“Romanbilimsiz Kapitalizm, Romantarihsiz Ulus Anlaşılamaz!”

Mustafa Özel | Konuşanlar: Nihayet Dergi Ekibi

Bir romanı neden okuruz? Ahir zamanda olup bitenden haberdar olmak için mi, yoksa hayatın gerçeklerinin yorduğu ruhumuzu dinlendirmek için mi? Yıllardır bilim ve sanatı birleştirme aşkıyla güzel işler yapan Prof. Dr. Mustafa Özel’e göre roman yalnız bunlar için okunmaz. Aynı zamanda insanı tanımamıza, başımıza geleni kavramamıza ve toplum olarak meselelerimize makul çözümler bulmamıza da yardımcı olur. Hayatımızı kurtaracağını düşündüğü bu fikir içinse romanbilime, romantarihe ihtiyacımız olduğunu söylüyor. Biz de bu kavramları daha iyi anlamak için kendisiyle Roman Diliyle İktisat ve Roman Diliyle Siyaset kitapları üzerinden düne, bugüne, yarına ışık tutan romanların neden önemli olduğunu konuştuk.

Roman Diliyle İktisat ve Roman Diliyle Siyaset el ele teşrif ettiler. Roman Diliyle Hukuk mu şimdi beklediğimiz?
Başlangıçta “Edebî Hakikat” başlıklı, ansiklopedik bir kitap tasarlamıştım. Sonra bölüm bölüm yayınlamanın daha uygun olacağını düşündüm. Yayın yönetmenleri duymasın, her dergi üzerinden bir kitap yazıyorum. Derin Tarih yazılarım Roman Diliyle Emperyalizm olacak. Ağırlıklı olarak Nihayet yazılarımdan oluşan Roman Diliyle İş Hayatı tamamlandı, matbaaya gidiyor. Roman Diliyle Hukuk ile Roman Diliyle Din de ayrı birer kitap olmaya aday; fakat onların bitmesi zaman alacak. Son kitapta hukuk ile dine birer kısa bölüm ayırdım; çünkü ikisi de sonuçta iş hayatıyla yakından alakadar. İleride nasip olursa her biri müstakil bir kitap olur. Bu söyleşi dâhil olmak üzere, son yıllardaki roman’tik konuşmalarımı da Romanperver İktisatçı başlığı ile kitaplaştırma hazırlığı içindeyim.
Roman Diliyle İktisat, kapitalizm kavramına odaklı. Modern ekonominin nasıl bir “zaman çalma makinesi” olduğunu ifşa etmeye çalışıyor. Roman Diliyle Siyaset’in merkezî kavramı ise ulus. Avrupa tarihindeki başarısının aksine, modern devletin Avrupa-dışı toplumlarda “ulus imal etmedeki aczini” dillendiriyor. Son yarım yüzyılda Türkiye’nin İslamcıları hem iktisadî hem de siyasi alanda “yükseldiler”. Ama bu yükseliş, kapitalizme ve uluslaşmaya doğru hızlı bir dönüşüm mü olacak? Daha açık soralım: Atatürkçülerin beceremediğini, İslamcılar mı gerçekleştirecek? Sosyal bilim bu meseleye ışık tutmakta yetersiz. Sağlıklı cevaplar için romanbilime, romantarihe ihtiyacımız var. Roman, sevimsiz gerçeklerin yorduğu ruhlarımızı dinlendirmek için de okunabilir tabii. Fakat ben tam aksine, hayat kurtaracak fikrî bir ihtiyaçtan söz ediyorum.

Hocam saydık, ilk iki kitapta tam 40 romancı ve 60 roman var. Bunların bir kısmı yabancı. Goethe’den, Faust’tan başlatıyorsunuz, Mustafa Kutlu’ya kadar geliyor. İktisat kitabının önsözündeki “romanın bir bilim ve sanat oluşu”nu açmamız gerektiğini düşünüyoruz. Aslında sizin bütün yöntem ve teklifiniz o ifadede içeriliyor.
Bilim bölücü, sanat bütünleştiricidir. Bölmeden anlayamaz, bütünleştirmeden kavrayamayız. Birinci kitapta romanbilim, ikincisindeyse romantarih kelimelerini öne çıkarıyorum. Fakat maksadım bunların birer kavram haline gelmesi değil. Sadece, sosyal bilimlerden ve tarih ilminden beklenen her ne ise, bunun çoğu zaman romanlarda daha iyi verildiğini okuyucuya hissettirmeye çalışıyorum. En çok da tarihçi ve sosyal bilimcilerin romanın kadir kıymetini bilmelerini arzu ediyorum. Meselemiz nihayette insanı tanımak ve ahir zamanda olan biteni anlamak, başımıza geleni kavramak ve toplum olarak meselelerimize makul çözümler geliştirmek ise, hiçbir bilim bize tatminkâr bir cevap verebiliyor değil. Bilim ile sanatı harmanlayacak bir araç lazım; benim gözümde roman bu işlevi görüyor. Bazen romancı ne yaptığının tam farkında olmasa bile!

Romanbilimle başlayalım öyleyse. Sizin köşetaşı saydığınız, genelde “klasikler” diye anılan romanlar olmadan, kapitalizm masalına akıl erdiremiyor muyuz?
Kapitalizm, içinde yaşanılırken “yazılmakta olan” bir masal. Feodalizm kelimesi Avrupa’da 18. yüzyılın sonlarında kullanılmaya başlandı; yani kavram yahut masal uydurulduğunda, feodalizm bir sosyal gerçeklik olarak sona ermiş gibiydi. Galiba insanlık tarihinde bir ilk yaşanıyor: İnsanlar, içinde yaşadıkları sisteme, yaygın kabul gören bir ad veriyor ve çeşitli bakış açılarından onu çözümlemeye, hatta geleceğini öngörmeye çalışıyorlar. Bu bağlamda başlıca üç aracımız var: Medya yazıları, akademik tezler ve başta roman olmak üzere kurgu eserler. Sinemayı da bu son kategoriye dâhil ediyorum. Taş yerinde ağırdır: Bunlardan herhangi biri önemsiz yahut daha az değerlidir demiyorum; sadece akademik dünyanın kurgulara yaklaşımını tatminkâr bulmuyorum. Medya, çoğu zaman kullandığı dilin mahiyetine vâkıf değildir; etkilerini, sonuçlarını bile tam kestiremez. Fakat kullandığı dil, medyacılar farkında bile olmadan, sistemin yapısal ihtiyaçlarına hizmet ediyordur. Bir yazımda gazeteci yanımı konuşturmuş ve şöyle bir haber uydurmuştum:
Piyasalar tedirgin! Başkanlık seçiminin Ramazan ayına kadar yapılmaması durumunda, tedirginlik yerini öfkeye bırakabilir! İÜ İktisat Fakültesi’nden Prof. Dr. Mümtaz Çokbilir, bütün siyasi partileri piyasalar karşısında daha anlayışlı ve uyumlu davranmaya davet etti. “Halkımız sizi ekonomik sorunları çözün, işsizliğe çare bulun diye seçti” diyen Prof. Çokbilir, “siyasi inatlaşma böyle devam ederse, piyasaların bu sorumsuzluğu asla affetmeyeceğini, bunda da yerden göğe kadar haklı olduklarını” belirtti. Görüşlerine başvurulan eski Maliye Bakanı Zeki Döndürür ise kısa ve net konuştu: “Piyasa, şakaya gelmez!” (Dergâh, Şubat 2018)
Bu “uydurma” yazıdan altı ay sonra, Piyasa yahut piyasaların şakaya gelmediği anlaşıldı; Amerikan doları bir haftada 4,5 liradan 7 lira sınırına dayandı. Anlaşıldı ki, piyasalar tedirgin, öfkeli, bağışlamaz yaratıklardır! Sorumsuz hükümetleri uyarır, burnunun dikine gidenleriyse acımasızca cezalandırırlar! Kelimenin tekil kullanımına şahit olduğumuz zamanlar da yok değil: “Piyasa, müşfiktir; hesaplı ve sabırlı yatırımcıyı ödüllendirir!” Jean-Pierre Dupuy, günümüz finans dünyasına hâkim olan dili, Kitab-ı Mukaddes’in diline benzetiyor: Eril takısı olan dişil/çoğul isim Elohim, kelime olarak tanrılar demekse de, çoğu zaman tek Tanrı anlamına geliyor: “Başlangıçta, Tanrı (Elohim) gökleri ve yeri yarattı.” (Tekvin, 1:1) “(Elohim:) Gog’u kanla cezalandıracağım; ordusunun üzerine ve ondan yana olan birçok ulusun üzerine ateşli kükürt yağdıracağım.” (Hezekiel, 38:22) Peki, bu tedirgin, öfkeli, affetmez piyasalar yahut büyük harfle Piyasa nerededir? Kapalıçarşı’da, Bankalar Caddesi’nde yahut Levent’teki gökdelenlerde mi? Hayır! Piyasalar artık mekânda değil, zamanda yer tutan “varlıklar”dır. Burada ve bugünde değil, orada ve gelecekte’dirler! Evet, yanlış duymadınız; gelecekte. Piyasa/piyasalar, büyük ölçüde, bir mekân meselesi olmaktan çıkmış, bir zaman meselesi hâline gelmiştir! Şiirleşmiştir. Zola, Kadınların Cenneti’ni yazarken, boşuna “modern hayatın şiirini yazmak istiyorum” demiyordu!

Son yarım yüzyılda Türkiye’nin İslamcıları hem iktisadî hem de siyasi alanda “yükseldiler”. Ama bu yükseliş, kapitalizme ve uluslaşmaya doğru hızlı bir dönüşüm mü olacak? Daha açık soralım: Atatürkçülerin beceremediğini İslamcılar mı gerçekleştirecek?

Piyasa(lar) şimdi ve burada değil, gelecekte ve başka yerdeler? Masalımız giderek karmaşık ve içinden çıkılmaz bir labirente dönüyor!
Başı dönmek pahasına bu labirente girip dolaşmayanlar, labirentin fizik ve matematiğine kafa yormayanlar, dolayısıyla “kimin eli kimin cebinde” anlamaya çalışmayanlar, ülkelerini doğru dürüst yönetemeyecekleri gibi, şiir ve roman da yazamazlar. Gazap Üzümleri’ni hatırlıyor musunuz? Çiftçilerin yüzlerce yıldır ekip biçtikleri toprakları bir bir ele geçiren bankaların sözcüleri, sonunda köylülerin kapılarına dayanıp arazilerini terk etmelerini talep ettiklerinde, “(çiftçiler) kendilerinden çok daha büyük bir çarkın içinde olduklarını” fark etmeye başlıyordular. Steinbeck’in o sahneleri canlandırma yeteneği, her türlü bilimsel söylemin ötesindedir: “Kimisi kendilerini yöneten matematikten nefret ediyor, kimisi korkuyor, kimisiyse düşüncelerinden ve duygularından arınıp ona sığındıkları için matematiğe tapıyordu. Eğer toprağın (yeni) sahibi bir banka ya da şirketse, sözcüler söze ‘Banka… ya da Şirket… ihtiyaç içinde… istiyor… sıkboğaz ediyor… mutlaka almalı…’ diye başlar, bankadan ve şirketten, sanki duygu ve düşünceleri olan, onları tuzağa düşüren bir canavar gibi söz ederlerdi. Bunlar bankaların ya da şirketlerin hiçbir sorumluluğunu üstlenmezlerdi; çünkü onlar insan ve köle, bankalar ise makine ve efendiydi.”
Romanın yazılışının üzerinden yaklaşık 80 yıl geçti; bankaların efendiliği birey ve aileler üzerindeki egemenlikten, topyekûn ülkelere, devletlere uzandı. Türkiye dâhil birçok ülkenin devlet başkanları, ülkelerine karşı “finansal komplo” kurulduğundan şikâyet eder oldular. Eskiden toprağa yatırım yapan para babaları (“moneyed interest”), şimdi şirketlerin ve ülkelerin geleceğine yatırım yapmaya başladılar. Uygun davranmayan, huysuzluk edenlerin üzerine de Elohim gibi ateşli kükürt yağdırıyorlar. Bu “gelecek-yönlü” yatırım anlayışının dünya ekonomisinin yapısı ve işleyişi üzerinde muazzam etkileri oluyor. Size 2017 sonu itibariyle birkaç rakam vereyim, iktisatçılığım işe yarasın:
Alibaba’nın satış geliri 24 milyar dolar, Facebook 28, Microsoft 85, Google 90, Amazon 136. Beş şirketin toplamı 363 milyar dolar. Bunlara karşılık sadece Wal-Mart’ın satış geliri tam 486 milyar dolar. Satış gelirindeki büyük farka rağmen, Wal-Mart’ın “piyasa değeri” sadece 219 milyar dolarda kalırken, Alibaba 269, Facebook 411, Microsoft 509, Google 579, Amazon ise 423 milyar dolar piyasa değerine sahip. (Amazon ile Apple, Eylül 2018’de 1 trilyon dolar değerini aştılar!) Peki, nasıl oluyor da satış gelirleri ve aktifleri (varlıkları) çok daha az olan bu şirketler, klasik büyüklük ölçülerine göre kendilerini beşe, ona katlayan dev şirketlere kıyasla daha yüksek bir piyasa değerine sahip olabiliyor? Çünkü onları “gelecekteki piyasalar” satın alıyor. Piyasalarda “oynayanlar”, söz konusu şirketlerin hâlihazırdaki varlıklarına değil, gelecekte yaratacakları muhtemel değere kıymet biçiyor.

Fotoğraf: Sedat Özkömeç

Şiirsiz/romansız bir toplum bilimin artık mümkün olmadığı kanaatindeyim

Bir şair için fazlasıyla kafa karıştırıcı hocam!
Kafanız karıştıysa önce oturun Ahmet Metin ve Şirzad romanını okuyun. Hâce-i Evvel’in 125 yıl evvel kaleme aldığı bu romanbilimde, serveti toprak ve altınla ölçen “eski kafalı” Andri’nin, Viyana’da tıp okurken gözleri modern ekonomiye açılan oğlu Stefano sayesinde nasıl banka ve çek sistemine dayalı yeni (soyut) serveti anlamaya zorlandığını; fakat Andri’nin “sarı sarı kırmıç altınları” okşamayınca da, sadece şişen banka hesaplarına göz atmakla bir türlü zengin olduğunu hissedemediğini çarpıcı biçimde okuyoruz. Modern ekonominin mahiyetine bu derece nüfuzu, Ahmet Midhat Efendi’den sonra sadece Tanpınar’da görebildim. Oysa Batı edebiyatında son yarım yüzyılda romancılık önemli ölçüde finansal ekonominin mahiyetine tutulan bir fenere dönüştü. Don DeLillo, mesela Kozmopolis romanında âdeta Keynes’in “hayvan ruhlar”ından birini canlandırıyor. Banka yöneticisi kahramanımız Eric, “Hepimiz genciz, zekiyiz ve kurtlar tarafından büyütüldük” diyor. Fakat kurtlar her zaman avını kapıp kaçamıyor; ava giden avlanabiliyor da. “İnsan tek bir kelimeyle yükseldiği gibi, tek bir heceyle düşebiliyor da.” Başarı delisi kahramanımız, hesapsız ölçüde yen’e abanmış, “boşluğa spekülasyon” yapmıştır. İçinde yaşadığı heyula gibi banka kuleleri nasıl yükseliyorsa, o da öyle yükselmek istiyor. Fakat bir tuhaftır bu kuleler, dıştan bakıldığında boş gözüküyorlar. “Bunlar geleceği hızlandırmak için tasarlanmış, boşaltılmış, son yüksek şeyler olarak yapılmışlardı. Dış dünyanın sonuydular. Burada değildiler tam olarak. Gelecekteydiler. Coğrafyanın, elle tutulur paranın, onu yığan ve sayan insanların ötesinde bir zamandaydılar.”
Modern şiire ne yazık ki fazla zaman ayıramıyorum. Ama eminim ki şiirde de modern ekonominin mahiyetini ele veren çok iyi örnekler vardır. Ben bu yüzden, şiirsiz/romansız bir toplum bilimin artık mümkün olmadığı kanaatindeyim. Öğrencilerini doktora tezi yerine roman yazmaya teşvik edecek ilk iktisat profesörünün ileride heykelinin dikileceğini rahatlıkla söyleyebilirim.

Siz nedense şiir ile romanı hep yan yana anıyorsunuz. Oysa biz modern şiirle uğraşanlar, şiirin “edebiyatın bir türü” gibi algılanmasını bile rahatsız edici buluruz. Şiirin “daha büyük bir şey olduğunu” tahayyül ederiz.
Genel olarak edebiyatın, özelde de romanın ne kadar büyük olduğunu hakkıyla tahayyül edemediğiniz içindir! Şiir monolojiktir; şair kendi sesini “Hakk’ın sesi” olarak algılamaya meyyaldir. (Modern) şairde (Yahudice) bir seçilmişlik duygusu vardır. Hem de Yehova’sı olmayan bir din: Şair sadece seçilen değil, seçendir aynı zamanda. Bu duyguyu baskı altına alanlar, şiir katından düşer, manzume yazmaya başlarlar. Bunun en muhteşem örneği Necip Fazıl’dır: Kaldırımlar’dan Sakarya’ya düşmüştür! (Bu düşüşün manevi bir yükseliş sayılması ayrı bir bahistir.) Roman ise diyalojik, hatta mültilojiktir; çok seslidir. En büyük romancı, kendini en fazla geriye çekip, kahramanlarını öne çıkarabilendir. “Onları” seçmiştir ya, kendinin seçkinliğiyle meşgul olmaz artık. Sessiz bir tanrıdır; şair gibi kükremez. Yarattıklarının seslerini ahenkleştirmeye çalışır. Kendinden geçmiş bir orkestra şefidir.
Şairler çoğunlukla bilim adamlarını küçümserler; fakat başta roman olmak üzere, edebiyatın diğer dallarına bakışta onların etkisindedirler. Çocuktan farksızdır şair; büyüklüğü de, küçüklüğü de bu noktadadır: Masumiyetiyle büyük, cehaletiyle küçük. Bilim insanları romanı hayal mahsulü sayıp geri dururken; şairler romanı gevezelik sayıyor. Az ve öz konuşmakmış şiir. Fakat marifet az değil, öz konuşmadadır. Romancılar çok ama öz konuşurlar. Şiire göre çok, tabii; sosyal bilimlere göre değil. Modernliğin mahiyetini kavramaya çalışan Melville’in Sağlam Adam’da (1857) iki yüz sayfa içinde ses verebildiği hakikatı, kendinden sonraki sosyolog ve teologlar iki yüz ciltte anlatabilmiş değiller: “Hz. İsa yoruldu artık, sahne binbir yüzüyle İblis’indir!” Modernliğin bundan daha özlü bir anlatımı olabilir mi? Halide Edib, Melville’den el almış gibidir; Orhan Pamuk, Halide Edib’den! Modernlik, içine şeytan girmesiyle insanın yükselmesidir! (Bu yükselişin manevi bir düşüş olması da ayrı bir bahistir.)

Roman aslında modern insanın yeni bir kutsal kitap yazma girişimidir

İki kitabın ana temalarına dönelim: Kapitalizm ve ulus. Romanbilimsiz birincisini, romantarihsiz de ikincisini anlayamayız diyorsunuz. Kapitalizm tahlilinizde, Faust ve Robinson Crusoe’dan sonra, hiç beklenmedik bir şey yapıyor, bir çocuk kitabı olan Momo’ya geçiyorsunuz. Bunlar kabil-i kıyas mıdır?
“Çocuk deyip geçmeyin!” sözünü şöyle tamamlıyorum: Çocuk kitabı deyip geçmeyin! Momo veya Küçük Prens, çocuk kitabı değil, büyüklere masallar nevinden, hakiki sosyal bilim kitaplarıdır. Faust kurgusunda Goethe, kâğıt para üzerinden “emeksiz değer yaratmanın” mümkün hâle geldiğini; kâğıt paranın para değil simya olduğunu dile getirmeye çalışıyor. Ondan 70-80 yıl sonra yurttaşı Max Weber, modernliğin (kapitalizmin) “dünyayı büyüden arındırdığını” söylerken; Goethe asıl büyünün kâğıt para ile modern ekonomiyi kuşattığını, siyasi liderlerin ise finans büyücülerine hizmet eden yarı sarhoş oyunculardan başka bir şey olmadıklarını ifşa ediyor. Keynes, iktisatçı rasyonelliğine rağmen, Weber’in değil Goethe’nin devamıdır. Ve bugün hâlâ Keynes’in kuramlaştırdığı “finansal kapitalizm” çağında yaşıyoruz.
Çocuk romanı Momo, Keynes’in çok ciddiye aldığı Alman tüccar-iktisatçı Silvio Gesell’in Doğal Ekonomik Düzen (1911) başlıklı eserinin kurgu düzlemine aktarılmasıdır. Gesell’e göre, modern ekonomideki bütün krizlerin parasal bir kökeni vardır. Krizlerle gerçekten mücadele etmek istiyorsak, parayı özgürleştirmeli ve doğal bir ekonomik düzen kurmalıyız. Bunun yolu da “toprağı ranttan, parayı faizden kurtarmak”tan geçiyor. Ancak toprak ağası ile tefeci ortadan kalktığı zaman gerçek rekabet ortamı doğar. Parayı depolayıp sonra faizle borç verenler, çalışanların, gerçek üreticilerin zamanlarını çalmış olurlar. Momo’nun Zaman Tasarruf Şirketi’nin “duman adamları” bu işle görevli zavallılardır. Küresel finans terörünü hiçbir analitik sosyoloji veya iktisat kitabı Momo kadar başarıyla tasvir edememiş; derdin devasını da gösterememiştir. Mustafa Kutlu’nun gönülden dilediği Kanaat Ekonomisi, Gesell ile Ende’nin ütopyasından çok farklı değil. Doğal yahut organik üretimi tarımdan önce finans alanında uygulayabilmeliyiz!

Piyasalar artık mekânda değil, zamanda yer tutan olgulardır. Burada ve bugünde değil, orada ve gelecektedirler. Piyasa büyük ölçüde bir mekân meselesi olmaktan çıkmış, bir zaman meselesi hâline gelmiştir. Şiirleşmiştir.

Bu tespit ve uyarılarınıza rağmen, romanı şair veya bilim adamı olarak hafife alıyorsak, bravo doğrusu! Peki, romanın biraz hafifsenerek ele alınması sadece bize mi özgü, yoksa Batı’da da var mı? Bizde özellikle modernlikle yüzleşen muhafazakâr bir akım, tecrübe yahut gelenek romanla karşılaşmasında bir tür gerilim yaşamışa benziyor. Romana mesafeli duruşumuz biraz da böyle okunmalı değil mi?
Romanın hem çok popüler olması hem de şair ve bilginlerce hafifsenmesi sadece bize özgü değil, Batı’da da var. Tabiat bilimleriyle uğraşanlar nasıl toplum bilimlerine karşı mesafeli olmuşlarsa, toplum bilimciler de romana mesafeli durmuş; onları kötülememekle beraber, gerçekliği kavramada çok da işe yaramadıklarını, “hayal mahsulü” olduklarını ihsas ettirmişlerdir. Oysa hayal ürünü olmayan hiçbir şey yok. Tabiat ve toplum bilimlerinin hepsi “kurgulara” dayanıyor. Filozof John Searle, bu kurgular arasında bağlantı kurulmadan her iki alanda da gerçekliği kavramamızın imkânsız olduğunu söylüyor: Elektronlardan seçimlere, protonlardan başkanlara uzanamıyorsanız, hiçbir şey anlayamazsınız, diyor. (Bkz. Making the Social World, Oxford, 2011. Özgün ifade: “From electrons to elections, from protons to presidents!”) Kimya alanında Nobel ödüllü Ilya Prigogine’in Order Out of Chaos (Kaostan Düzene, İz Yayıncılık) kitabını okuyun; atom-altı dünyada her an neler gerçekleştiğini ve bilim adamlarınca bunlar hakkında ne romanlar yazıldığını görürsünüz.
Bir ucu bilime uzanıyor romanın, bir ucu dine. Roman aslında modern insanın yeni bir kutsal kitap yazma girişimidir. Bu kutsal kitap muhtelif kusurlarla çok sayıda insana, ülkeye, kültüre dağılıyor. Bunların toplamı bir kutsal kitap. Kutsal kitabı yere indiriyoruz, “Tanrı yazmış, ben de yazarım!” demek istiyoruz. Bir nevi kalpazanlıktır yaptığımız; orijinal kutsal kitabın sahtesini yazıyoruz. Niçin? André Gide buna cevap olarak 400 sayfalık Kalpazanlar kitabını yazdı (1925). Orada diyor ki; hayır, “diyor ki” diyemem; bana göre demek istiyor ki, paranın egemen olduğu bir çağda, sahtelik (kalp olmak) dendiği zaman insanların gözü hemen en fazla değer verdikleri şeye, yani paraya kayıyor. Sadece kalp para yapanlara kalpazan diyoruz. Fakat asıl kalpazanlar fikir alanındakilerdir; kalp kelimelerle konuşup yazanlar. Şeytan kelimeleri öylesine çoğalttı ki, onların gürültüsünden “Tanrı’nın kelimeleri” işitilemez oldu. Roman bu “boşluğu” hem açıyor hem de doldurmak istiyor…
Modernliği özel hayatlarında içselleştiren ama söylem düzeyinde hâlâ ona karşı olduğunu söyleyen, bundan dolayı da romana mesafeli duran muhafazakâr çevrelere romanın ehemmiyetini anlatmakta biraz zorlanıyorum tabii. Diyorlar ki roman neticede bir günah galerisi; bir sürü müstehcenlik, çirkinlik, itiraf. Günahlara tövbe etmek dururken, bunları teşhir etmenin bir anlamı var mı; buna sanat mı diyorsunuz? Saygıyı elden bırakmasalar da, sen dindar bir insansın, senden “kötü bir şey” beklemiyoruz, ama sonuç itibariyle böyle berbat bir söylem alanını niçin bu kadar yüceltiyorsun, diyorlar. Diyorum ki yüceltmek ayrı bir şey, yücelttiğim romanlar var elbet. Ama benim meselem romanı yüceltmek değil, önemsemek. Bakın Türkiye’de sağlık sektörü epey ilerledi ve bu alanda dindar doktorlar çok aktif. Dünya çapında “İslami hastanelerimiz” var artık, helal yöntemlerle çalışıyorlar! Haydi bu hastanelere MR aygıtı, röntgen cihazı koymayın! Neden koymayacakmışız? Çünkü müstehcen, hatta berbat bir şey, her tarafımızı gösteriyor, bütün vücudumuzu ele güne teşhir ediyor. Bu müstehcenlik galerisini saygın hastanelerinize niye koyuyorsunuz? “Hocam röntgen cihazı koymazsak hastalık vücudun neresinde anlayamayız; doğru teşhis koyamayız” diyorlar. İşte aynen böyle: Roman da modern toplumun röntgen cihazıdır. Roman okumadan nasıl anlayacaksınız hastalığınızı? Haydi adına hastalık demeyelim; başımıza ne geldi? Başa gelmiş olanı önce şiir hissettirir; fakat şiir o kadar öz ki, şiire çok az insan ulaşabilir ve şiirle gerçeklik arasında ilişki kurmak zordur. Roman, bilimle diyaloğu daha kolay olabilecek bir edebî tür. Buna rağmen bizde bilim adamı roman okumaya ya tenezzül etmiyor ya da romandaki cevheri göremiyor.

CUMHURİYETİN KURUCU NESLİ, TARİH DEĞİŞTİRME HAKKINI KENDİNDE GÖRDÜ

İkinci kitaba geçelim izninizle. Onun anahtar kelimesi ulus demiştiniz. “Hatırlayarak millet, unutarak ulus oluruz!” aforizmanız pek revaçta. Hafızaya gelip dayanıyor her şey sonunda. Unutamadığımız doğru da, layıkıyla hatırlayabiliyor muyuz acaba?
Harflerimize kıyılmamış olsaydı, size vereceğim cevaptan daha emin olabilirdim. Şimdi tam ne yitirmiş olduğumuzu bilebilecek durumda değiliz. Gene de bellek sıfırlanmamış olmalı ki, milletin cumhurbaşkanını ilk defa doğrudan seçtiği 2014 seçiminde, iki ulusçu partimiz (CHP ile MHP) güç birliği ettikleri hâlde, ulusçu bir kişiyi “çatı adayı” olarak gösteremediler. Milletin hasarlı ama dayanıklı hafızasını hesaba katıp, İslam Konferansı Genel Sekreteri olmuş, adı buram buram din kokan Ekmeleddin İhsanoğlu’nu aday yaptılar. Parti başkanları televizyon konuşmalarında, adaylarının adını bile doğru telaffuz edemiyorlardı!

Cumhuriyet’in siyasi değil de kültürel bir rejim olarak “kötü yolda” olduğunu mu ihsas ettirmek istiyorsunuz?
Cumhuriyeti bir yönetim biçimi olarak saltanata her zaman tercih ederim, bir. Doksan yıllık cumhuriyet tecrübemizin hâlâ saltanattan derin izler taşıdığı aşikârdır, iki. Meseleyi siyasetin ötesine taşırsak, Cumhuriyet sadece padişahımızı sürgüne göndermekle kalmadı, halifemize ve harflerimize de kıydı. Birinciye tepkiyi Kemal Tahir, Yol Ayrımı romanında tarihçilere parmak ısırtacak bir bilgelikle ele aldı. İkincisine tepkiyi ise Rasim Özdenören, Gül Yetiştiren Adam’da Gandi’nin pasif ama büyük direnişini hatırlatan romantik bir destana dönüştürdü. Uğrunda savaştığı harfleri (ve onların temsil ettiği her türlü insani değeri) elinden alınan adam, kendini evine hapsedip, yıllar boyu sadece gül yetiştiriyor. “Protesto için evden dışarı çıkmıyordu, evden dışarı çıkmasının, insanlar arasına karışmasının istemediği düzeni ‘meşrulaştıracağı’ inancındaydı ve bütün kasaba halkı onun bu sessiz protestosuna içten bir saygı duyuyordu ve onun bu devinimsiz eylemini değerlendiriyordu ve saygıdeğer bir yaşlı adam oluncaya değin ve hasatlığına hazırlanırken ve sonradan ölmeye hazırlanırken kendini bu dirençli, bu sessiz protestosu içinde görmüşlerdi: kim umutsuz bir beklemeden ibaret sanır bu bir ömrü dolduran protestoyu? … Evin dışında olup bitenlere aldırmadan tam kırk yıl kalmıştı o aynı evin içinde Kur’an okuyarak ve ibadet ederek ve yalvararak ve havf ederek.” Bu adamın önceki işi gücü neydi? Savaşmaktı. “Dövüşmüşlerdi Kur’an için, Halife için… ne uğruna savaşmışlarsa sanki savaşla onu ortadan kaldırmak istemişler gibi bir sonu olmuştu… bir kendisi fark etmişti gerçeği, bir de asılan birkaç arkadaşı, şimdi biliyor ki asılan arkadaşlarının uğruna asıldıkları şeyler de bu günkü insanların anlayabileceği şeyler değildir ve anlamazlar ve belki kendileri de bir kez daha asmaya kalkışırlar ama onlar yani asılanlar yani savaş verenler kendilerini asan insanlar kurtulsunlar diye savaşmışlardı ve asıldıkları şeyler için savaşmışlardı, bunu kim anlayabilir, kim?”
Özdenören ve (Roman Diliyle Siyaset kitabında ayrıntılı ele aldığım gibi) Kemal Tahir şunun altını çiziyorlar: Cumhuriyet’in kurucu nesli, rejim değiştirme gücünü, tarih değiştirme hakkına dönüştürmek istedi. Fakat daha on yıl geçmeden, Atatürk’e rağmen, millet Serbest Fırka’ya öylesine bir teveccüh gösterdi ki, parti apar topar kapatılmak zorunda kalındı. “Rejim değiştirme gücünün tarih değiştirme hakkına dönüştürülmek istenmesi” kötüydü, ama yanlış mıydı? Emin değilim. Tarihçiler, özellikle de “popüler” tarihçiler çok insafsız oluyor. Ben, bugünden 1920’lere geri gidip, retrospektif yaklaşımla Uçurumdaki Lâik Gazi başlıklı bir roman yazıyor olsaydım, daha dengeli bir görüş ortaya koyabilirdim sanki. Bence tarihçilerimiz kötü ile yanlışı karıştırıyorlar. Harflerimize kıyılması kötü, fakat muhtemelen yanlış değildi. Çünkü önümüzde sonsuz tercih yapma hakkı yoktu. Çanakkale ve onun küçük bir uzantısı olan Yunan Harbi’ni kazanmak, bize bir devlet olma hakkını tanıyor; fakat dünya sisteminin dar caddelerinde elimizi kolumuzu sallayıp dolaşma imkânını vermiyordu. Basit bir gerçeği unutuyoruz: Yüz yıl önce, dünyanın beşte dördü Avrupa devletlerinin sömürgesiydi. İstiklal Harbi’ni kazanamasaydık, bizim de devletimiz olmayacaktı. Fakat galip de gelsek, önümüzde sadece iki yol vardı: Geleceğin Türkiye’si yahut geleceğin Türkmenistan’ı olmak. Halifesi ve harfleri olan bir Türkmenistan, Rus kampına düşüyordu. Batı kampında yer almanın maliyeti de (muhtemelen Lozan’da) önümüze kondu: İki H’den, harflerden ve halifeden vazgeçin, “hür dünyada” yerinizi alın! Kurgulardan yansıyan hakikati gereğince kavrayabilseydik, şu anda pinpon topu gibi ABD ile Rusya arasında gidip gelmezdik belki. Ah, yazılamayan romanlar! Onlar yazılsaydı, biz bu hâlde mi olurduk?

Hafıza, ulus ve millet meselesine bu noktada derinlik kazandıralım biraz. Siz bir yandan, Kemal Tahir ve Rasim Özdenören gibi kurgu ustalarından hareketle, Cumhuriyetçilerin harflere ve halifeye kıymakla kötü bir şey yaptıklarını, ama diğer yandan bunun mutlaka yanlış veya hata olarak da algılanmaması gerektiğini söylüyorsunuz. Derin bir çelişki içinde gibisiniz, izlenimimiz bu.
Diyalektik ustaları onun için bizi mütemadiyen çelişkileri “aşmaya” davet ederler. Çelişkileri yok edemezsiniz çünkü. Yaşamak başlı başına bir çelişki değil mi? Benim ortalama 80 yıl ömrüm varsa ve her 5 saniyede bir nefes alıp veriyorsam, toplam zaman sermayem 2,5 milyar küsur saniyedir. Bu durumda yaklaşık 500 milyon nefes hakkım vardır. Nefes almayayım, tasarruf edeyim, ömrüm azalmasın dersem, hemen nalları dikerim. Ama her nefes alışımda da ömrüm 5 saniye kısalıyor, ölüme biraz daha yaklaşıyorum. Bu çelişki yok edilemez; bakış açısını değiştirmek suretiyle “aşılabilir” ancak. Dünyayı bir mola yeri, ebedî hayatın kısa bir girişi sayarsanız; çelişki öylesine küçülür ki, göze görünmez olur.

MODERNLERİN GERÇEK TANRISI: ULUS

Somut konumuza dönelim. Başta kendi ulusumuz olmak üzere, bütün ulusları ezelî sosyal varlıklar olarak düşünmeye yatkınız. Ayrıca, özellikle kendi ulusumuzun “ebediyen payidar olmasını” arzu ederiz. Llobera bu yüzden ulusun modernlerin gerçek tanrısı olduğunu söylüyor; haksız değil bence. Şu anda yeryüzünde 200 kadar ulus var; bin kadar uluslaşma mücadelesi; on bin kadar da potansiyel ulus varlığı. Bu 200 ulusun yarıdan fazlası benim yaşımda değiller! Yüz yıl sonra, ulus sayısı 400 veya 4000 olabileceği gibi, 100, 50 veya 20’ye geri de gidebilir. Geçenlerde Trabzonlu bir arkadaşla bu meseleler üzerinde hâlleşirken, “kökümüzü” Mete Han’a kadar uzatmak istedi. Babasını, dedesini saymasını istedim, altıncı kuşağa kadar gidemedi; taş patlasa 200 yıl. İyi ki böyle, dedim, biraz daha geri gidersek “kökümüzden” çıkacak unsurlar bizi (bugünkü bizi) pek mutlu etmeyebilir; Mete Han’la filan da irtibat kurulması imkânsızdır. Demek ki bu ulusal kökleri sadece “tahayyül” ediyoruz. Bütün uluslar muhayyel (hayal edilmiş) varlıklardır. Roman Diliyle Siyaset kitabından bir pasajı aktarmama izin verin, ulusların nasıl “imal edilegeldikleri” açıklık kazansın:
Ulus, havas için dar, avam içinse geniş bir topluluktur. Halk ile seçkinlerin dilleri bile farklı olmuştur: Havas çoğunlukla kendi “millî” lisanı dışındaki bir “yabancı” dilde konuşurken, avam kendi millî dilini bile çoğu kez konuşamaz, yerel lehçeyle yetinirdi. Peter Burke, modern anlamda ulus (nation) teriminin erken modern Avrupa’da (ve daha öncesinde, pek tabii) kullanılmadığını; kullanıldığı zaman ise çok farklı anlam veya kapsamları olduğunu belirtiyor: Dante, Floransa ulusundan söz ediyordu, Makyavelli Ghibelline ulusundan. (Bugün biri olsa olsa hemşeri diğeriyse hizip diye nitelendirilebilir.) Edmund Spenser “kuş ulusu” hakkında yazıyor; Ben Jonson “hukukçu ulusuna” ateş püskürüyordu. Anderson, Gellner, Hobsbawm gibi “modernist” kuramcılara göre, 19. yüzyıl öncesi siyasi toplulukları için ulus kelimesini kullanamayız. Ulusal bilinç esas olarak bir 19. yüzyıl olgusudur. Ulus, ulusçuluk ideolojisinin eseridir. Ulusçuluk ise ulusal bilinç ve standart bir dil gerektirir ki, bunlar demiryolu ve günlük gazete gibi ulaşım/iletişim araçları olmadan var olamazdı. Thiesse haklı olarak “ulusal dillerin fabrikasyonu” ifadesini kullanacak kadar ileri gidiyor. Uluslar, dilleriyle beraber, tıpkı otomobil ve kravat gibi, imal edildiler! Ulusal bilinç, yani kendi toplumunun “seçkin ve benzerlerinden üstün” olduğu inancı, Protestanlığın eseridir. Protestanlığın yayılmasıyla beraber İncil iki yüzyıl içinde elliden fazla dile çevrildi. Laik (Kilise dışı) insanların İncil okumalarının sonuçlarından biri, “seçilmiş kavim” fikrinin yayılması ve birtakım ulusal anlatılara dâhil edilmesi oldu. John Lyly, İngiltere’yi “yeni bir İsrail”, İngilizleri ise “seçilmiş ve özel bir halk” olarak adlandırdı. Milton, “Bu Ulus, bütün diğerlerinden öncedir” diyor ve ekliyordu: “Tanrı kendini ilk olarak İngiliz kullarına gösterdi.” Modern Hollanda’yı oluşturan yedi kuzeyli eyalet, Habsburg imparatoru II. Felipe’den bağımsızlıklarını ilan ettiklerinde, ülkelerini İncil lisanıyla “yeni bir Siyon” diye nitelendirdiler.

Şiirsiz/romansız bir toplum bilim artık mümkün değildir. Öğrencilerini doktora tezi yerine roman yazmaya teşvik edecek ilk iktisat profesörünün ileride heykeli dikilecektir.

Yukarıda modern şairlerde Yahudice bir seçilmişlik duygusu var, demiştiniz. Ulus mensubiyeti de bu duyguyu pekiştirmiş olmalı!
Olabilir, bunların iyi irdelenmesi lazım. Şairlerde “profetik” bir yan var zaten. Konuyu sürdürürsek, ulusluk kadim bir gerçek değil, Kapitalizmin ortaya çıkardığı bir olgudur. 17. yüzyıl Batı Avrupa’sına damgasını vuran Merkantilist politikalar, her biri kendi küçük pazarına hükmeden feodal siyasaları parçalayıp, büyük kapitalist pazarların garantörü olacak yeni devlet yapılanmalarını teşvik etti. Sonradan ulus-devlet (nation state) adını alacak olan bu devlet-uluslar, yaklaşık 1600 küçük Avrupa eyaletinden, 30 dolayında siyasi organizasyon meydana getirdi. Unutma meselesine gelince, kapitalizmin ihtiyacı olan ulus-devletin “bilincinin” oluşabilmesi için en gerekli şart, ortak hafıza kaybı idi. Yani bir ulusun oluşabilmesi için, onu oluşturan küçük sosyal birimler özellikle yakın tarihlerine sünger çekmeli; mitlerini, inançlarını, kahramanlarını yeni baştan (ve daha büyük bir ölçekte) “üretmeliydiler”. Yakın tarihin şuurlu tasfiyesinden oluşan boşluk, uzak tarihten devşirilen malzeme ile dolduruldu. Yerel tarihlerin izleri mümkün olduğunca silinerek, onların yerine Yunan-Roma tarihinden tanrılar, mitler ve kahramanlar konuldu. Almanlar Yunan-Roma mirasıyla yetinmeyip, mit transferi için İran ve Hindistan’a kadar uzandılar.
Oysa aynı zaman diliminde (1500-1900), bizim tarihimizin gelişme mantığı Avrupa tarihinin tam aksi yönünde tecelli etti. Bölgemizdeki büyük ölçekli bir siyasi organizasyon (Osmanlı Devleti), “muhteşem bir geri çekiliş” (Mehmet Genç) yahut “şiirsiz ve şikâyetsiz bir çöküş” (Cemil Meriç) ile 30 kadar ulus-devlete bölündü. Yani uluslaşma Avrupalıları bütünleştirdi, bizi ise parçaladı. Türkiye dâhil olmak üzere, bu yeni siyasi oluşumlara yakıştırdığımız “millî devlet” unvanı tarihsel bir yanılsamadır. Millînin kökü millet ise, Orta Doğu uluslarının hiçbiri millî değildir; ulusaldırlar. Daha doğrusu ulus olmaya çabalamış fakat hiçbiri başarılı olamamıştır. Başarısızlığın ana sebebi, bu nevzuhur devletlerin halklarının hafıza kaybına direnmiş olmasıdır. Bu “halklar” İslam/Osmanlı esaslı yakın tarihlerini unutup da, onların yerine konmak istenen Eti, Sümer, Babil veya Mısır medeniyetlerine dayanmayı reddettiler. Avrupa halkları “unutarak uluslaşırken”, biz “hatırlayarak millet olma” arayışımızda direndik. Bu aynı zamanda kapitalizme/emperyalizme karşı küresel çapta bir meydan okumadır. “Dünyanın 5’ten büyük olup olmadığını” gösterecek bir mücadele!..

“İMAN, KARŞILIKLI MÜNASEBETİN TEK KAYNAĞIYDI”

Bu sosyolojik yaklaşımınızı kitaplarınızda Yakup Kadri, Halide Edib, Ahmet Hamdi Tanpınar gibi romancılar üzerinden örneklendiriyorsunuz. Muhafazakâr bir insansınız ama genelde seküler veya Batıcı yazarları öne çıkarıyorsunuz.
Peyami Safa dışında muhafazakâr romancı var da ben mi göremiyorum? Onun da muhafazakârlığını ikiyüzlü buluyorum. Riyakâr anlamında kullanmıyorum bu sıfatı; bir de 20. yüzyılın ikinci yarısını hesaba katmıyorum. Roman okumalarımda yakın yıllara gelemedim daha! Sorumuz şu: Ulus inşası neden Batı’da başarılı olduğu gibi bizde de başarılı olamıyor? Yakup Kadri, başarılı romancılığına rağmen sanki her şeyi Atatürk’ün ölümüyle izah etmeye çalışıyor. Atamız gitti, ulusumuz bitti, demeye getiriyor. Ankara romanının Selma Hanım’ı Atatürk’ü âdeta bir İbrani tanrısı gibi görüyor. Onuncu Yıl Hitabesi’ni şöyle tasvir ediyor: “Şahit olduğu büyük olay, dünyanın ikinci yaratılışı idi. Yüzünü gördüğü ve sesini işittiği Tanrı, aydınlığa, ol! demişti; aydınlık oluyordu. Suya ol! demişti, su oluyordu ve Suların arasında Levh olsun demişti. Levh, meydana gelmişti ve tohum verir nebatı ve yeryüzünde tohumu kendisinden olarak cinsine göre yemiş veren ağaçlar husule gelsin, demiş ve tohumun cinsinden türlü ağaçlar bitmişti.”
Tanpınar da Atatürk’ü ve Batı’yı seviyor, önemsiyor ama onlara tapmıyor. Yahya Kemal üzerinden, kendi tarihimizin güzelliklerini keşfedebiliyor. İki medeniyetin sınırında yaşıyor ve yazıyor. Sınırda durduğundan, iki yakayı da görebiliyor. Yakup Kadri, “öleceğini aklından bile geçirmediği Atatürk” ulus olun! demişse, olmalıyız diye düşünüyor. Necip Fazıl, ulusçulara karşı milleti ayakta tutacak muhayyel bir Ulu Hakan imal ediyor. Tanpınar ise, milletten ulusa alçalışın vicdan azabına odaklanıyor. Ulusçular unutmak istiyor, onun için tarihten kaçıyordular. Tanpınar için sahne tarihti; ulusçular sahnenin dışına kaçtıkça, ayaklarının altındaki toprak kayıyor, boşluğa düşüyordular. Sahnenin Dışındakiler’in 3. bölümü, bir ulus yaratmadaki millî akametimizin esrarını aydınlatan en önemli tarih belgemizdir. Şu derin tespitle başlıyor: “Camii, içtimaî jeolojinin merkeziydi.” Avrupa toplumunda mabedin yerini market almışken; Osmanlı toplumunda insanlar hâlâ esas olarak iş veya eğlence amacıyla bir araya gelmiyordu. “Asıl birleştirici olan şey, bunlar değil ibadetti. İman dediğimiz duyguyu içinde duysun veya duymasın, herkes evinden çıkarken onun kisvesine bürünürdü. İman, sadece bizi Allah’a bağlayan bağ değil, müşterek kıyafet, yüz ifadesi, muaşeret şekli, hülasa cemiyet hayatında nezaket ve merasim dediğimiz şeylerin, yani karşılıklı münasebetlerin tek kaynağıydı.” Tanpınar herkesin engin bir dindarlık denizinde yüzdüğünü söylemiyor. Her zaman ve her yerde olduğu gibi, fertlerin dinle bağlantısı derece derecedir. Fakat topluma hakim olan dinî iklim, her bireyi serapa kuşatmıştır. Yakup Kadri duygularını, kişisel tercihlerini konuşturuyor; Tanpınar ise realiteye ses veriyor.

Tanpınar’daki bu derinliğe rağmen, yazılarınızda sanki başköşeye Halide Edib’i oturtuyorsunuz! Sinekli Bakkal’ı sizin kadar önemseyen bir muhafazakâr, hatta (muhafazakâr karşıtı olarak hangi sıfatı kullanayım, bilmem ki) liberal yahut sosyalist bir yazar görmedim.
Kendi dilimizi konuştuğumuz gün bu zorluklar bertaraf olur ümit ediyorum. Muhafazakâr, daha doğrusu konservatif, liberal ve sosyalist kelimeleri bizim toprağımızda boy atmadılar. Her birinin tarihî, siyasi ve kültürel kökleri var. Sadece harflerimizi yitirmekle kalmadık ki; onlarla beraber kelimelerimiz de gitti! Halide Hanım, Tanpınar çapında bir entelektüel değil; ama daha doğal. Yakup Kadri, Nur Baba’ya rağmen dini tanımıyor; Tanpınar sosyolojik bir olgu olarak dine aşina; Halide Hanım bireysel düzlemde de olsa dini yaşıyor.
Tanpınar, içtimai jeolojinin merkezi camii idi diyor ya, Halide Edib bu merkezi mabetten markete kaydırmanın vakti gelmiştir demeye getiriyor. Romanın adındaki bakkal, modernliğin işaretidir. Sinekli Bakkal semtinin camisi kasvetli, imamı huysuz; bakkaliyesi şen, bakkalı ise önce bir cimri, sonra soytarı ile karısıdır. Allah’ı gücendirmeden Şeytan’a hakkını teslim etmeye çalışan Sinekli Bakkal’da mahallenin iki önemli yeri bakkal dükkânı ile imam evidir. Tanpınar’ın “içtimai jeoloji merkezi” çiftleşmiştir. Cennete giden yoldan ziyade, cehenneme kıvrılan yolu tasvirden zevk alır imam. Cennet yolcuları ise gülmeyen, oynamayan, rahat etmeyen ve kimseye de rahat vermeyen insanlardır. Aslında, iki merkez yerine, artı ve eksi kutuplar desek, daha doğru. Asık yüzlü, tilki burunlu imamımız mahalle ahalisini etkilemede pek başarılı değildir. Onların günah eğilimleri karşısında tam bir acz içindedir. Mahalleli günden güne Allah yolundan şeytan yoluna kaymaktadır. Modernleşme tarihimizin özetidir bu.

Halide Edib’in dine inandığını söylüyorsunuz. Bu kayışa engel olmak istemiyor mu?
Doğrusu Halide Hanım hakkında ciddi bir biyografik çalışma yapabilmiş değilim. Okuduğum romanların yazarı olarak, o romanlardaki akışa göre dine yaklaşımını değerlendiriyorum. Sinekli Bakkal yazarı, pozitivizmin etkisinde kalarak Türk milletini şeytanın yoluna çağıranları Mevlana ve Toynbee üzerinden dengelemek istiyor.

Cumhuriyet sadece padişahımızı sürgüne göndermekle kalmadı, halifemize ve harflerimize de kıydı. Birinciye tepkiyi Kemal Tahir, ikinciye tepkiyi ise Rasim Özdenören, bir destana dönüştürdü.

Mevlana ve Toynbee! İlginç…
Romanda Vehbi Dede, Mevlevilik mecrasını, (sureta) Müslümanlaşarak Osman ismini alan İspanyol Peregrini ise Arnold Toynbee’nin “Akdeniz medeniyeti” hülyasını temsil ederler. Eğer Halide Edib, Sinekli Bakkal’ı yazdığı yıllarda Toynbee’yi henüz okumamış ise, o zaman (medeniyetler-arası diyaloğu öne çıkaran) benzer bir düşünce akımından etkilenmiş olmalıdır. Rabia, dededen aldığı terbiye ile İspanyol’u yola getirir. İstanbul’un kalbur üstü ailelerine musiki dersleri veren kaçak rahip Peregrini, soytarının hafız kızının Avrupaperest mukallitlerden farklılığını hemen kavramıştır: “Onların hepsi Avrupa çocuklarının saman kâğıdı kopyası gibi idiler, hâlbuki bu kız… İstanbul şehrinin medeniyetinin, harsının asırlar süren tekâmülünün vücuda getirdiği yerli bir örnekti!” Rabia ahenkli sesiyle Kur’an okur ve eski rahip bundan çok etkilenir. Sonra tefsir kitabını açıp okunan ayetlerin mealine bakarlar: “Rab, meleklere, ‘Biz dünyaya hâkim olacak birini (Âdem) göndereceğiz’ dediği zaman onlar, ‘Biz, sana hamdüsena ile meşgulken sen oraya fitne çıkaracak, kan dökecek bir kimse mi gönderiyorsun?’ dediler.” İşte, der İtalyan, beni dinden koparan, meleklerin bu mantığı, bu itirazıdır! Romandaki devrimci gençler bu Avrupalıyı en ziyade dinsizliği için sevmişlerdi. “Türk diyarında her değişikliğe, her ileri atılışa dindarları mâni gördükleri için kendilerini dinden azade farz ediyorlardı. Bundan dolayı sabık rahip Peregrini ile aralarında bir fikir dostluğu, kanaat birliği olduğuna inanmışlardı. Rabia’nın Kur’an okumasıyla, sanatkârın gösterdiği hassasiyet onları şaşırttı.” Şaşıran devrimcilerimiz, Avrupalı üstatlarının bu “yerli” kızı terbiye etmesini talep edince, aldıkları cevap şudur: “Hayır, Sezar’ın malını Sezar’a, Allah’a ait olanı Allah’a vermek gerek… Ben Sezar’ın, ben Şeytan’ın zümresindenim. Çocuk Allah’ın, bırakın olduğu yerde kalsın.” Yakup Kadri veya Reşat Nuri’nin ne kadar uzağındayız!

SİNEKLİ BAKKAL, MODERNLEŞME TARİHİMİZİN ÖZETİDİR

Rabia’nın kafası karışmıştır. Vehbi Dede’yi sevmiş, Peregrini’den ürkmüştür. Bir hafta sonra, bu sefer ikisinin de hazır olduğu bir meclistedir. Peregrini gene şeytandan söz etmektedir. Çocukluğundan beri Allah, melek, şeytan gibi kelimelere aşina olan Rabia, durumu yadırgamaz, oturup dinler. Peregrini, şeytanı yüceltmeye başlar: “İnsanı ilk defa ilim ağacının yemişini yemeye sevk eden Şeytan değil mi? O olmasa, insan sadece yiyen, içen, iki ayak üstünde dolaşan bir mahluktan ibaret kalırdı. Tecessüs her bilginin anahtarı, bu anahtarın ilk sahibi ve bize ilk bu anahtarı veren de Şeytan’dır. Hiç olmazsa Şeytan’ın cesaretini tasdik et, Dede Efendi. Fikir cesaretinin pîri odur. Halik’in gazabına ilk isyan eden, cennetin nimetlerinden, refahından atılmayı ilk göze alan hep odur.” Ve piyanoya geçip “Cennette namdar bir melek olmayı, fikir hürriyeti namına feda edenin şerefine” çalmaya başlar. Rabia’ya öyle gelir ki, çalınan havada “kâinatın bütün şeytanları, ifritleri başıboş, hürriyetle sarhoş bağrışıyor, çığrışıyorlar.” Genç devrimcilerden Galip, ellerini çırpar: “Bu memlekette halkı düşünmeye alıştırmak için Şeytan’a tapmayı öğretsek, nasıl olur üstad?” Vehbi Dede’ye dönüp, sorusunu tekrarlar: “Ne dersin, Dede Efendi? Terakki için Şeytan’ın namını yüceltelim mi?” Mevlevi dedenin cevabını duymayan Orhan Pamuk, yarım asır sonra Cevdet Bey ve Oğulları’nı kaleme aldığında, şeytanın namını bir Alman mühendise yücelttirir. Herr Rudolph’a göre, aydınlanmak “içine şeytan girmek” demektir. Romanın diğer iki kahramanını da Doğulu bulmaz: “Siz de bu memleketin ruhuyla uyuşamıyorsunuz. Şeytan girmiş bir kere içinize, ruhunuza aklın ışığı düşmüş, artık yabancısınız.”

Hafız kızın bu yaklaşıma cevabı nedir? Musiki dersleri sayesinde şarkı da terennüm etmeye başlıyor. Hafızlıkla bunları nasıl bağdaştırabiliyor?
Günümüzün İmam-Hatip nesli nasıl bağdaştırıyorsa, öyle. Halide Edib, 1930’ların değil, 2030’ların Türkiye’sini yazıyor! Hafızlıkla şarkıcılık arasında gidip gelen Rabia’nın ruhunda yeni hayatının etkisi fırtınalar yaratıyor; Peregrini onun yüzünde “eski ve yeni hayatı üst üste konulan fakat tamamen birbirini bozmayan iki medeniyet tabakası” okuyor. Rabia, yeni hayatından zevk almasına, hatta onu bir oyun telakki etmesine rağmen, eski sakin ve ciddi tavrını da sürdürüyor. “Eski Rabia’nın yüzü: Ağzının iki tarafında iki derin çizgi, kaşlarının arasında derin bir hat, ince yüzünü kaplayan gamlı bir durgunluk. Bu çizgiler tamamen silinmeden, simanın manası değişmeden yeni hayat, izlerini bu eski şahsiyetin üzerine resmetmeye başladı.” Modernlik, yeninin sadece kaçınılmaz değil, aynı zamanda iyi (hayırlı) olduğunu ihsas ettirir. “Şeytan bunun neresinde?” diye sorar; değişimi olağanlaştırır. Fakat dindarın altın çağı (asr-ı saadeti) ileride değil, geridedir. O artık var olmayan özgün modele öykünmeye alışmıştır. Bu yüzden yeni, kaçınılmaz olsa da, rahatsız edicidir. Yeni’den aldığı zevk, hüzünle sarılıdır. Rabia’nın yeni yüzü de bu yüzden hem neşeli hem kederlidir: “Göz kuyruklarında sık gülmekten hâsıl olan kırışıklar, gözlerin içinde mütemadiyen yanan mes’ut ışıklar, gülerken burnunun üstünde beliren sevimli buruşukluk.” Gülüyor ve mutlu oluyor. Ama bellek kendini geçmişten koparabilir mi? “Kendini yeni hayatın âzâdeliğine terk ettiği zaman eski yüzünün alâmetleri zayıflar, gözlerinin ağır ifadesi, dudak kenarlarındaki, kaşların ortasındaki çizgiler düzelir. Fakat geçmiş günlere hatırası döner dönmez her eski alâmet olanca vuzuhu ile tekrar meydana çıkar. Güya yeni hayatının şen maskesi şeffaf bir ipek peçe gibi eski hayatın gamlı simasının üstüne örtülüvermişti. İşte bu zıt şeylerin o genç yüzde imtizacı bunun bütün muammalığını, bütün büyü gibi tesir eden başkalığını teşkil ediyordu.”

Sinekli Bakkal dışında hangi romanlarını önemli buluyorsunuz Halide Edib’in?
Hepsini. Fakat Roman Diliyle Siyaset’te Yeni Turan, Ateşten Gömlek ve Sonsuz Panayır üzerinde durabildim. Bu sonuncusu, Kemal Tahir’in Kurt Kanunu ile beraber, neden köklü bir burjuva sınıfı yetiştiremediğimizin en ilmî cevabını veren kurgulardır. Sosyologlar, ellerine su dökemez bu romancıların. 29 yaşında yazdığı Yeni Turan, içleyici yahut bizimseyici bir milliyetçiliğin temel kitabı olabilecek yetkinliktedir. Adının çağrıştırdığı kavmiyetçiliğin aksine, yüce gönüllü bir medeniyetçilik önermektedir. Bu romanın yazılışından on yıl sonra, Türkiye ulusçu cumhuriyet yoluna girdi; oysa ihtiyacımız olan, medeniyetçi cumhuriyet idi. Bunu o zamanlar tam kavrayamamış olmamız makuldür; ama bugün aynı hatada direniyor olmamız asla makul değildir. Ulusçuluğun her şeyi kötü, tamamen terk edelim demiyorum; “aşalım” diyorum. Millî devletten medeni devlete yükselelim, diyorum. Dindar insanların iktidarı bunu kolaylaştırır sanıyordum; tam tersine, (gönlümüzdeki) medeni devletten 1930’ların ulus-devletine doğru hızlı bir kayış içindeyiz. 15 Temmuz’da emperyalizmin komplosunu boşa çıkardık; fakat FETÖ ihaneti devlet aklımızı sarstı. Tanrı’yı gene paranteze aldık.

Umberto Eco’nun bir sözünü hatırladım. “Bütün büyük romanların içinden Tanrı geçer” diye.
Çünkü bütün insanların, bütün milletlerin içinden Tanrı geçer. Roman aslında Tanrısız kalmış bir dünyayı, meleklerden boşalmış bir göğü tasvir sanatıdır. Bu yüzden, iyi okunduğunda, her romanda o Tanrı özlemi kendini hissettirir. Şu sıralar postkolonyal Afrika romanları okuyorum. Achebe, Hamidu Kan, Gurnah, Ngugi, Zakes Mda, Tayyip Salih… Dehşet romanlar yazmışlar. Achebe’nin babası Nijerya’da ilk Hristiyanlaşan kuşaktan. Müthiş bir Afrika üçlemesi var: Parçalanma, Artık Huzur Yok, Tanrı’nın Oku. İlk romanda, kendisinin içinden çıktığı, babalarının dedelerinin yaşadığı putperest toplumu anlatıyor. Putperest toplumun mertlik, fedakârlık gibi bir sürü meziyetleri var, bir sürü de kabalıkları. Çok baba-merkezli bir toplum, kadınları ve çocukları hiç konuşturmuyorlar. Bir de Cahiliye Mekke’sini hatırlatan bir töreleri var: İkiz doğan çocukları, şeytanın çocukları kabul ediyor ve doğar doğmaz kötülük ormanına atıyorlar. Siz o anneleri düşünün artık. Beyazlar gelip hükümetlerini ve ardından kiliselerini kurduktan sonra yavaş yavaş propagandaya başlıyorlar.
Önce kimse peşlerine takılmıyor misyonerlerin, çünkü anlattıkları dinin mantığı çok saçma geliyor. Baba varsa karısı nerede? Ha ha ha! Fakat anlatıcı diyor ki, saçmaydı anlattıkları ama anlatılan şeyin “şiiri” gençleri yüreklerinden yakalıyordu. Özellikle, evde hiç söz hakkı verilmeyen, biteviye itilip kakılan hassas gençler ve bebekleri ormana atılan genç hanımlar birer ikişer Hristiyanlaşıyorlar. Sadece roman değil, çok ciddi bir antropolojik çalışma karşısındayız. Şu sıralar bizde de bu tür tartışmalar başladı. Ateizme aşinaydık, şimdi başımıza bir de deizm çıktı. Bu sorunları hangi sosyolog veya antropologlarımız inceliyor? Hangi romancılar bu konuları ciddiyetle ele alıyor?
Achebe’nin üçlemesinin ikinci kitabında, Hristiyanlaşmış yerlilerin çocukları büyüyor. Avrupa’da yüksek tahsile gidiyor ve ateist olup dönüyorlar. Kavim putperest, onun içinde kendi ana babaları Hristiyan bir topluluk oluşturmuş, fakat kendileri de ateist olmuşlar. Romanın başlığı bu gerçekliği çok iyi ifade ediyor: Artık Huzur Yok! Üçüncü romanda ise (Tanrı’nın Oku) din adamı olan ana kahramanımız hem beyazlarla hem de kendi kavmiyle çatışıyor. Beyaz Efendi, din adamına bir nevi ajanlık teklif ediyor, o bunu kabul etmeyince de onu aşağılıyor ve hapse atıyor. Kavmi de adama sahip çıkmıyor. Böyle olunca, kavmine gıcık olup, o da çok önemli bir iktisadi olay olan “hasat zamanını” ilan etmiyor. Din adamı hasat zamanını ilan etmedi mi hasada başlayamıyorsun. Halkta açlık korkusu başlıyor. Kilise biz ilan ediyoruz deyince, kiliseye gitmeye başlıyorlar. Yani dinî otorite iktisadi problemi zorlaştırınca, halk din değiştiriyor! Bunlar hep metaforik olarak anlatılıyor ama aslında hayatımızın gerçeği. Romanda sosyoloji, antropoloji, tarih, şiir hep kucak kucağa. Şimdi Mahrem Macera’yı okuyorum. Adnan Tekşen, ta 1982’de çevirdiydi Yeryüzü Yayınları için. Şeyh Hamidu Kan neredeyse bundan başka da bir şey yazmamış. Bir tek romanla Afrika romanının zirvelerine oturabilmiş. Ben dört aydır bu romanı, muhtelif Afrika ve Türk romanlarıyla paralel okuyarak, Derin Tarih’te anlatıyorum da, bir türlü bitmek bilmiyor!

Ulus, ulusçuluk ideolojisinin eseridir. Ulusçuluk ise ulusal bilinç ve standart bir dil gerektirir ki, bunlar demiryolu ve günlük gazete gibi ulaşım/iletişim araçları olmadan var olamazdı. Uluslar, dilleriyle beraber, tıpkı otomobil ve kravat gibi, imal edildiler!

BÜTÜN BÜYÜK ROMANLAR, BİR TEK BÜYÜK ROMANDIR

Bahsettiğim bu son romanların ana meselesi yabancı okullar. Hamidu Kan, Senegal’in Sinekli Bakkal’ını yazmış bir bakıma. Tanpınar’ın tasvir ettiği türde dindar bir toplum; içtimai jeolojilerinin merkezinde camii ve Kur’an okulu (medrese) var. Kur’an’ı ezberde tutmak en yüksek ailelerin, aristokrat sınıfın sorumluluğu. Bu yüzden en zeki çocuklarını hafızlık eğitimine gönderiyorlar. Kahramanımız Samba Diallo da medresenin en başarılı öğrencisi; kendisine geleceğin Üstad yahut İmam’ı gözüyle bakılıyor. Fakat bu arada beyazlar ülkeyi istila etmiş; ateşli silahlarıyla yerlilere diz çöktürmüşler. Ardından “beyaz okullar” açılmış. Yerliler kendi çocuklarını o okullara göndermeli mi? Bir kısmı asla olmaz, diyor. Daha “rasyonel” olanlar ise, bizim çocuklarımız da “haksız yere yenme sanatını” öğrenmeli diyorlar. Başbakanın yeğeni olan küçük kahramanımızın da beyazların okuluna gitmesine karar veriyorlar. Gidip ne yapacak? Keresteleri daha doğru çakmayı öğrenecek, böylece daha sağlam binalar yapacak. Aynı zamanda orada “besili olmayı” öğreniyorlar! Fakat besili insan maneviyattan uzaklaşıyor. Bütün bunları yaşamıyor muyuz biz? Yazarın anlattıkları hiç uzağımızda olan şeyler değil. Bu yüzden, ben dönüp dolaşıp şunu söylüyorum: Bütün büyük romanlar, bir tek büyük romandır aslında. Ve hepsinin içinden Tanrı geçiyor. Samba Diallo medreseden ayrılıp önce koleje, ardından Paris’te felsefe doktorası yapmaya gidiyor. Sonunu tahmin edebilirsiniz…

Bu kadar okumadan ve çalışmadan sonra belki Türkiye’nin de büyük romanını yazmak istersiniz?
Ah, ne çok yazmak isterdim! Ama gurub etti güneş, dünya karardı. Artık vakit çok geç. Bu iş sadece bilim değil, asıl yanı sanat. Altmış yaşından sonra keman çalamazsınız.

Şimdi hocam siyaset, iktisat, hukuk, derken din kısmına gelmek istiyorum. Roman diliyle ilahiyat! Piyasada çok sayıda peygamber, sahabi, veli romanı var. Bazıları birkaç yüz bin tiraja ulaşıyor. Bu romanları nasıl değerlendiriyorsunuz?
Senin de katıldığın, Meridyen Derneği tarafından düzenlenen “peygamber romanları” çalıştayında şunu tespit ettik: Piyasada sayısız peygamber, sahabe ve veli romanı var. Bunlardan iki düzine kadarını inceledim; bir tanesine bile roman dememiz mümkün değil. Sulandırılmış siyer metinleri. Hazreti Hatice’yi, Hz. Fatma’yı övmek için roman yazılmaz. Kazancakis’in Hz. İsa ve havarileri için yaptığına benzer biçimde, mesela ilk vahiy gecesini farklı tasavvur edebiliyor musun? Sen, ey romancı (adayı), sen ki Hz. Hatice değilsin; onunla kendi arandaki ve onunla okuyucun arasındaki farkı kurgulayabiliyor musun? Bunu yapabilirsen, yazdığın roman olur. Konusu peygamber veya sahabiler de olsa, romanda anlatılan onlar değil, biziz. Mesela şöyle yazabiliyor musun: Hz. Peygamber titreyerek eve geldi ve beni örtün, dedi. Sonra sevgili eşine olan biteni anlattı. Hz. Hatice ondan 15 yaş büyüktü ve daha tecrübeliydi; aynı zamanda da onun bir bakıma patronuydu. Dolayısıyla ona söz söyleme hakkı, kapasitesi vardı. Çalıştayda yanlış anlaşılabilir endişesiyle söyleyemedim, şimdi söyleyeyim: Hz. Hatice dedi ki, ey benim sevgili eşim, durumun pek iyi görünmüyor, bu gibi sözlerle bizi zora sokma, itibarımızı düşürme! İşte böyle yazarsan roman olur. Romandaki bu Hatice, asıl Hz. Hatice annemiz değil, sensin, benim! Yani o anı Hz. Peygamber bizimle bugün yaşamış olsaydı, biz ona nasıl davranırdık? Onu Haticetü’l-Kübra gibi tasdik eder miydik? Onun söylediği sözün hakikatini mi düşünürdük, yoksa kendi itibar ve piyasamızı mı? Bunu yazmayı yüreğin kaldırıyorsa, o zaman roman yazıyor olursun. Onları değil, kendimizi anlatmak için!..

Yakup Kadri, “öleceğini aklından bile geçirmediği Atatürk” ulus olun! demişse, olmalıyız diye düşünüyor. Necip Fazıl, ulusçulara karşı milleti ayakta tutacak muhayyel bir Ulu Hakan imal ediyor. Tanpınar ise, milletten ulusa alçalışın vicdan azabına odaklanıyor.

HENÜZ PEYGAMBER ROMANI YAZILMADI TÜRKİYE’DE

Bunu birisi gerçekten yazdığı zaman, işte oldu, bu bir roman diyeceğiz. Fatih Andı ile Ömer Lekesiz tabii ki gene “Caiz değil!” diyeceklerdir. Onların caiz değildir dediği romana ille caizdir deme sevdalısı değilim. Ben diyorum ki, roman yazmamışız. Peygamber, sahabe romanı diye bir şey yok ortada. Bu yazılan şeyler sulandırılmış siyer metinleridir, bunların romanla alakası yoktur. Bunların kapaklarına roman yazmak sahtekârlıktır. Bazıları “roman tadında siyer” diyormuş, çalıştayda öğrendim. Bu ifade mahvetti beni. Demek ki siyer artık okunacak bir şey değil, roman tadı verelim ki okunabilir olsun! Bu nasıl bir cürettir? Madem roman kelimesini kullanıyoruz, neden Batı’daki peygamber romanlarına bakmıyoruz? Taklide bile gücümüz yetmiyor.
Ortalama bir Müslüman Hz. Peygamber’i muhtemelen Ortodoks bir Hristiyan’ın Hz. İsa’yı sevdiği kadar sevemez. Çünkü Hz. Peygamber insan, Hz. İsa insan değil ki. Tanrı, Oğul. Tasavvur yönünden, daha yüce bir şey. Buna rağmen Dostoyevski, Karamazov Kardeşler’de şöyle bir sahne kurguluyor: Engizisyon dönemindeyiz. Büyük Engizisyoncu her gün en az yüz zındığı yakıyor. Zındık dediği, kendisi gibi düşünmeyen ama belki ondan daha samimi, daha iyi olan Hristiyanlar. Bugün de eline biraz güç geçen bazı “İslamcılar” herkesi küfürle suçlamıyorlar mı? Evet, Engizisyon günlerinde, bir bakıyorlar Hz. İsa pazar yerinde. Bir kör durumu anlıyor, hemen eline sarılıyor. Ne olur, eğer oysan gözlerimi iyileştir, çok görmek istiyorum, diyor. Bir dokunuyor adama, gözleri iyileşiyor. Artık hiç şüphe kalmıyor. Bu arada kilisenin avlusuna girmiş durumdalar. Büyük Engizisyoncu balkondan olan biteni izliyor. Herkes dehşet içinde, bir an önce ayaklarına kapanmak istiyorlar. Fakat güç orada, balkonda. Gözetim altındalar yani. Tanrı var ama yakılma tehlikesi de var. Büyük Engizisyoncunun tavrı ne olacak, henüz belli değil.
O arada, bir kadının çocuğu ölmüş. O da gelip eline ayağına yapışıyor. Hz. İsa bir dokunuyor, çocuğu diriltiyor. Bu sefer hiç şüphe kalmıyor. Normalde herkesin artık Tanrı’nın oğlunun eline ayağına kapanması lazım değil mi? Yine gözler balkonda. Adam balkondan inip geliyor, tutuklayın, diyor. Atıyorlar Hz. İsa’yı kodese. Kimsenin gıkı çıkmıyor. Gece yarısı gidiyor, karşısında oturuyor. Ey İsa Efendi hoş geldin, n’aber? Niye geldin? Gökte rahat mı battı? Görüyorsun, kurulu bir düzenimiz var. Tekere çomak sokmanın anlamı yok. Yarın sabah gideceksin, gitmezsen seni de yakarım! Senin gökten inmeni asırlardır bekleyen müminlerin var ya, hepsi ateşine odun taşır! İşte roman bu, bunu yazabiliyor musun? Dosto diyor ki, ey mürai Hristiyan! Oğul Tanrı bugün gökten inip gelse, hakikaten peşinden gider misin? Bu sorgulamanın dinen caiz olmayan nesi var? Adam, kendimizi aldatmayalım, Hz. İsa bugün gelse gerçekten peşinden gider miyiz, yoksa güce mi itaat ederiz, diye soruyor. Roman bu sorgulamanın adıdır. Şimdi Karamazovlar’ın muadili olan romanlarımız varsa, gösterin, onlar üzerine konuşalım. Boşlukta “Caizdir, değildir!” diye tartışmamızın bir anlamı yok. Müstakbel romancımızın Hz. Peygamber’i ya da bir sahabiyi nasıl ele aldığını bilemiyorum ki, hüküm vereyim! Sanattır bu, ortaya çıkınca konuşulur.

Klasik bir soruyla noktalayalım: Bir adaya giderken yanınıza alacağınız üç romanı sorsak?
Psikolojime göre değişir. Şu anki ruh hâlime göre, yabancılardan Don Kişot, Moby Dick ve Vergilius’un Ölümü. Yerlilerden Mai ve Siyah, Sinekli Bakkal, Yol Ayrımı.