arkadaşıma duvar ardından şöyle seslenmek istiyorum: ‘Çocuklar, sizi bu kadar özleyebileceğimi hiç düşünmemiştim.’”
Dokunaklı… Peki gerçekten Aydi, Esi ve Resul çocukluk arkadaşınız mıydı? Sonları hikâyedeki gibi mi oldu?
Çocukluk dönemimi çok uzun sürmüş gibi hissettim. Macera dolu ve hareketli. Şimdiki çocuklar gibi evden anaokuluna, anne babayla sinemaya ya da restorana gidip, bir serada gibi büyümüyorduk. Çocukluğum hurma ve dut ağaçlarının tepesinde, yanında, yöresinde geçti. Kedilerle, sokakta futbolla, heyecan, korku ve maceralarla iç içe. Yoksulluk ve sefalet içindeydik ama çok iyi arkadaşlarım vardı. Kimi sonradan hırsız ve kaçakçı oldu kimi Avrupa ve Amerika’ya göçmen olarak gitti kimi de savaşta öldü. Esi, Resul ve Aydi tüm o çocukluk arkadaşlarımın sembolüdür, ta kendileri değil. Daha önceki hikâyelerimde de Esi, Resul ve Aydi’den defalarca bahsettim.

“Çocukluğumdan beri kadınlar hep erkeklere oranla daha çok dikkatimi çekmiştir. Onların derinliği ve naifliği bana daha yakındı. Belki bir sebebi erkeklerin genellikle dışarda sosyal hayatın içinde oluşu, kadınların ise evde sosyallikten uzaklığıydı.”

Mühendis olmanız hikâye kurgunuza etki ediyor mu?
Fizik ve matematikle tanışmak zihni mantıklı ve sistematik bir forma sokar. Hikâye örgüsü için öncelikle bir kurgu gerekir. Ben de yazmadan önce o tüm kurguyu planlarım. Hikâye örgüsünü, karakterler ve ayrıntıları planlarım, hatta bazen hikâyedeki ortamın mimari dokusunu da detaylandırırım. Hikâyeyi fiziksel ve dokusal olarak canlandıramadıkça, yazmaya başlayamıyorum.

“Tahran” hikâyenizde, farklı ülkelerdeki çocuk ve torunları sebebiyle tek başına yaşayan, yaşlı bir kadının tedirginliklerini çok güzel yansıtmışsınız:
“Yürüyen merdivene her binişinde, yükseklerdeki bir ip cambazının adımları gibi, dikkatli ve ihtiyatlı bir şekilde basamağa ayağını koyuyordu.
… Yemekten sonra sandalyesinden kalkıp öylece kıpırdamadan masanın ardında durdu. Denizin ortasında, en ufak bir harekette tepe taklak olacak bir kayığın ağırlık merkezinde duruyor gibiydi sanki.”
Biraz rahmetli anneniz ile ilişkinizden bahsetseniz.
Hikâye yazmaya başladığım zaman uzun süre “baba” figüründen bahsedemedim. Bu yüzden karakterlerimin babaları ölmüştü ve yalnız anneleri yaşıyordu. Neden sonra yavaş yavaş babalardan da bahsetmeye başladım. Bunun sebebi anneme babamdan daha yakın olmam değildi. Çocukluğumdan beri kadınlar hep erkeklere oranla daha çok dikkatimi çekmiştir. Onların derinliği ve naifliği bana daha yakındı. Belki bir sebebi erkeklerin genellikle dışarda sosyal hayatın içinde oluşu, kadınların ise evde sosyallikten uzaklığıydı. Dediğim gibi içe dönük biriyim ve sosyal hayattan uzak duruyorum. Sanırım bu yüzden erkeklerdense kadınlara, onların meselelerine, ruh hâlleri ve zihinlerine daha yakın oldum. Zaten yaşlı kadın ve erkekleri çok severim ve saatlerce sohbet edebilirim onlarla. Annem hayattayken onunla çok konuşurdum mesela. Genellikle onun için çok önemli ama benim için pek de önemli olmayan konulardı.

Bu kitabınızdaki en farklı öykünüz “Bender Enzeli” olmalı. Siz bir karakteri eş zamanda, farklı üç kişiymişçesine bambaşka hayatlarda, bir âşık olarak tasarlamışsınız. Aslında bu üç aynı kişi farklı bir kader yaşıyor ama “Bender Enzeli”de karşılaştıkları zaman kendilerini aynada bir başkasının gözüyle görmüş gibi oluyorlar. İlginç bir kurgu. Bu hikâyeniz hakkında sizden bir yorum istesek?
Hikâyelerim hakkında açıklama yapmak hoş değil benim için. Sadece “Bender Enzeli” zahiren âşıkane bir hikâye gibi görünmektedir ama aslında savaş karşıtı bir hikâyedir. Eğer savaş olmasaydı hikâyenin kahramanı olan genç o üç aşk dolu hayattan hatta farklı hayatlardan birini yaşayacaktı ama 17 yaşında savaşırken öldüğü için tüm bu farklı hayat seçeneklerini kaybetti. Terör saldırılarında ya da savaşta ölen her genç, aslında onu bekleyen hayatın doğal lezzetlerine ulaşamaz. Her gün dünyanın dört bir yanında binlerce genç yoktan yere hayatın güzelliklerinden mahrum kalıyor. Ben bunları bir gün bir yerde haykırmak istedim ve “Bender Enzeli” hikâyesi tam da o yerdi.

“Yazmadan önce o tüm kurguyu planlarım. Hikâye örgüsünü, karakterler ve ayrıntıları planlarım, hatta bazen hikâyedeki ortamın mimari dokusunu da detaylandırırım. Hikâyeyi fiziksel ve dokusal olarak canlandıramadıkça, yazmaya başlayamıyorum.”

Sinemayla ilgilendim dediniz. En son hangi filmi izlediniz? En sevdiğiniz yönetmenler?
Sinemayı çok seviyorum ama gerçek anlamda beğendiğim film sayısı bir hayli az. En son beğenerek, Üç Billboard Ebbing Çıkışı ve Mission’u izledim. Ayrıca şiddet karşıtı yapımları olan Mike Leigh’in filmlerini de severim. Richard Linklater’in Gün Doğmadan, Gün Batmadan ve Gece Yarısından Önce serisini ve özellikle Funny Games’i ile Michael Haneke’yi çok severim. Spielberg’in Schindler’in Listesi, Er Ryan’ı Kurtarmak da oldukça iyidir. Kieslowski filmlerini de çok severim ve çok izledim. Birkaç yıl önce Yılmaz Güney hakkında yazılmış olan Yol isimli kitabı İngilizceden Farsçaya çevirdim. Yol’u izlemiştim ve bazı sahneleri hâlâ hatırımdadır. Yazı stilimi oluşturmamda sinemanın etkisi olduğunu düşünüyorum. Bakış açısı kazanmama, detaylara ve tasvire önem vermeme sebep oldu. Öte yandan bazı sebeplerle hikâyelerimin beyaz perdeye aktarılması gibi bir hevesim de yok.

İran’dan yurt dışına bir sanatçı göçü var. Yalnız, göç etseler de Farsça yazmaya devam ediyorlar. Sizce göçten sonra ortaya daha iyi metinler mi çıkıyor? Siz İran’da yaşayan bir yazar olarak kendinizi baskı altında hissediyor musunuz?
Bana göre yazarlar İran’dan ayrılıp farklı ülkelere yerleştikten sonra edebî güçlerinde bir gerileme oluşuyor. Bir sebebi, yazdıklarının bu toplumda kök salmış olması. Topraktan sökülen kök kuruyor. İran’dan göç edip de daha rahat olan bir yazar tanımıyorum. İran’daysa sansür var. Bazı kıymetli çalışmalar basılmayabiliyor ya da orijinal hâlinin bozulmasına sebep olan bazı müdahalelerden sonra basılıyor. Geçen yıl basım aşamasındaki son romanımdan (Aşk ve Öteki Şeyler) bazı bölümleri çıkarmamı istediler. Ben de kabul etmeyerek medyada itirazımı dile getiren bir açıklama yayımladım ve dedim ki “Eğer Kültür ve İrşad Bakanlığı kitabımın yayımlanmasına izin vermezse onu yurt dışında tercüme ettirip bastıracağım.” Birkaç gün sonra bakanlık kitabın basılmasını onayladı. Birilerinin bu koltuklarda oturup da şahsi görüşleri doğrultusunda bir kitaba yayım hakkı verilip verilmeyeceğine karar vermesi kabul edilebilir bir şey değil.