Makyajlı Erkekler Kabilesi: Fûlaniler

Erhan İdiz

Adını bilmediğim bir ağacın gölgesine uzanmış, anlamadığım dilde konuşan iki siyahi adamı izliyordum. Çad’da konuşulan 186 farklı dilden biriyle anlaşmaya çalışıyorlardı. Bunları düşünürken onlara baktığımı fark eden adamlardan biri gülümseyerek elindeki çay bardağını bana uzattı. Teşekkür edip geri çevirdim zira burada bilmediğim bir şey yiyip içmenin nelere mal olduğunu acı şekilde tecrübe etmiştim. Yerimden doğrulup bir süre köyün evlerini gezdim. Yalnızca kamıştan yapılmış evlerin içerisinde birkaç tabak ve beni görünce yok olan parlak gözlerden başka bir şey göremedim. Köylülerle aramızda garip bir iletişim vardı. Ben onları, onlar da beni inceliyordu. Uzaktan bakıp gülümsüyor, ben yaklaştıkça kaçıyorlardı.

Günlerdir kuzeye yaptığımız yolculuklarda Çad’a dair çok şey öğrenmiştim. Ülke, adını bir zamanlar Afrika’nın en büyük ikinci gölü olan Çad Gölü’nden alıyormuş. Gittikçe tükenen göl artık eski hâlinin onda biri yüz ölçümüne sahip. Çad’ın talihi de gölün talihinden farklı değil. Bir zamanların sultanlıklar ülkesi gittikçe yoksullaşıyor. Bu yüzden Çad’a Afrika’nın ölü kalbi deniyor. Yıllardır en yoksul ülkeler listesinin zirvesinde yer alan Çad’ın büyük kısmında elektrik yok. Su yalnızca resmî binalarda ve bazı özel mülkiyetlerde var. 1.300.000 km2 yüzölçümüyle dünyanın en geniş topraklarına sahip ülkelerden biri (Türkiye’nin yüzölçümü 783.562 km²). Nüfusu 13 milyon ve ülkede resmî dil Fransızca. Halkın büyük kısmı göçebe. Yağmur yağınca kuzeye, kuraklık başlayınca güneye göç ediyorlar. Sürekli hareket hâlinde olan halk ne üretebiliyor ne de eğitim alabiliyor. Bu yüzden ülke ekonomisi çok kötü durumda ve okuma yazma bilenlerin oranı yüzde 30’un altında. Çad resmî olarak bağımsızlığını kazanmış gibi görünse de hâlâ Fransa’nın sömürgesi. Ülkede çıkan petrolün yüzde 60’ı Batı’ya gidiyor. Fransa askerlerinin bölgedeki masraflarını da yoksul Çad halkı karşılıyor.

Makyaj yapmayan erkek evlenemez!
Sığındığım ağacın gölgesinde bunları düşünürken yanıma oldukça farklı iki kişi geldi. Altı gündür Çad’daydım ve daha önce onlara benzeyen hiç kimseyi görmemiştim. İçimden, acaba aklımdakini sorsam mı diye geçirdim. Ya ayıplanırsam, ya beni yanlış anlarlarsa! Bu ikilem uzun sürmedi, merakıma yenik düşüp rehberimize sordum. Rehber sorumu kabilenin diğer üyelerine de tercüme edince hep birlikte gülmeye başladılar. Sonra bana dönüp anlatmaya başladı: “Aslında ikisi de erkek fakat böyle bir kültürleri var. Bunlar Foulata kabilesinden. Bu kabilede erkekler evlenebilmek için makyaj yapmak zorunda. Makyaj yapmayan bir erkeğin evlenebilmesi imkânsız.”

Fûlaniler, her yıl yağmur mevsiminin bitişinde güzellik yarışması yapıyor. Fakat bu yarışmayı diğerlerinden ayıran bir nokta var: Güzelliğini yarıştıran adaylar erkek. Parlak dişler, iri gözler ve sivri burun, güzelliğin en önemli ölçütleri. Erkekler makyaj yaparak bu özelliklerini ön plana çıkarmaya çalışıyorlar.

Rehberimin anlattıkları o kadar ilginç geldi ki. Oysa çocukların ikisi de kadını andırıyordu. Boyalı yüzlerindeki derin çizgiler, makyajla ön plana çıkarılan dudaklar ve üzerlerindeki onlarca süs eşyası. Birkaç sorudan sonra ikisine de yanımdaki takılardan hediye ettim. Çocuklardan biri verdiğim künyeyi bileğine geçirdi, yan cebinden aynasını çıkardı, bir süre baktı. Boynuna asılı uzun zincirin ucundaki kutuyu birkaç defa salladı, kapağını açtı. İçinden kömüre benzeyen bir parça taş çıkararak gözlerine çekmeye başladı. Diğer çocuk da aynısını yapıyordu. Onları merakla izlerken bir adam ve kadın daha çıkageldi. Aynı kabileden oldukları belliydi; meğer göçebe yaşayan bu topluluk şimdilerde çadırlarını köyün yanı başına kurmuş. Adama yaşını sordum, bilmiyorum diyerek nüfus cüzdanını uzattı. Yanına yaklaşınca arkasındaki yay ve oklar dikkatimi çekti. Hayatımda ilk defa sahici ok görüyordum. Ucundaki sivri demir bir boğayı yere serebilirdi.

Sonraki günlerde köyde aynı kabileden farklı kişilerle karşılaştım. Belli ki beni merak ediyor ve sürekli görmek istiyorlardı. Ben de onları merak ediyor, sohbet etmek istiyordum. Muhammed, Fenni, Meryem, Butu, İsa, Âdem, Ebu Bekir ve daha nicesiyle tanıştım. Kim oldukları, nereden geldiklerine dair uzun uzun sohbet ettik.

Bölgede İslam’ı kabul eden ilk kabile, Fûlaniler
Çad’da Foulata olarak bilinen Fula, Fulbe veya Fûlani (en çok bilinen olduğu için bu ismi tercih ediyorum) halkı Batı’da da farklı şekillerde adlandırılıyor. Kızıldeniz’den Batı Afrika’ya kadar Sahra’nın güney kısmında yatay şekilde uzanan bu halk, 19 ülkeye yayılmış. Özellikle kuzeyde ve doğuda artan çöller ve kuraklık nedeniyle güneye ve batıya göç etmeye başlayan 20 milyonluk kabilenin çoğunluğu artık Nijerya ve Gine’de yaşıyor. Çad’da da yaklaşık 200 bin nüfusa sahip olan Fûlaniler, bölgede İslam’ı kabul eden ilk kabile olarak biliniyor. İslam’ı benimsemekle daha organize bir güç hâline gelen Fûlaniler çevresindeki birçok kabileye böylece üstünlük sağlamış. Göçebelikleri ve savaşçı kişilikleriyle İslam’ın Afrika’da yayılmasını sağlayan Fûlanilerden Osman b. Fûdî’nin putperest kabileler arasında başlattığı hareket kıtanın tarihinde önemli yer tutar. Osman b. Fûdî, Fûlani Hareketi olarak bilinen bu süreçte yüz binlerce kişinin İslam’la tanışmasına vesile olmuş.

Tarımla uğraşanlar, şehre yerleşenler olsa da kabilenin çoğunluğu hâlâ göçebe yaşıyor. Dünyanın en büyük göçebe etnik grubu olan Fûlaniler, Türkiye’nin 10 katı büyüklüğünde bir hareket alanına sahip. Hayatlarını daha iyi otlaklar bulmaya adamış bu çoban topluluğunun nereye göç edeceğine kabilenin reisi karar veriyor. Göç esnasında iki gözlemci saatler öncesinden yola çıkarak keşif yapıyor. Çevredeki insanlarla iletişim kuran bu gözlemciler, göç edilecek yeri bir süre inceliyorlar. Kabile reisi uygun görürse çadırlar kuruluyor ve birkaç hafta aynı yerde kalınıyor. Yeniden göç vakti geldiğinde reis elindeki davulu çalıyor ve çevreye yayılan yüzlerce kişilik kabile, kolayca sökülebilen evlerini toplayıp yollara düşüyor.

Bazen yüzlerce devenin, atın, eşeğin ve koyunun eşlik ettiği bu dev göçler esnasında birkaç erkek önden, birkaçı ise en arkadan gelerek sürüyü, kadınları ve çocukları yırtıcı hayvanlara ve başka tehlikelere karşı koruyor. Kabilenin gençleri arasından seçilen bu erkekler tüfek ve oklarıyla topluluğun güvenliğini sağlıyor. İki erkek de birkaç saat geriden gelerek kabileden geri kalanlara göz kulak oluyor. Binlerce yılın verdiği tecrübeyle devam eden bu göç, yıl boyunca sürüyor.

Genelde sürüden sorumlu olan erkek avcılık yapıyor. Kadınlar ise su taşıyor ve yemek pişiriyor. Bu, o kadar zahmetli bir iş ki gün boyunca akdarı döven bir kadın ailenin ancak bir günlük yemek ihtiyacını karşılayabiliyor. Kabilenin ve ailenin tüm kararlarını alan yaşlılar ise gençlere gelenekleri öğretmekle yükümlü. Soyun ve geleneğin çocuklarla ilerlediğine inanan kabile üyeleri bu nedenle mümkün olduğunca çok çocuk sahibi oluyor. Hatta bir Fûlani çocuk sahibi olmadan ölürse iki defa öldüğüne inanılıyor. Bir Fûlani’nin annesini sevmesi ve yaşlılarına saygı duyması gerekiyor. Cömertlik, dürüstlük ve alçak gönüllülük gibi birçok erdeme sahip olan kabilede toplumsal roller çok keskin. Öyle ki bir erkeğin güçsüz olması söz konusu bile değil. Fûlani erkekleri, gençlik yıllarında çeşitli dayanıklılık testlerine tabi tutuluyorlar. Bu testlerde hiçbir acı belirtisi göstermeyen gençler geriye kalan yara izlerini de erkekliğin ve cesaretin bir işareti olarak görüyorlar.

Fûlani erkekleri, gençlik yıllarında çeşitli dayanıklılık testlerine tabi tutuluyorlar.Hiçbir acı belirtisi göstermeyen gençler geriye kalan yara izlerini de erkekliğin ve cesaretin bir işareti olarak görüyorlar.

Fûlanilerin çiftçileri patates, mısır ve akdarı üretirken göçebeleri süt ve tereyağı satarak geçiniyor. Yol kenarlarında deve sütü satan göçebeler, diğer kabilelerle takas usulüyle alışveriş yapıyorlar. Süt bu toplumda o kadar önemli ki yaratılış efsanelerinde “Başlangıçta koca bir damla süt vardı” diyerek Thales, Anaksimenes ve diğer bilumum Yunan felsefecisinin kadim arkhe tartışmasına nokta koyuyorlar.

Kızıldeniz taraflarından geldikleri tahmin edilse de bazı kaynaklar Fûlanilerin kökenlerini Kafkasya’ya dayandırıyor. Bu ilginç kabilenin ondan fazla alt grubu bulunuyor. İngiliz ve Fransızların hemen her grubu tek tek incelediği görülüyor. Hatta İngilizce bir kaynak Nijerya’da yaşayan Adamawa Fûlanilerinin ehlileştirilmesi için çok çaba sarf edildiğini ancak buna rağmen çok azının Hristiyanlaştırıldığını söylüyor. Kaynak, Fûlanilerin İncil’in mesajına ulaşabilmesi için daha çok duaya ihtiyaç olduğunu belirtiyor ve bunun için takipçilerinden bazı isteklerde bulunuyor. Türkçede ise Fûlanilerle ilgili yazılar cinsel tercihleri üzerine. Onlarca Türk haber sitesinde yer alan yazının ana teması aynı: Fûlani kadınları istediği kadar erkekle yatabiliyor.

“Biz dünyanın en güzel insanlarıyız”
Diğer Afrika kabilelerinin aksine anaerkil özellikleri ağır basan toplumda güzelliğin önemli bir yeri var. Bunun için festivaller düzenleyen topluluk her yıl yağmur mevsiminin bitişinde bir güzellik yarışması yapıyor. Fakat bu yarışmayı diğerlerinden ayıran bir nokta var: Burada güzelliğini yarıştıran adaylar erkekler. Parlak dişler, iri gözler ve sivri burun, güzelliğin en önemli ölçütleri. Bu nedenle yapılan makyajlarla bu özellikler ön plana çıkarılıyor. Erkekler bu yarışmada kendilerini kadınların beğenisine sunuyorlar. Kendilerinin dünyanın en güzel insanları olduğuklarına inanan kabilenin erkek üyeleri yaptıkları ilginç dansla evlenecekleri kadını bulmaya çalışıyorlar. Bu, İslam öncesinden kalma bir ritüel olsa da hâlâ geçerliliğini koruyor.

Gittikleri her ülkede melez kültür edinseler de bir Fûlani’yi gördüğünüz her yerde rahatça ayırt edebilirsiniz. Yüze kazınmış ilginç desenler, renkli kıyafetler, farklı saç stili ve onlarca takı. Her yıl binlerce kilometre yürüseler de birçoğu hayatında hiç şehre gitmemiş. Tek istekleri daha iyi otlaklar bulabilmek olan bu halk için de tehlike çanları çalıyor. Çölleşme, çatışmalar ve hızla artan şehirleşme bu kabileyi yerleşik hayata zorluyor. Tüm bunların yanı sıra üretmeyen ve daha da önemlisi tüketmeyen bu topluluk yeni dünya düzeninin en büyük düşmanı görülüyor. Bu yüzden yerleşik hayata geçmeleri isteniyor. Köydeki son buluşmamızda Fûlani gençlerinden birinin meydan okuyuşuna şahit oldum. “Durursak ölürüz!” diyor. “Durursak onlar gibi güçsüzleşiriz. Kendimiz için, hayvanlarımız için hep yolda olmalıyız, gitmeliyiz.” Bu cümleler, kabilenin geleceği için umutlarımı yeşertiyor.

Farklı zamanlardaki buluşmalar ve uzun sohbetlerin ardından ayrılık vakti geldi, veda zamanı… Elimi kabilenin en büyük üyesine uzatıyorum. Parmaklarındaki pembe kalpli yüzükler tanıdık geliyor. Meğer kızı için verdiğim takıları kendisi kullanmış. Bu duruma hâlâ alışamadım, gülümsüyorum. Başkente doğru yola koyuluyoruz. Çad’ın sonsuz düzlüklerinde gün batarken yolda yalnız değiliz. Binlerce göçebe yine yolda, kendilerine yerleşecek yeni yerler arıyor.