Otostop, Hikâye Biriktirme Sanatıdır

Ümit Aksoy | Söyleşi Cankat Kaplan, İslâm Dalp

Ümit Aksoy felsefe doktorası yapıyor.
henüz ortaokulda iken başladığı otostopa yirmi yıldan fazla devam etti. Hatta otostopun kitabını yazdı. “Her Şey Biraz Eksik, Otostop Hariç” isimli romanı 2016 senesinde Raskol’un Baltası tarafından yayımlandı. “İnsan bazen bir fren sesine âşık olabilir!” diyen yazarla otostop hakkında konuştuk. Beğenilerinize sunarız.

İnsanlarla otostop hakkında konuştuğumuzda genelde bir güven probleminden bahsediyorlar. Şoför veya yolcu olmalarına bağlı olarak ya “Neden tanımadığım bir adamı arabama alayım?” ya da “Neden tanımadığım bir adamın arabasına bineyim?” diye soruyorlar. Biz de soralım, “Neden otostop çekiyorsunuz, tehlikeli değil mi?”
Haklısınız. Ben yirmi yıldan biraz fazla bir süre bu otostop “işi”ni bilfiil yaptım. Bu soruyla da çok karşılaştım: “Otostop yaparken korkmuyor musun?” Ben de bıkmadan şu cevabı verdim: “Neden korkayım ki?” Bu cevap beni arabasına alan bütün o insanlara bir saygı ifadesidir. Çok önemli bir şey yapıyorlar. Onlar da tanımadıkları bir adamı arabalarına alıyorlar. Araba mahrem bir mekândır, neredeyse eviniz gibidir ve o insanlar sizi bu mahrem bölgeye davet ediyorlar. Ben o adama güvendim, o adam da bana güvendi ve beni mahrem bir alanına davet etti. Bu karşılıklı bir şey ve o adamın yaptığı çok saygıdeğer bir iş. Sen de bunu bilirsen, bunu anlarsan, orada o güven eşiğini aşıyorsun ve karşındaki kişiyle bir tür paylaşım içine giriyorsun.

Duran arabaya ciddi bir saygı var yani…
Tabii ki. Durmayana da biraz öfke var ama, yalan yok!

Peki otostop çekerken bir tercihte bulunuyor musunuz? Mesela “Bir Doğan’ın durma ihtimali bir Mercedes’e göre daha fazladır” gibi cümleler kurulabilir mi?
Bir tercih oluyor pek tabii. Ama çok anlık hikâyeler bunlar. Araba seçebildiğin bir menzile giriyor. Bazen ürkütüyor bu araba ve bir anda elini indiriyorsun. Tabii otostop yaptığım zamanlarda, ben oyumu daha çok farklı ve lüks arabalardan yana kullanırdım. Başlangıçta böyle bir durumum vardı. Mesela bir Murat geldiğinde elimi böyle belli belirsiz indirirdim ama Mercedes geldiğinde daha bir iştahlı, daha bir heyecanlı kaldırırdım. Ama bir süre sonra bunları aşıyorsunuz. Yine de daha lüks bir araba durduğunda kendini daha bir özel hissediyorsun. Yahut ne bileyim, diyelim ki, entelektüel bir merakınız varsa işte bir üniversite öğrencisi sizi arabasına aldığında çok daha başka oluyorsunuz; lise yıllarımdan bahsediyorum burada… Ya da çok maddi bir şeye ilgi duyuyorsanız, lüks bir araba geldiğinde heyecanlanıyorsunuz. Belki bir gün ben de onun gibi olabilirim diye düşünüyorsunuz. Böyle şeyler olabiliyor.

Ne zaman başladınız otostopa?
Ben otostopa ortaokul yıllarımda başladım. Çok yakın bir zamana kadar da yaptım. Gittikçe daha iyi bir otostopçu oluyorsunuz; bilgi havuzunuz genişliyor, kelimeleriniz artıyor. Farklı bir pencereden bakmaya başlıyorsunuz yavaş yavaş her şeye, hayata. Ağzınız açık hayran hayran baktığınız zamanlar da oluyor, tepeden baktığınız da… Politik diliniz de değişebiliyor. İslamcıysanız solcu birinin arabasına bindiğinizde mesela, açık sözlü olursanız neredeyse bir kavga oluşabiliyor. Bazen de siz idare ediyorsunuz karşınızdaki, sizi arabasına buyur eden, misafir eden şu adamı.

Siz böyle bir kavga yaşadınız mı hiç?
Belli bir tartışmaya girdiğim oldu zamanında, ne gerek varsa… Ama otostop strateji ve taktiğin bir arada olduğu bir oyundur. Stratejiniz başta otostop yapmak ve ne bileyim binerken belli belirsiz kafanızda düşündüğünüz şeyler… Taktikse o anda gelişen bazı davranışları anlatıyor burada. Senin bir stratejin var en başta ama mesela arabaya bindiğinizde, mesela adam sana pat diye “Sen Alevi misin?” diye soruyor. Bu bazen bu kadar hızlı gelişiyor bazen de yavaş yavaş sözün nereye geleceğini anlıyorsunuz. Mesela “Nerelisin?” diye soruyor. “Erzincanlıyım” diyorsun. Biraz abinin tipinden, konuşmasından anlıyorsun, yavaş yavaş kötü bir yere doğru gidiyor konuşma. “Peki Erzincan’ın neresindensin?” diyor. “Çayırlı” diyorsun. “Peki, Çayırlı’nın neresinden?” diyor. Anlıyorsun ki Erzincan’ı da biliyor biraz. İşte burada bir yalan atmak zorunda kalabiliyorsun. Çünkü pek de o konuşmanın içine girmek istemiyorsunuz. Diyorsunuz ki, “Refahiyeliyim.” E, bunun da bir maliyeti oluyor hâliyle. Çünkü adam “Refahiye’nin neresinden?” diye soruyor devamında. Ben Refahiye’ye hayatında gitmemiş biriyim. İşte diyorsun ki, “Merkezden.” Ya da “Abi peki sen nerelisin?” deyip döndürmeye çalışıyorsun muhabbeti. Bunlar dışında otostop insanların birbirine gerçekten dert anlattığı bir zemine de dönüşebiliyor çoğu zaman. Mesela abi karısından boşanmış ve bir anda “Allah bütün kadınların belasını versin!” diye başlıyor söze. Siz de o moddaysanız “Abi gerçekten öyle değil mi?” filan diyebiliyorsunuz. Gizli bir ittifak kuruluyor bir anda ya da bir anda garip bir cemaatin içinde buluyorsunuz kendinizi.

Kısa süreli de olsa bir yoldaşlık var sanki.
Doğru ama bir yandan da bir miktar tedirginlik duyuyorsunuz tabii. Ama bu benim oyunum. Eğer canım inanılmaz bir şekilde sıkkın değilse, mümkün olduğu kadar o oyuna dâhil olurum. Bu on dakikayı ya da bir saati bir performans imkânı gibi düşünüyorum. “Bunu 12 yaşında da mı düşünüyordun?” derseniz elbette 30 yaşında olduğum gibi bir hâlde değildi bu. Ama şu hep vardı: Şu anda ben hayatımın en şahane eylemini yapıyorum. Tam olmak istediğim yerdeyim. Dolayısıyla orada mükemmel bir performans sergilemem gerekiyor. Zorunluluk değil sadece bu tabii; tadını çıkarma, oyuna böyle alabildiğine bırakma kendini.

Peki şehir içi ve şehir dışında otostop yapmak arasında fark var mı?
Olmaz mı? Şehir içinde otostop yapmak elbette çok daha zor. Şehrin içindeki yollar yolculuk yapmak için tasarlanmamış. Yani sanki insanlar belirli belirsiz bir yerlere yerleşmişler, sonra o yerler arasında hani burada bir yol olsa da iyi olur, denilip yol yapılmış gibi bir durum var. Bu da yetmemiş, o yolların arasına, ötesine berisine de bir şeyler koymuşlar. Otostop ise görünür olmakla ilgili bir iş. Yani sağınızda solunuzda sizi engelleyen bir şeyin olmaması gerekiyor. Ayrıca insanlardan olabildiğince uzakta yapmak istiyorsunuz otostopu. Çünkü kolay değil size yönelen o bakışları kaldırmak. Bir insanın standart, alışılmış yol alma biçimi dışında bir şey yapması en hafif tabirle sinirlendiriyor dışarıdan bakan insanları. Mesela Alibeyköy’den otostop yapıyorsanız ve Sancaktepe’ye gidecekseniz, güzergâhı düşünürsek çok da hoş bakışlarla karşılaşmayacağınız aşikâr. Bu da çok anlaşılabilir bir şey. Ben insanlara bundan dolayı hak vermiyor değilim. Ama bu benim otostop çekmemi de engelleyen bir şey değil. Şehir mekânsal olarak çok sıkışık bir yer. Dolayısıyla, şehir dışına göre insanların tepkileri değişebiliyor. İnsanlar şehir içini yol olarak görmüyorlar. Orası insanların oturduğu, yaşadığı bir yer. Bir yerden bir yere gitse de zorunluluktan gidiyor, seyahat etmiyor. Oysa uzun yol insanların seyahat hissine kapıldıkları bir anlama sahip. O yüzden size de daha hoşgörülü bakabiliyorlar.

Belki de şehir içinin zor olmasının sebeplerinden biri, otostopçuyu alacak şoförün otostopçuda onun başka bir çaresinin olmadığı bir durumu arıyor olmasıdır. Belki bu sebepten, şehir dışında otostop şoföre de mantıklı geliyor ama şehir içinde yapınca “Otobüse binsin, bana ne!” diyebiliyordur.
Kesinlikle, bu gerçekten iyi bir neden ama sadece şoför için. Otostopçu ne yapsın? Her dakika, her an uzun yola çıkamam ki ben, ne yapayım yani? Bu iş bir yabancı dil öğrenirken, pratik için mümkün olan her yerde konuşmaya çalışmak gibi. Bundan kendinizi de alamıyorsunuz. Bir de güzel bir şey ya! İnsan nerede olursa olsun yapmak istiyor…

Otostop strateji ve taktiğin bir arada olduğu bir oyundur. Stratejiniz başta otostop yapmak ve ne bileyim binerken belli belirsiz kafanızda düşündüğünüz şeyler… Taktikse o anda gelişen bazı davranışları anlatıyor burada.

Siz gerçekten otostop yapmak istiyorsunuz. Sanki amaç şu noktadan şu noktaya gitmek değil fakat otostop yapmanın kendisi.
Uzun yolda öyle tabii ki… Şehir içinde de, eğer rahat bir zamansa, ne bileyim işe veya okula gitmeyeceksem, olabilir. Ama uzun yolda otostop yapıyorum sadece, evet. Mesela ben Kayseri’ye gidiyorum. İnsanlar Kayseri’de olan arkadaşım Cem’i görmeye gittiğimi sanıyor. Oysa ben otostop yapıyorum, Cem ise o esnada Kayseri’de. Cem’i sevmiyor değilim. Otostop yapmasam Cem’i görmeye gitmem gibi bir durum da yok ama ben otostopu Cem’i görmeye gitmek için yapmıyorum. Ben “sadece” otostop yapıyorum, gerisi onun yancısı, bahanesi.

Otostop bu kadar öne çıkıyorsa hayatınızda, şunu sormak istedim. Farz-ı muhal; hiç otostop yapmamış bir Ümit’le bugünkü Ümit arasında bir kıyas yapsak, ne fark olurdu?
Otostop şüphesiz benim hayatımda çokça yaptığım ve en sonunda kendimi ona bıraktığım, daha doğrusu teslim olduğum bir eylem. İnsanın hayatında kaç tane böyle eylem olabilir ki? Mesela son zamanlara kadar iyi bir Galatasaraylıydım. Bu olabilir belki ona benzer bir durum, bir hâl. Bazı dostluklar da böyledir. Belki bir zikir esnasında kendinizi bu kadar bırakabilirsiniz şeyhinize. Böyle eylemler hakikaten dönüştürücü şeylerdir. Tabii, ne değişti, kesin olarak bilemezsiniz hiçbir zaman. Yani işte bugünkü otostopumuzdan şunu öğrendik, diyemezsiniz. Ama bu otostop işi öğrene öğrene yaptığınız bir şey ve çok kuvvetli bir öğrenme pratiği var.
Beni biraz yaşadığım çıkmazdan, içinde bulunduğum sıkıntıdan, darlandığım anlardan, yalnızlıktan uzaklaştıran bir şey oldu otostop. Gerçekten bir şey yapıyorum hissini bana veren yegâne şeydi. İster şehir içinde olsun ister dışında, aralarında tabii ki nicelik farkı var ama, ben Vezneciler’den Nurtepe’ye ya da ne bileyim İstanbul’dan Antep’e otostopla gittiğimde de, net şekilde bir şey başardım hissine sahip oldum hep. Bu biraz benim buna açlığımla da ilgili bir hâl olabilir. Herkes bunu böyle deneyimlemek zorunda değil ama benim için biraz bir şey başarma aracıydı. Ben bir şeyler başarıyordum, kendimi güçlendiriyordum. Oyun oynuyordum kısacası. Burada topunuz olmadığı için oyuna alınmadığınız zamanların olduğunu düşünürseniz… Yahut lisede bir kızı sevdiğinizde işte o sizi bazı nedenlerden dolayı istemediğinde… Bunların hepsinin karşısında, “Ama ben otostop yapıyorum!” diyebiliyorsunuz. Bunu bir fark, bir imtiyaz gibi düşünebiliyorsunuz. Hatta bu oyuna, bu şovunuza, performansınıza, insanları dâhil ediyorsunuz. Yani insanlara hani mesela “Abi elini öyle kaldırma!” diyorsunuz ve insanlara bir şey öğretir kıvama gelebiliyorsunuz.
Bütün bunlardan öte, o oyunda, sizin oyununuzda, sizin kendinizi gösterdiğiniz bir şey var. Şimdi, öbür Ümit bunu yapmasaydı ne olurdu? Böyle bir oyunu, böyle bir hikâyesi olmazdı en başta. Daha iyi de olabilirdi belki. Çünkü bu biraz çıkıntılık yapmak, biraz sıradan olanın dışına çıkmak aslında. Öbürü belki başka türlü bir strateji, başka türlü bir taktik geliştirebilirdi. Yani hiç otostop yapmamış diğer kendimle oturup konuşsam, bana “Abi şu fırsatı da kaçırdın bak!” ya da ne bileyim “Bu otostopun sana artık sıkıntı veren bir şeye dönüştüğünü de sana üzülerek söylemek zorundayım” gibi şeyler diyebilirdi. Ama buradan öbürüne bakınca, bu Ümit’in anlatacağı bir hikâyesi var. Yani otostop bir hikâye biriktirme eylemi. Siz onu hikâye biriktirmek için yapmıyorsunuz ama birikiyor bir şeyler de kaçınılmaz olarak. Bir yerden sonra da bir hikâye anlatıcısına dönüşüyorsunuz zaten. Bir arabaya biniyorsun, bir role giriyorsun ve bir hikâye anlatıyorsun orada. Üstelik bu sadece arabanın içinde değil dışında da devam eden bir şey. Arabadan iniyorsunuz ve okulda, işte, okey oynarken ya da maça giderken yanınızdakine o haftaki maceralarınızdan bahis açabiliyorsunuz. Mesela önceki otostopunda ettiğin aynı muhabbetleri ediyorsunuz diyelim. Bu bazen oluyor, bir tür doğallığın dışına çıkıyorsun ama bu doğallığın dışına çıkmak da doğal bir şey işte otostopta, birikim böyle aktarılıyor, tecrübe böyle işe yarıyor, yol gösteriyor size.

Otostop çokça yaptığım ve en sonunda ona teslim olduğum bir eylem. İnsanın hayatında kaç tane böyle eylem olabilir ki?

Yazılı olamayan bazı kuralları, bir raconu da var bu işin sanki. Mesela ön koltuk boşsa arkaya oturamazsın gibi…
Ben hiç arka koltuğa oturmadım. Çünkü arka koltukluk bir durumum olmadı hiç. Bir insan nasıl arka koltuğa oturur; öndeki kişi senin şoföründür ya da sen şoförün çocuğusundur. Mesela benim şimdi bir arabam var. Oğlumu kreşe götürürken onu ön tarafa, ön koltuğa oturtmuyorum. Bu sadece tehlikeli ya da yasak olduğundan değil. Onun yeri arkası. Yasak olmasa da onu öne oturtmazsınız. Çocuk o daha, hani bir ceza nesnesi, nedeni değil de daha derinden bir engel var. Otostopta da arkaya oturduğunuzda, şoför bunu bir tehlike işareti olarak algılayabilir. Acaba benim başıma silah mı dayayacak, diyebilir seni arabasına buyur eden. Onu böyle bir düşünceye sevk etmeye hakkınız yok. Bu iş benim için bir tür eşitlenme işi. Belli belirsiz bir hayranlık duyduğum biri o şoför ve araba. Niye hayranlık duyuyorum? Yani otostop yapmıyorsam, sair zamanlarda, yoldan geçen şoför veya arabalara hayranlıkla bakmıyorum. Ama o şoför o anda beni alırsa ben şovumu, gösterimi yapacağım, mutlu olacağım, bir şey başarmış olacağım. Dolayısıyla o sahnede, şoför çok anlamlı ve önemli bir figür oluyor bir anda: O ve ben. O şoför benim kahramanım. Beni tanıma cüretinde bulundu. Bunu aklından geçirdi, niyet etti, sonra durdu. Ben buna fazlasıyla saygı duyuyorum. Dolayısıyla onunla şimdi yan yana, belirli bir eşitlikte durmam lazım. Arkada oturursanız bu olmaz.

Peki başka ne yapmak ya da yapmamak gerekir?
Şehir içinde ya da dışında, böyle güzel yerlerde otostop yapmak lazım. İşte otostopun belirli aktörleri var: Otostopçu, sizi alan araba, onun şoförü gibi. Bir de dışarısı yani mekân var. Çokça beklediğiniz bir eylem. Otostop yaptığınızda bir mekânda duruyorsunuz ve epeyce bekliyorsunuz. Kötü bir yer olmaması lazım.

Köprü altında durmamak lazım tabii…
Ben köprü altlarını seviyorum. Ama hani senin gönderme yaptığın şeye binaen söyleyecek olursam, biraz safım demek ki, ben köprü altında durmaktan çok da imtina etmedim öyle. Gerçekten samimi olmak lazım bir yandan da. Yani diyelim ki çok güneşli bir hava ve orası gölgelik yahut arabanın daha iyi durabileceği bir yerse köprü altı, gidip durdum orada.

O zaman izbe yerler diyelim. Mesela şoförün tinerci mi bu, diyebileceği yerler…
Tabii, öyle yerlerde durmayı pek tercih etmezsiniz. Mesela, durakta da durmazsınız. Durakta otostop yapılmaz. Sadece orada otobüs durduğu için değil. Orada bir halk var. O halka saygı duymak lazım. Yani onlar oralı insanlar. Evlerine gidecekler. Otobüs beklemeyi öğrenmiş ya da tercih etmişler. Şimdi orada otostop çekmek, “Demek siz bu hayatta eve sadece otobüsle gitmeyi öğrendiniz ha?” demek gibi bir şey. Böyle şey söylenir mi insanlara. Dolayısıyla oralılara saygı duymak lazım. Zaman konusu da önemli hakeza. İnsanların sizi uzaktan görüp, tanıyabileceği bir gün ışığı ve mesafe lazım. Gündüz gözüyle derler ya, öyle vakitlerde yapmak lazım otostopu. Ben bazen kendimi işin kurnazlığını da yapar buldum yine de. Mesela diyelim ki, yağmurlu bir günde köprü altında değil de, dışarıda beklemek gibi. Böyle çakallıklarım oldu. Biraz dışarıda durup ıslanınca daha hızlı durabilirler gibime geldi. Bazen böyle şeyler yapıyorsunuz. Çok yorulmuşsunuz, hızlıca gitmek istediğiniz yere varmak istiyorsunuz. Çünkü bazen oyundan sıkıldığınız da oluyor. Ne olursa olsun, bazen en sevdiğiniz şey için bile, bitse de gitsek, diyebiliyorsunuz. Bu onu toptan silmek anlamına gelmiyor elbette. Bugünlük bu kadar oyun yeter yahu, demek gibi bir şey bu.

Anladığım kadarıyla her otostop için geçerli evrensel kurallar yok. Biraz yerine göre, o anda, o zamanda kurulan bir oyun bu.
Hem öyle hem değil. Aslında birtakım kurallar var. Mesela sokak arasında ya da otostopta arabaların en hızlı geçtiği yerde durmaz araba. Ya da arabaya bindiğinizde çok tedirgin edici bir hâliniz varsa olmaz bu yani. Yahut elini iki yana açıp sallayarak araba durdurmak, bunlar çok şık şeyler değil hakikaten. Arabayı durdurmak ve otostop yapmak arasında büyük farklar var. Benim için o elini iki yana açıp bağıran adam otostop yapıyor değildir. Ne yapıyorsa yapmış, arabayı durdurmuştur, bir yere de gitmiştir ama bence otostop yapmamıştır. Bunun gibi birtakım şeyler var. Ama olayın kendisi pratiğe döküldüğünde o kadar kendinize mal ettiğiniz bir şey oluyor ki… Ve benim kişisel hikâyemde olduğu gibi, bu iş bir büyüme, bir serpilme hikâyesine tekabül edince, yolculuk yapmanın, yolu tanımanın daha derin anlamları oluveriyor. Başlangıçta birtakım kurallar koymuş olsanız bile işi yaptığınız o anda farklı bir şeye dönüşüyor ve gayet senin kurduğun, kurallarını belirlediğin, bireysel bir oyuna dönüşüyor. Ve o olmazsa olmaz dediğimiz kuralların da üstüne binen, onları iptal etmeyen ama onları düşündürmeyen şeyler başına gelebiliyor. Yani öyle bir hikâye anlatırım ki ben size, “Arabada bunlar konuşulur, bunlar tehlikelidir, bunlarsa hiç konuşulmaz” dediğimiz bütün o kurallar falan ortada kalmaz. Bazen kuralı bindiğiniz arabanın şoförü de belirleyebiliyor. Daha doğrusu ortak bir anlaşma alanı oluyor bu. Mesela, bir arabaya biniyorsun ve “Selamün aleyküm dayı!” diyorsun. Bunu, cevaben ancak “Hoş geldin yiğidim!” diye cevap verecek pos bıyıklı ortalama bir Sivaslı dayıya söyleyebilirsin. Takım elbiseli, şık görünümlü bir adamın arabasına ise, “Merhaba!” diyerek binersin, o da sana “Hoş geldiniz!” der mesela. Çok karikatürize ederek konuşuyorum ama o takım elbiseli adama da “Selamün aleyküm dayı!” demezsin, bu da bir gerçektir, otostop gerçeğidir, memleket gerçeğidir.

Peki şimdi sizin bir arabanız var. Hiç otostopçu aldınız mı?
Bir iki kere aldım, evet. Ama burada şöyle bir şeyden bahsetmek istiyorum: Ben biraz “kıskanç” bir otostopçuyum galiba. Yani otostopçuları sevmiyor değilim ama bu iş benim için yoğun anlama sahip bir şey olduğu için, hani kimse bunu benim kadar iyi beceremez anlamında da değil ama… Hani o rolü Ayhan Işık iyi oynardı yani. Bir film düşünün, işte Mühürlü Gözler olsun bu. Ayhan Işık oynamış orada ama sonra başka birisi daha çeviriyor o filmi. Siz de Ayhan Işık’sınız. “Kuzum olmamış bu” dersiniz. Yolda bir otostopçu gördüğünüz zaman hangi yaştaysanız kendinizi oraya yansıtırsınız. Nerdeyse şöyle şeyler söylerken buluyorum kendimi: “Ya 12 yaşındaki Ümit bile senden iyi otostop çekerdi.” Dolayısıyla ben bir otostopçu gördüğüm zaman, neredeyse görmez gibi bakıyorum ona. Almamak için değil. Ayrıca kendimi tam bir şoför olarak da hissetmiyorum. Otostopçudan şoförlüğe gidilen o geçişi tam olarak yapabildiğimi söylemem hayli güç. Yani arabanın sağ koltuğundan sol koltuğuna geçmek öyle hemen yapılabilen kolay bir iş değil. Mesela geçiyoruz yoldan, eşim diyor ki: “Otostop çekiyordu gençler; görmedin mi?” Ben, “Hani nerde?” derken geçip gitmiş oluyoruz yanından. Ya gerçekten görmemişim onu ya da görmüşüm ama görmemişim gibi yapıyorum. Arabama almamak için değil. “Otostopçu mu? Bir zamanlar bir Ümit vardı, bilir misiniz? Ondan sonra bitti o iş…” der gibi. Biraz da kıskanıyorum tabii. Yani yakıştıramıyorum bir başkasına otostopu.

Peki ya diğer otostopçular? Bu kampçılık gibi birlikte yapılan bir iş değil anladığım kadarıyla. İki otostopçu aynı yolda karşılaşınca ne olur? Sonuçta, bir yandan sana yoldaş olabilir, ama aynı zamanda rakibin de…
Evet, yolda diğer otostopçularla karşılaştığım zamanlar oldu. Çok temas etmek istemiyorum onlarla. Çok bireysel bir işin içindeyim o esnada. Görmezlikten de gelmedim ama çok da yaklaşmadım hiçbir zaman. Küçükken böyle değildi tabii. Ortaokuldayken mesela, üniversite öğrencilerini gördüğümde imreniyordum. Büyüyünce ben de bunlar gibi olacağım, bekleyin geliyorum, filan diyordum. Ama büyüdüğümde, dediğim gibi, pek temas etmek istemedim. Şundan emin olabilirsiniz ki, belli bir göz markajında birbirinizi sürekli takip ediyorsunuz. Mesela bazen oyunun bozulduğu da olabiliyor. Araba duruyor ama şoför ikinizi de alıyor arabaya. Tek binsem daha iyi olabilirdi, diye düşünüyorum o zaman. Arabadaki iki otostopçudan biri olduğumda, ben hep şoförü muhatap aldım. Yani dönüp diğer otostopçuyla muhabbete girmedim hiç. Şoförü aradan çıkarmadım. Bu sadece şoföre saygımdan dolayı değil tabii. Diğer adam benim rakibim aynı zamanda. “Şimdi bakmayın burada arkalı önlü oturduğumuza, normalde hiç sevmem kendisini yani!” der gibi durdum o arabanın içinde.

Peki otostop sizce modernizmden, kapitalizmden bir tür kaçış mıdır? Böyle cümleler kurulabiliyor çünkü. Bu ne kadar gerçek sizce?
İnsanlar modern zamanda uzun zamandır deneyim biriktiriyorlar. Deneyim dediğimiz bu şeyin de, teorik çerçevesi itibariyle bakıldığında, birtakım problemli yanları var. Üzgünüm ama bu otostop için de geçerli. Geleneksel hayatta, insanların bir şeyler öğrenme, bir durum hakkında bilgilenme yolları daha netti. Evet, bu yollar şimdi de net gibi ama deneyim dediğimiz bu bilgi edinme şekli, bugünkü anlamıyla, orada mevcut değildi. Mesela, örnek alma ya da tadarak öğrenme gibi imkânlar vardı fakat deneyim, modern hayatta olduğu gibi, öğrenme işinin merkezinde yer almıyordu. Otostop da bu anlamda modern bir şey. Otostopta da deneyim bir bilgi kaynağı olarak merkezde. Otostopçu, bir bilgi kaynağı olarak, sürekli kendi tecrübesine atıf yapar; başlangıç anında ve sonunda oraya hiç kimseyi dâhil etmez. Bunun farkındayım ama yine de otostopu, kendimi şöyle kurtarabilirim belki: Bu durumu, bir deneyim biriktirme eylemini otostopta çok net fark ediyorsunuz, kaçamıyorsunuz bundan. Samimisiniz yani bu durum karşısında. Zamanında nasıl bir adam şeyhinden öğüt alıp bunu hayatına uyguluyorsa, bu geçiş ne kadar net ve açıksa, otostopta da deneyimden edindiğin bilgiyi alıp uyguluyorsun. Adam şimdi mesela şeyhinden yahut bir hocasından bir öğüt alıyor, sonra diyor ki, dur ben onu bir deneyeyim de bir göreyim. Sonra onu kendi hikâyesi hâline getiriyor. Otostop bunun çok dışsallaştığı bir durum ve hiçbir şekilde saklanmıyor. O yüzden bana daha samimiymiş gibi geliyor. İnsanların, şu anda böyle her şeyi tecrübe etmek zorunda olduğu ve her bir anın özelleştirilip, âdeta “Bakın bakın şimdi ne yaşayacağım, bakın bakın şimdi bu yaşadığım şeyi size ne güzel anlatacağım!” dediği bir zamandayız. Hiç cemaat olamıyoruz. Onun hâli bu. Standart bir cemaatte herkes kendi hayatını yaşar. Mahrem bir hayatı vardır; karısıyla, çocuğuyla ya da ne bileyim başka bir şeyle orada gerçekten olması gerektiği kadar mesafe vardır. Adam kendi hayatını özelleştirmez, bunun hikâyesini böyle sunmaz. Her dakikasının sizinle yaşanmayacağını bilir, her şeyini paylaşmaz. Başka bir hayatı olduğunu hiç unutmaz. Şimdiki durum ise bir herkesleşme durumu. Otostopta bunu çok içeriden yaşıyorsunuz ve otostop bu durumu size biraz acı bir şekilde de olsa fark ettirmeden duramıyor.

Ne içindeyiz zamanın ne büsbütün dışında… Otostop da biraz öyle. Ne büsbütün içindeyiz kapitalizmin ne büsbütün dışında modernizmin.
Evet ama şöyle bir yanı da var tabii otostopun. Şimdi tatil dediğiniz şey, nasıl olursa olsun kapitalizmin içerisine çok kolay girebildiği bir yer. İşte kamp malzemelerinin reklamını yapıyor. Size, “Bu dağ yolunda ancak şu 1000 TL’lik ayakkabıyla yürüyebilirsin benim güzel kardeşim!” diyor. Bunların doğru bir tarafı var ama aynı zamanda sınıfsal bir hikâye de var. Dolayısıyla alternatif dediğimiz şeyi de kapitalizm hızlıca kuşatıp piyasanın içerisine çekebiliyor. Otostop ise bu anlamda pek kuşatılamıyor. Bunu kabul etmek lazım. Deneyimle ilgili evet, dibine kadar; modernizmden pek kopamıyor olabiliriz lakin piyasanın içine çok da girmek zorunda değilsiniz. Fakirler otostop yapamaz diye bir kural yok. Otostopun reklamı da yapılamaz. Otostopçu tshirt’ü, ayakkabısı filan satılmıyor hiçbir yerde. Yok, çünkü böyle bir şeyi düşünmesi bile çok saçma. Dolayısıyla otostop dediğimiz her ne ise, bu bağlamda piyasa denen şeyin kuşatamayacağı bir yerde duruyor. Çünkü tüketimle ilgili bir hikâyesi yok. BİM’den aldığınız suyla otostop yapabilirsiniz, Eminönü’nden tezgâhtan aldığınız parkayla da ya da ikinci el bir ürünle de… Anlatabiliyor muyum? Bunları çoğaltmak mümkün. Ayrıca şöyle bir hikâye de var. Mesela siz bir tatile çıkmak istediğinizde, onu bir hafta öncesinden kuruyorsunuz, planlıyorsunuz. Sonra gidince, ya çok da istediğim gibi olmadı, diyorsunuz. Ama otostop öyle bir şey değil. Çok fazla şey kuramadığınız için öyle bir hayal kırıklığı da pek mümkün olmuyor. Çünkü işi zaten en başından rastlantıya bırakmışsınız. Kafanız rahat. Ama orada önemli olan bir yere, bir hedefe falan değil; biraz klişe olacak üzgünüm ama önemli olan yolda olmak. Otostopun önü de, arkası da, özü de, sırrı da bu işte; yolda olmak.

Son olarak bize otostopta başınıza gelen bir olay anlatabilir misiniz?
Size kitapta da geçen Hızır ile karşılaşma hikâyemi anlatayım. Benim Hızır’ımla yani; zaten herkesin Hızır’ı biraz kendinedir, kendisine göredir; kendi gördüğü kadardır. Çok yorulduğum bir gece, Rize’ye gitmeye çalışıyorum. Samsun’un hiç bilmediğim bir yerindeyim. O, benim için hakikaten otostopu çok sorguladığım bir andı. “Benim burada ne işim var?” diye soruyordum kendime. Yani hayatımın, şu anında, şu saatinde, şu yılın şu ayının şu gününün bir gece yarısında, Samsun’un bu hiç bilmediğim bir yerinde ne işim vardı benim? Bir yandan da kendi kendime telkinde bulunuyorum bunları düşünürken: “Ümitçiğim, hani otostop yapıyordun. Geçen gün başlamıştın. Hani şöyle şöyle gelişti olaylar. En son burada buldun kendini.” Tam bir sefalet. Çok kötü bir sorgulama, denebilirse ağır bir yüzleşme hâli. “Neden otostop yapıyordum ben?” diye soruyorsunuz kendinize. Biraz farklı olmaya ihtiyacım var, bir şey başarıyor olmaya ihtiyacım var. Çünkü o kadar zengin değilim, o kadar akıllı değilim, güzel kızların seveceği kadar yakışıklı değilim vs. Bir daha hatırlıyorsunuz bunları. “Peki, normal olamaz mıydım?” diyorsunuz bunun ardından. Çok ağır bir şey bu. Gecenin o vaktinde, o yol üstünde, bütün hayatınızın sizi getirdiği o noktada aslında her şeyiyle yapıp ettiklerinizi, hayatınızı sorguluyorsunuz. İnsan bunu birkaç saat sürdürse intihar filan edebilir yani! Ya da bir daha kesinlikle otostopa bulaşmayacağım diyebilir. İşte tam o anda, benim Hızır’ım dediğim Vedat Reis kamyonuyla çıkageliyor uzaktan, kornalarını çala çala, gecenin karanlığını yırta yırta. Normal şartlarda Vedat Reis’in beni arabasına almaması gerek. Bir otostopçu olarak el kaldırdığınızda o arabanın sizi almayacağına inanıyorsanız orada bir yanlışlık, anormal bir durum vardır. Vedat Reis işte böyle şartlar altında, yani orada gerçekten bir insan olduğunu bile göremediği bir durumda, gecenin o karanlığında ve çok izbe bir yerde aldı beni arabasına. Arabaya bindikten sonra anladım ki, evet o şartlarda beni arabasına alabilecek tek kişi Vedat Reis’ti ve âdeta Hızır gibi yetişmişti imdadıma. Çok da bir şey yapmadı aslında, herkes gibi bir ikramda bulundu bana. Yağlarla, ballarla ağırlamadı beni. Ama hareketi, tavrı, ne bileyim, sigara uzatması, üşüdüğüm için kaloriferi açışı… Bunlar hiç yapılmayan şeyler değil ama tam o anda ve o yerde bunları yapmış olmasıyla, Vedat Reis’in benim için yeri çok ayrıdır. Zaten bunlar detay hikayelerdir, anlatılması gerektiği için anlatılır. İşin aslı, özü, başı sonu korna çala çala her şeyi bir tarafa bırakıp gelip yanı başınızda durup sizi himayesine almasıdır. Vedat Reis işte sadece otostopta tanıyabileceğiniz bir adamdır. En azından benim için: Bu, böyledir. Otostop biraz da böyle bir şey: Normal gündelik hayatta karşılaştığınız sıradan durumlar, orada farklı bir anlama bürünüyor ve bu çok ama çok kıymetli bir şey. O yüzden eski bir otostopçu olarak sorarım: Vedat Reis, Hızır’ın adamlarından olan, şu babayiğit Vedat Reis, şimdi kim bilir nerede? Her zaman söylediğim gibi; Reis’e selamı bir borç bilirim.