Kendinin Terzisi Bir Sahaf

Emin Nedret İşli

Söyleşi Abdullah Uğur, İslâm Dalp | Fotoğraflar Sedat Özkömeç

Emin Nedret İşli, bir sahafta bulunan nadir bir yeteneğe sahip: mesleği hakkında hem çokça araştırma yapıyor hem de iyi bir kalemi var. Sahafnâme ismiyle çıkan kitabını bahane edip kendisiyle sahaflık mesleğini, kendini bir sahaf olarak yetiştirmenin olmazsa olmazlarını konuştuk.

Sahafnâme ismiyle başlayalım önce. Osmanlı’daki klasik eserlerde “nâme” çok kullanılıyor ama Sahafnâme ismi daha önce Osmanlı döneminde görmediğimiz bir şey. Yani sizinki, bu ismi taşıyan ilk kitap. Kitabın isminin hikâyesi nedir?
Aslında Sahafnâme ismini keşfeden ben değilim açıkçası. Bir kitap kaleme alayım da bir nâme olarak yazayım, demedim. Fakat tevafuk oldu, yazdıklarım bu ismin üstüne oturdu. Kırmızı Kedi Kitabevi’nde Enis Bey [Batur], ben, editör Merve Hanım arasında kitabın hazırlanma aşamasında birkaç tane isim önerildi. En sonunda dedim ki, Sahafnâme olsun. O saate kadar, hatta o saatten sonra da böyle bir kitap var mı yok mu araştırmasını da yapmamıştım. Sonra merak ettim; internete, eldeki birtakım mevcut kitabiyat kitaplarına vs. baktım, hakikaten yok. İnternette Sahafnâme yazınca şimdi bir tek benim kitabım çıkıyor.
Türünün ilk örneği?
Evet ilk örneği. Ayrıca bir sahafın kaleme aldığı derli toplu ilk kitap. Bölük pörçük kitaplar var, makale olabilir, mecmuada birtakım notlar, şiirler çıkabilir; sahaf esnafının ya da ticari olarak sahaflıkla ilgilenen birtakım adamların yazdığı birtakım işler olabilir. Adı Sahafnâme olan ya da herhangi bir sahafın sahafiye ile ilgili yazdığı bir kitap olarak ilk kitap bu. İlk ve tek şu anda. Dedik ki bir alt başlık da koyalım. Onun üzerine aklımıza geldi işte: “Bir Sahafın Evrak-ı Metrukesi”. Fakat sonra Çağatay düzeltti; dedi ki, “Bu evrak-ı metruke daha çok ölüm sonrasında ortaya çıkan ve de terk edilmiş evraktan oluşur.” Bu sefer ne yapalım? Bu da olmayacak. Onun üzerine, “Metruk olamayan evrakı diyelim” dedik. İşi terse çevirip alt başlığını da öyle oluşturduk. Böyle antika, hoş bir kitap oldu. Şimdi bana eleştiriler gelebilir diye düşünüyorum. Sahafnâme niye sahaflıkla ilgili değil diye, yani niye sahaf tarihi, Sahaflar Çarşısı, sahaf hikâyeleri filan değil diye. Adam hamsiyle ilgili kitap yazıyor, Hamsinâme diyor, onun içinde şiir de var, edebiyat da var, başkalarının yazdıkları da var. Sonuçta benim bir sahaf olarak kaleme aldığım yazılarım da bir nâme, bir sahafın yazdığı bir nâme.
Türün kurucu isimleri ya da ilk kitapları gidişatını belirler. Artık kimsenin “Sahafnâme böyle hazırlanmaz kardeşim” diyebilme lüksü yok çünkü artık ilk kitap var.
İlk, tabii yani bana mürşitlik edecek başka bir kaynak yok. Ben yeni bir yol ihdas etmiş değilim bu anlamda, yani herhangi bir yoldan ayrılmışlığım yok; çünkü zaten bir yol yok. Ben kendi kendime bir kulvar açmış vaziyetteyim. O kulvarda devam eder miyim belli olmaz, hayatımla ilgili kısa bir planım var. Bu senenin sonunda veya öbür senenin başında, seçtiğim yazılardan oluşturabileceğim bir başka kitap hazırlığım var.
Nasıl bir kitap olacak?
Sahafnâme 2 gibi bir şey. 2019’da 60. yaşım olacak Allah ömür verirse, Erhan Altan diye bir arkadaşımla birlikte yaptığımız yaklaşık beş altı adet iki saatlik söyleşi var. Neler gördüm, neler aldım, neler sattım, hangi kütüphaneyi gördüm, Enderun’da neler gördüm, İstanbul Üniversitesi’ndeyken ne işlerle uğraşıyordum, kimin kütüphanesine girdim, kiminkinden çıktım şeklinde uzun bir hikâye…
Bir de kendime ait bir uğraşım var. Evde oturdukça, aklıma geldikçe kimin kitaplığını almışsam evvelce onu kayıt altına alıyorum; mesela bu akşam gittiğimde yazacağım: Celal Çumral’dan kitap aldım, evi şuradaydı; hanımından aldım, kızından aldım, kızının oğlu vardı, şu kadar kitap çıktı -tabii öyle tam net sayılı değil, aşağı yukarı-, böyle böyle imzalı kitaplar buldum vb. Onları kısaca yazacağım, yazıyorum. Evvelleri, yazmadıklarımı da hatırlamaya çalışıp onları da madde madde fişliyorum. Bir de tanıdığım, hâlihazırda hayatta olan ve kitaplığını almadığım insanları da yazıyorum. Mesela Enis Batur’un kitaplığı hakkında bildiklerimi de yazıyorum, diyorum ki Enis Bey çok iyi bir kitap avcısıdır, cumartesi günleri sahaf safarilerine çıkar, Fransızca kitap toplar, ben zamanında şöyle şöyle kitapları ona satmıştım. “Neler toplarlardı?” ve “Neler topluyorlar?” gibi böyle bir uzun metnim var. Aklıma geldikçe ilaveler yapıyorum. Sonra ikisini bir araya getirirsek, tarihleme babından filan iyi bir şey olacak. En azından 1970’ten, 1975’ten itibaren günümüze dek sahaflarda olan birtakım kütüphanelerin hareketleri yani alım satımları üzerine bir şeyler olacak.
Sahafnâme deyince içerikle kitabın adı arasında da bir uyum var. Çünkü bir tabip tıp kitabı yazınca kendi çalıştığı alana dair bir şeyler yazıyor, bir sahafın da kendi malzemesini yazmış olması çok makul.
Kitabın malzemesi de bir sahafın aldığı, sattığı, elinden geçen bir malzeme. Buradaki malzemenin bir özelliği var; çoğunluğu bende durmakta yani bunlar elden çıkmış olan malzemeler değil. Arada birkaç tane başkalarından faydalandığım belge vardır ama yayımlanan, kitaba konu edilen malzemenin çoğu hâlâ evimde duruyor. Hatta biz bu kitapla ilgili olarak imza günü yapacak olursak küçük üç beş camekânda bu malzemelerden de bir mini sergi oluşturalım diye planlamalar yaptık ama daha henüz kuvveden fiile çıkmadı.

“Nasıl sahaf olmak gibi bir isteğin içerisinde oldum, ben de anlamıyorum. Kendimi bu konuda tahlil etme fırsatım olmadı.”

YALNIZCA HERKES SİZE “SAHAF” DEDİĞİNDE OLURSUNUZ
Biraz kitabın dışına çıkıp kitabı oluşturan asıl malzemeye doğru, birazcık sahafın kendisi üzerine konuşalım diye niyetliyiz.
Hay hay.
Şuradan başlayabiliriz: Bu malzeme nasıl toplanıyor? Bunun usulü nedir? Yani bugün bir kişi sahaf olmak istese, elinde kitaplar olsa ve bir dükkân açıp otursa bu malzemeyi toplayabilir mi, kitap efemera vs…
Ona sahaf denmez. Bir adam kitap meraklısı ya da bir akademisyen olsa, evinde biriktirdiği kitapları, akademik ilgileri dâhilinde oluşturduğu kitaplığı bir dükkâna koysa, fiyatlayıp satmaya kalkışsa hemen ona sahaf denmez.
Soruyu birazcık değiştirerek soralım; mesela sahaflarla irtibatı olan, nispeten kültür dünyasını yakından takip eden bir akademisyen yahut yazar “Artık emekli oldum, ben de sahaflığa başlayacağım” dese bu işleri kotarabilir mi?
Bir halt olmaz. Keşke öyle yapsalar da ben de dükkânlarını yağmalasam.
O zaman sahaf nedir, kime denir?
Bir kere, sahaflıkta en önemli iş zamandır. Bir sahafın ciddi, iyi bir sahaf olabilmesi için birtakım bilgi, donanım, okuma çabalarının dışında zamana da ihtiyaç var. Ben şimdi kırk yıllık birikimle konuşuyorum. Hakikaten yani 1978 Haziran ayında Pertevniyal Lisesi’nden mezun oldum, Enderun’a girdim. Ta 1978’in sonuna kadar çalıştım. Yani 1978’de mezun oldum ve sahaf çıraklığına başladım.
Bu arada çıraklık hakkında bir parantez açıyoruz; Osmanlı’da öyle usta-çırak ilişkisiyle yürüyen bir sahaflık çıraklığı meselesi çok yok. İşte Sahaf Burhan Efendi’nin çırağı sahaf Raif Yelkenci’dir, onun da çırağı filancadır diyebileceğimiz bir silsile söz konusu değil, hattatlarda var ama sahaflarda böyle bir şey yok. Babadan oğula geçen sahaflık bile yok yahut çok az. Devamlılığı olan bir iş değil bu. O nedenle silsileden pek fazla söz edemiyoruz. Enderun’da benim ustam İsmail Bey, orada çok şey öğrendim. Sadece bilgi babında, Osmanlıca babında değil, çok insan tanıdım. Bir liste çıkarsam 200 sayfa tutar orada gördüğüm insanlar. Çoğu da rahmetli oldu.
Sahaf olmanın özelliklerinden biri çokça insan görüp tanımak mıdır?
Onu söylüyorum, bu işin mektebi olmadığı için, bir sahafın kendine sahafım, sahaf oldum diyebilmesi için uzun bir zaman geçmesi gerekiyor. Yani kıdem, pişme.
Alaylı olmak yani.
Bu işin bir mektebi yok, eğitim mercii yok. Bugün 6 sene eğitim gören insana bile doktor demiyorsun, pratisyen diyorsun. Dolayısıyla sahaflığın eğitimi, mektebi olmadığı için kitapçı mı dersin, ikinci elci mi dersin; ama sahaf demek biraz zamanla ilgili bir şeydir.
İkinci olarak, adam tanımayla ilgili bir şey. Ne kadar çok adam tanırsan, ne kadar çok insanla görüşür, konuşursan senin bilgin, çevren, kültürün o oranda artıyor. Tabii dolayısıyla zaman ve çevreyi genişlettikçe senin kitap alma, ismin dolayısıyla bir yerlere götürülme, sana bir yerlerde bir şeyler gösterilme şansın yükseliyor. Burada, haftada artık -hilafsız- üç beş eve gidiyorum. Biraz önce geldim. Bir gün önce tam üç tane eve gittim: Göztepe’de bir eve gittim. Yine Göztepe’de bir hanım ile börekçide buluştuk; oradan kartpostal, evraklar ve Rize’ye dair bir malzemeyi aldım. Bir de Kadıköy Moda’da bir yere gittim. Mesela bu masada duran Osmanlı Bankası tahvilini Göztepe’deki evden aldım. Dün telefon ettiler, bugün sabahleyin şair, hakim Celal Çumral’ın evine gittim, onun kitaplarını aldım. Üç gün önce Cihangir’den şair Nevzat Üstün’ün kitaplarının bir kısmını aldım. Bu böyle yani, ben en az haftada üç beş ev, kitabevi vesaireye gidiyorum.
Ama bu nasıl oluyor? Bu, kırk yılın sonunda olan bir şey; isim sahibi oluyorsun. Çevren seni yönlendiriyor, mesela bana bugünkü Celal Çumral’ın kitaplığını angaje eden kişi eskiden burada kafe işletmeciliği yapmış Galip San diye bir adamın kızı Handan Hanım. Ben o Handan Hanım’a çok iyilikler yaptım, satamadığı malzemeleri sattım, kitaplarını iyi değerlendirdim. Yani kafasında Nedret Bey gelir, işi halleder imajı var. Dolayısıyla sahaflık nereden bakarsanız bakın, illaki belli bir zamandan sonra ancak kendini gösteren ve size kendinizin değil de daha çok başkalarının takdiriyle atfedilen bir unvan.
Yani şöyle diyelim…
Ben şimdi imzaladığım kitapların altına Sahaf Emin Nedret İşli diye imza atıyorum. Yani usta yok ama artık imza koyabilirim. Ama adam hattat, ustası yoksa… Ya da diyelim ki ustası var ama icazet vermeden hattat diye yazamıyorsun. Eskiden, 1980’li yıllarda, üniversitedeyken birtakım hattatlar hocalarının iznini almadan, icazet almadan hattat imzası atarlardı, bilirim. Eski ekole mensup üstatlar ise tenkit eder bu tavrı, alay ederlerdi.
Peki bu duyurulma işi, gazeteye ilan verme yoluyla yapılsa, yeni başlayan biri için “Eski kitaplarınız alınır, değerinde satılır” gibi bir şey olsa ne değişir?
Ben öyle bir gazete ilanı yapmadım şimdiye kadar, ne Beyoğlu Kitapçılık’ta çalışırken ne daha sonra burada Sahaf Turkuaz’da. Bir kez şöyle bir şey oldu: Ortağım Püzant [Akbaş] Bey, Ermeni’dir, burada çıkan Jamanak, Marmara gibi Ermenice gazetelere ilan verdik ki Ermeni cemaatinin içerisinde kitapları olan insanlardan kitaplar alabilelim. Onun dışındaki bütün kitap alımlarım genellikle kendi ilişkilerim, insan ağım sayesinde gerçekleşmiştir. Librairie de Pera’dayken Ayhan Aktar’ın sayesinde gerçekleşmiştir. oluyordu çünkü Ayhan’ın üç ağabeyi de Galatasaraylıdır. İyi bir eski İstanbullu aileye mensuptur. Kökenleri Manastır’a filan dayanır. Ayhan’ın aile çevresi ve ilişkileri çok geniş ve çok üst düzey olduğu için, onun sayesinde de çok kitap geldi. Yani bir sahafın sosyal ilişkilerinin geniş olması ve insan ağı açısından yetkin olması…
Yani fısıltı gazetesinde yetkin olması lazım?
Sadece fısıltı da değil yani sahaf mesela salon adamı da olacak ama gerektiğinde tekkeye gitmesini de bilecek. Bunu ticari malzeme bulma şansını yükseltmek anlamında söylüyorum, üçkâğıt atsın anlamında söylemiyorum. Adamın tekkeciden de Mason cemiyetinden de ahbabı olacak. Ama sahtekârlıkla değil.
Bu pişme işiyle alakalı olarak bir şey sormak istiyorum: İstanbul kozmopolit bir şehir. Sizin elinize de büyük ihtimalle Fransızca, İngilizce, Almanca, gotik harfli Almanca, Seferatların kendi dilindeki kitaplar, Ermenice, Rumca, Rusça, Bulgarca, Gürcüce vb. birçok dilde kitap geçmiştir. O zaman İstanbul’da sahaf olarak pişecek bir adamın dili bilmese bile aşağı yukarı kitabı görünce ne olduğunu tahmin etmesi lazım.
Kesinlikle. Ben mesela bu saydıklarının çoğunu bilmiyorum açıkçası ama önüme gelen bir metnin, yani alfabenin ne olduğunu anlayabilirim. Kitaba bir kez bakınca işte Ermenicedir, dua kitabıdır, diyebiliyorum.
Böyle bir yetkinlik de kazanmak lazım.
Zaten eline gelen her malzemenin ne olduğunu, aşağı yukarı neyi ihtiva ettiğini ve neye tekabül ettiğini bilmek zorunda sahaf. Yoksa fırsatı kaçırır. O bilgiyle kitabı satıyorsun, o bilgiyle veriyorsun. Nitekim adam Fatih devri yazmasını alıyor, alelade bir yazmaymış gibi satıyor. Sen eğer alelade bir yazmayla Fatih döneminde yazılmış bir yazmayı ayırt edemiyorsan zaten bittin gittin.
Bu da çok kitap görmekle alakalı herhâlde.
Bak, ben 20 tane yazma aldım ama 2 tane ayırdım kendime. Geri kalanını verdim gitti. Bir tanesi Lami, serlevhasındaki çivit laciverdinden belli. Şem ü Pervane. Bu da aynısından, İsbât-ı Vacib. Celalettin Devvanî’nin.
Bu da çivit mavisi, aynı dönemin.
Evet. Ben Arapça bilmiyorum ama bunun kokusunu alıyorum, ihtiva ettiği, ne kertede önemli olduğunu anlıyorum. Biraz daha zorlarsam metnini de bulurum, çevirisini, adam hakkındaki bilgiyi de. Ona şimdi gerek duymuyorum. Ama bir adam sahaf olacaksa bunları bilmek zorunda.
Bu görme eğitimi nasıl kazanılabilir?
İşte bu yılların tecrübesi. Yani şimdi bana da bunu 1985 yılında sorsaydılar söyleyemezdim. Bir de İstanbul’daki bir sahafın gerçekten çok şeyi okuması, bilmesi, öğrenmesi gerekir. Diğer yerlerdeki sahaf gibi olamaz. Dünyanın en büyük kitap merkezlerinden biridir İstanbul. Nedeni şu; ben çok fazla yurt dışı seyahati yapan bir adam değilim ama yurt dışına gittiğim yerlerde ilk yaptığım iş, derhâl o yerde, o kentte eski kitapçı var mı, sahaf var mı filan diye araştırıp oraya gitmek. İlk işim o ve mümkün olduğunca da o kentte oralarda dolaşmak, yaşamak. Yunanistan’da, Finlandiya’da, İskoçya’da, Viyana’da, Stockholm’de vs. buralara gidebildim. Gittiğim yerlerdeki kitapçılarda %95 oranında sadece kendi ülkelerinin diliyle basılmış kitaplar var. Yani Viyana’ya git, Almanca var kardeşim. İngilizce tek tük çıkar. Hele eski İngilizce filan kitap çok zor bulursun. Finlandiya’ya gittik, Fince; yer gök Fince. Stockholm’e gittik, İsveççe. Yani Türklükle de ilgili bir kitap olsa o da İsveççe. Başka bir dilde yok. İstila olmuşlar, Rusça kitap bile kalmamış.
İstanbul böyle değildir kardeşim. Ermenice, Rusça, Gürcüce, Arapça, Farsça, Osmanlıca, Bulgarca çıkar yani. Velhasıl gerçekten bu anlamda çok dehşet bir kent burası. Şurada Gürcüce yazılmış yazma var, onu da göstereyim.
Peki Gutenberg çıkar mı? Çıkarsa İstanbul’dan mı çıkar?
Çıktığına ve bulunduğuna dair, 6-7 Eylül hadiselerinden sonra da kaybolduğuna dair birkaç rivayet vardır. Bir de, şimdi ismini zikretmeyeceğim, bir siyasinin kütüphanesinde olma ihtimali var. Onu bulunca söylerim. Tabii böyle müthiş bir Gutenberg İncili’nin olabileceğini sanmıyorum, hani belki bir sayfa, iki sayfa. Ya da Gutenberg İncili’nden sonra, o incunabula denilen ilk kitaplardan olabilir. Ama benim şimdi bir tanıdığım var, İstanbul’da 1450’den sonra Yahudi matbaasında ilk basılan kitapları topluyor mesela, büyük bir koleksiyon oluşturuyor. 200 tane kitap var o tarihten. Midraş Tehillim mi ne, öyle bir şey, oradan başlayan bir koleksiyon yapmaya çalışıyor, çok zengin bir işadamı. Bunların bazı örneklerini de Atatürk Kitaplığı aldı, ilk basılan üç beş kitabı ciddi bir rakam ödeyip aldılar. Hatta dün orada sergiliyorlardı. Dolayısıyla böyle bir dünya bu İstanbul. Rumcası var, Ermenice basılanlar var. İlk Ermeni matbaasında basılan kitap bizim elimizden geçti mesela. Patrikhane Kütüphanesi’ne verdiydik.

“Sahaflıkta en önemli iş zamandır. Bir sahafın ciddi bir sahaf, iyi bir sahaf olabilmesi için birtakım bilgi, donanım, okuma çabalarının dışında zamana da ihtiyacı vardır.”

KATALOGLAR SAHAFLARIN DERS KİTAPLARIDIR
Herhâlde bu işin vazgeçilmezlerinden birisi katalog.
Elbette.
Yani sergi, müzayede katalogları.
Zaten sahaflık mesleğinin en büyük sıkıntısı bu. Bu kadar zaman muhteşem malzemeyi elinde tutup devşiren adamların hiçbiri bunların kaydını tutmamışlar. İşte meşhur, İsmail Hoca’nın [Erünsal] yazdığı bu muhalled kocaman kitap var. İşte onun terekesinden on kitap çıktı, bunda beş Kur’an vardı, ötekisi üç cüzdü… Bunlar kaça alınır, kaça satılır, kimin kitaplığı satıldı, kimin kitaplığı tutuldu… Osmanlı sahaflarının “Şu kitabı şu kadara aldım, bunu bu kadara sattım” gibi kayıtlarını tuttuğu defterler yok. Mesela koskocaman Şehit Ali Paşa, özel bir kitaplık yaptırmış. Bina inşa ettirmiş. Bunun gibi kaç kaç koleksiyoncu vardı Osmanlı’da, doğru dürüst bilmiyoruz.
Şu anda var olan sahaf katalogları, müzayede defterleri sahaf olmak isteyen ya da sahaflıkta kendini geliştirmek isteyen biri için ders kitabı mahiyetindedir diyebilir miyiz peki?
Aynen öyle, medrese alet kitabı gibi. Bunlar mutlaka olacak. Şimdi burada birtakım kataloglar var. Bu katalogları istesem üç beş bin liraya satarım. Şu an hazır müşteri olabilecek adamlar var. Ama satamazsın. Bunlar başvuru kitabı. Sıkıştığında buna bakacaksın.
Sothebys’ten çıkan o meşhur katalog, bir kısmını Ömer Koç almıştı.
İşte, 3 ciltlik Sothebys’in kataloğu. Bu da Atabey’in yaptığı, kendi özel kataloğu. Onun yanındaki beyaz kitap da Ömer Koç’un kendi koleksiyonundaki katalog. Mesela, Ömer Koç’un kendi kitabı bin-bin beş yüz dolar falan.
Aslında müzayede kataloğu, müzayededen sonra ayrıca bir malzeme sahaf için.
Tabii, ayrıca bir malzeme. Ama tabii şöyle; sahaf bunu alıp bir köşeye koyar da okumazsa olmaz. Bunu oturup çalışacaksın. Ben Seyfettin Özege kataloğunu en az beş kere devirdim. Sayfa sayfa. Hâlâ daha başucumda. En ufak bir Osmanlıca kitap geçiyor, açıyorum, bakıyorum. Özege’de bilgiler aynı mı değil mi? Mesela, Özege’de yazmıyor. Mümkün olursa bakıyorum, arkada fiyatı var otuz beş kuruş yazıyor. O zaman yazıyorum altına; fiyatı otuz beş kuruşmuş diye.
Kataloglar ders kitapları gibi çalışılmalı…
Aynen. Şüphesiz. Sonra akılda kalması meselesi. Temrin edeceksin ki aklında kalacak.
Onu ben soracaktım. Kitabın kıçına bakıp bu kitap, şu kitap diyebilmek…
Demin olduğu gibi, hatun geçiyordu Kara Şemsi mi dedim. “Değil” dedi. “Evet” dedi sonra. Bu kadar. Onun renginden hatırlıyorum işte, biliyorum.

“Allah rahmet eylesin, benim ustam da dâhil olmak üzere bütün ustalar vebal altındadır. Çünkü doğru dürüst adam yetiştirmediler ve mesleği öğretmediler.”

YILLAR ÖNCE SATTIĞIM KİTAPLAR ÖNÜME GELİNCE KİTAP İŞİNİN NE KADAR GEÇİCİ OLDUĞUNU ANLIYORUM
Şikago’ya bir kütüphane yaptırmışlar. Kütüphanenin üstü tamamen çalışma alanı, açık raf yok. Alt da gömme. Bir tane mekanik kol var, şu numaralı kitap diyorsun, geliyor, alıyor, asansöre bırakıyor. Sahaflar da biraz bunun manueli gibi, elindeki tüm malzemeyi gayet iyi biliyor. Kitap nerede, üçüncü raf altıncı sıra, kırmızı kitap.
Hafız-ı kütübler öyle. İsmail Saib Sencer mesela. Avrupa’dan Osman Reşer geliyor. İbn Sina’nın bir kitabını mı arıyor, el yazısını mı arıyor? “Şuraya çıkın 3. kat, şu yazmanın 8. sayfasında” diyor. Ondan sonra, bir daha ayrılmıyor Osman Bey.
Hemhâl olmakla mı oluyor?
Tabii. Ben mesela, maç seyredecek olsam kucağımda kitap olurdu. Ara sıra kaçamak yapıyoruz ama burada aldığım kitapları seçeceğim, eve götüreceğim, evde onlara bakacağım, gerekirse not çıkaracağım, gerekirse sayfasını tarayacağım, kurcalayacağım, bir müddet bende kalacak; üst kata taşıyacağım, sonra aşağıya indireceğim. Yani, böyle uzun bir serüven. Sonra, belki sıkılacağım, belki biri isteyecek, cazip gelecek, getireceğim, satacağım. Yine, taşıyacağım. Böyle, normal elbiseyle dolaştığım çok azdır, her gün çantayla… İçi dolu, ya giderken ya gelirken. Temrin ve devamlı kitapla meşguliyet, olmazsa olmazı sahafın. Adam zihnini akşam kepengi indirir gibi kapatırsa, ayvayı yer. Çünkü bu iş uçsuz bucaksız, sonsuz bir iş.
Sonsuz bir döngü var aslında. Gençliğinizde, muhtemelen çıraklık yaptığınız dönemde kitap alan kişiyi, daha sık uğrayan kişiyi zihninize kazıyorsunuz. 40 yıl sonrasında haber geliyor, o kişinin kütüphanesi satılıyormuş diye. Hemen o kütüphanede neler olduğunu, yaklaşık fiyatı, daha görmeden rahat rahat tahmin edersiniz muhtemelen.
E tabii, 40 yıl olunca, gençliğimde kitap sattığım adamların bir kısmından geri aldım.
İşte bir döngü!
Bu işin de ne kadar gelip geçici bir iş olduğunu anlıyorsunuz. Dolayısıyla, kitaplığına karşı tutucu, çok muhafazakâr davranana da gülüyorum ben. O da geçecek çünkü. Mümkün değil, durmuyor, kalmıyor. Büyük dünyada da böyle. Batı’da da büyük kitaplıklar dağılıyor. Hele ki savaşlar sonrasında ciddi dağılmalar oluyor. Mesela, meşhur Hans Peter Kraus anılarında anlatıyor, Alman zulmünden kaçıp, Amerika’ya yerleştikten sonra iş Almanların hezimetiyle sonuçlanıp da, Avrupa’da enstitüler, büyük şatolar çatır çatır yıkılırken, o, eskiden bildiği yerlerdeki kitaplıkları alıp Amerika’ya götürüp, Amerika’da satıyor yeni zenginlere. Dolayısıyla, zenginliği oradan geliyor. Kitabı iyi bilmek, kitabı iyi hesaplamak, adamını bilmek lazım. Benim hâlâ aklımda olan, kitaplıklarını bildiğim hayatta olan adamlar var. Allah gecinden versin tabii, bir şey olmasın. Mesela, bir de iyi bir kitaplığının var olduğunu bildiğim ama bir türlü ilişki kuramadığım adamlar var. Topkapı Sarayı’nın eski müdürlerinden Sabahattin Bey var. Sabahattin Batur. Sonra, Sadberk Hanım Müzesi Müdürlüğü yaptı. Önceden de Atıf Efendi Kütüphanesi müdürüydü. Sabahattin Bey, 40-50’li yılların edebiyatçı kuşağıyla irtibatlı birisi. Solcu bir adam, sol gruplarla çok düşmüş kalkmış, hemhâl olmuş ve kitaplığına ne olduğuna dair bir bilgimiz yok. Çok geç öldü. Bilmiyoruz mesela. Peşine düşmek istediğim, yolunu bulup da aileye ulaşmak isteyeceğim adamlardan bir tanesidir.
Benim Enderun’da çalışırken tanıdığım, teknik üniversitede profesör olan Cengiz Bey vardı, matematikçi Cengiz Bey, çok müthiş bir kitap hastasıydı. Beyazıt’ta ve Kadıköy’de evi vardı. Beyazıt’taki eve yetişemedim. Onu öylesine vermişler birilerine ama Kadıköy’deki evi ve kitaplığı bana nasip oldu. Ona satmış olduğum, Hezarfen Ahmed Çelebi’nin bir tarih yazması geri geldi bana. Bu sefer yazmayı Necdet Sakaoğlu Hoca’ya sattım. Bunun gibi çok oldu.
Kim kimin oğlu, kim kimin gelini, aile nasıl büyüyor, kimin kimle ilişkisi var gibi konulardan da haberdar olmanızı gerektiriyor hâliyle.
İlm-i nesebi iyi bilmek lazım. O yüzden, bizim için Taha Toros gibi adamlar çok değerlidir. Çünkü adama sorarsın filanca paşanın oğlu kimdir diye. Dededen toruna, yukarıdan aşağıya bütün şecereyi sayar. Ali Emirî de İbnü’l-Emin Mahmud Kemal Bey öyle. Bunlar böyle adamlar. Benim son zamanlarda çok başıma gelen bir şeyi söyleyeyim. Yayınevlerinden tanıdığım bir sürü adam, beni arıyor: “Nedret Bey, Selami İzzet Sedes’in ahfadı var mı? Ya da torunları nerededir, siz biliyor musunuz? Hiç kitap falan aldınız mı aileden?” Çünkü telif hakkını alacak, bulamıyor. Adamın kızı olmuş, evlendikten sonra soyadı değişmiş. Ankara’daymış, İstanbul’a taşınmış. Mesela, Mustafa Nihat Özön’ün oğlu, Nejat Bey vardı. Nejat Bey’den, Mustafa Bey’in kitaplığını Uğur Güraçar ile ben aldım. Ankara’dan getirdik. Muhteşem bir dergi koleksiyonu, Osmanlıca ve ilk dönem çeviri romanlar vardı. Zaten Türkçede Roman, Namık Kemal ve İbret Gazetesi diye kitapları var. Adam muhteşem bir şeydi. Nejat Bey’in bildiğim kadarıyla iki tane kızı vardı. Soyadı değişti. Hadi sıkıysa bul bakalım. Tek bulabileceğin Nejat Özön’ün vefat ilanı.
Ben o yüzden vefat ilanlarını saklarım çoğunlukla. Abim de [Necdet İşli] saklar. Benim topladıklarım, Seyfettin Özege’den, vesaireden gelen olmak üzere 50-60 dosyadır, vefat ilanı dosyası. Bizim Nuri Akbayar da toplar mesela. Ancak oradan yürürsün.
O zaman şunu demek lazım; sahaflık çokça katalog okuyarak, zaman geçirerek, zaman içinde pişerek olan bir şey. Bir de hiçbir zaman konuşulmayan bir amelelik boyutu da var. Kitap aldın, buraya nasıl gelecek, bunları taşımak gerekiyor.
Ben, İbrahim Necmi Dilmen’in adadaki köşkünden kitaplarını aldım. Kocaman bir köşk. En az 15 odalı. Ailenin daha sonradan kitaplarla pek fazla ilgisi kalmamış. Ankara’dan buraya göndermişler adamın kitaplarını. Evin her tarafından kitap çıkıyordu. Mesela merdiven dönüyor, merdiven altında bir dolap var, dolabı açıyorsun içinden kitap çıkıyor. Kömürlüğe iniyorsun, kömürlükte fareler cirit atıyor, orada da kerpiçleşmiş kitaplar var. Damına çıkıyorsun, damda camlar kırılmış, güvercinler pislemiş, orada da kerpiç hâle gelmiş kitaplar var. Güvercin pisliği felakettir. Kitapları yakar, çürütür. Oradan toparladık İbrahim Necmi’nin bütün kitaplarını. Bu da bir zahmet, eziyet. Çünkü yurt dışındaki lord, kont kütüphaneleri gibi değil. Bizim kültürümüzde böyle bir şato olmadığı için ve de yangında ilk atılan, savılan malzeme kitap olduğu için, kitap ya çürür, ya müştemilattan ya tavan arasından çıkar.

NİTELİKLİ SAHAFA İHTİYAÇ VAR
Kitabı raftan seçip sahafa sorduğum zaman tipime bakıp sana kırk lira değil yirmi lira diyebiliyor sahaf. Zaten çoktan biçilmiş bir değeri var, bu arka plan hikâyesiyle bir fiyat biçiliyor değil mi?
Taşıma, depolama maliyetleri var. Ama sahaf insaflıdır. Seni sever, kitabı yirmiye verir; sevmez, kırk liraya verir ya da adam zaten zengindir; yirmi lira, kırk lira, elli lira umurunda değildir, o zaman altmışa da verebilir. Ama ben burada kendi kafamdan o payı gözetirim. Beş yüz lira isteyeceğim adam var, yüz elli lira isteyeceğim adam var. O tercih bana ait. O hak bende. Ya da iyi bir kitap gelmiş, onu birkaç kişi var alabilecek; kimi seviyorsam onu tercih ederim.
Bir de şunu konuşmak lazım Agâh Sırrı Levend diyor ya; “Ben Sahaflar Çarşısı’nda çok şey öğrendim. Adı bilinen ama nüshası bilinmeyen kitapları oradan aldım.” Sahafın bizim bugün çok göz ardı ettiğimiz bir rolü var. Mesela, birisi size gelip “Ben Şirket-i Hayriye hakkında çalışıyorum. Şu kitabı istiyorum” dediği zaman, sahaf, “Onu al, onun yanında bunu da oku, bundan sonra şuna da bak” diye tavsiye edebiliyor.
Bu biraz düğmeye basma gibi, adam tıkır tıkır döküyor, hatta araştırmacının aklına gelmeyecek bir yerde de bir şey var, onu da söylüyor adama. “Bak şurada da şöyle bir şey olabilir” diyorsun. Sen de yok belki o. Ben onu çok yapan bir adamım. Mesela adam bana “Nalbantlıkla ilgili kitap arıyorum” diyor. Orduda Nalbantlık diye bir kitap veriyorum. Ama ben yardımcı olmaya devam ediyorum, “Bak, atların fazileti diye bir kitap da var, hatta bunun bir de Kıpçakçası var, Nurettin Rüştü Bingül yayımlamıştı. Şimdi yeni baskısını da yaptılar. Şuraya git, şuna da bir bak” diyorum. Sadece, “Al bunu satıyorum, kapat git” şeklinde değil. Bu işin zaten güzelliği, zevki, keyfi orada. Bir anlamda malumatfuruşluk yapıyorsun, anlatıyorsun. En eğlenceli kısmı.
Ama bir de şöyle bir yönü var sahaflığın, ben de müşteriden öğreniyorum birçok şeyi. İşte o yüzden zaten zaman lazım sahafa sahaf demek için. Şimdi buraya Ahmet Turgut Kut geliyor. Turgut Abi diyor ki; “Hacı Beyzade Ahmed Muhtar’ın filanca kütüphanede bilmem ne kitabının içerisinde, masonluğuna dair not var, gördün mü?” Al işte, tak kap. Veyahut da “falanca gün filanca yere gittiğimizde, orada bilmem kimin kütüphanesi vardı” diyor. Tık, kafana yaz eğer bu işi zaten yapıyorsan. Bu iş hayat biçimin hâline gelmişse, al götür ondan sonra. Oradan adres bile alıp kitaba ulaşabilirsin.
Son olarak, bir soru sorayım. Şimdi tanımı çizdiğimizde şöyle bir şey oluyor; sahaf zamanı olan, dil bilen, en az Osmanlıca, İngilizce, Almanca, Fransızcadan birine vâkıf, diğerlerini gördüğünde tanıyabilecek yeteneğe sahip, ilişki ağı yüksek kişidir. Ben yayıncılıktan geldiğim için bu taraftan soruyorum soruyu. Editörlüğün bir meslek olmadığı, insanlar tarafından bilinmediği zamanlarda hiçbir çocuk büyüyünce ne olacaksın sorusuna, editör olacağım diye yanıt vermezdi. Ya mühendis, ya edebiyat öğretmeni ya yazar olacaktır. Şimdi bu yazarlık, editörlük atölyeleri ile birlikte mesleğin tanımı yavaş yavaş şekillenmeye başladı. Sahaflık gibi, okulu da yok ya. Editör olmak istiyorum, diyor ve ona dair dışarıdan öğrendikleriyle kendini ihya ediyor çocuklar ve şimdi yavaş yavaş stajyerler görüyorum. Üniversite birinci sınıfta yetiştirmiş kendini. Editör olmak istediği çok belli. Bunun gibi, bir öğrenci daha lisedeyken “Ben sahaf olmak istiyorum” diyebilir mi? Derse ne yapması lazım?
Diyenler olabiliyor bazen. Münferit de olsa, az da olsa, “Ben sahaflık yapmak istiyorum” diyenler oldu. Ben, mesela, bu Kırmızı Kedi Yayınları’nda, Bursa’da bir stantta duran, oranın idaresine bakan bir kız vardı. “Benim erkek arkadaşım sahaflık yapıyordu, yapacaktı, olmadı” dedi. “Vallahi,” dedim, “gidin İzmir’de yapın. İzmir güzel bir yer, hem de sahaf açısından da daha henüz bâkir bir yer.” Lise mezunu olup da “Ben sahaf olmak istiyorum” diyen yok ama üniversite düzeyinde sahaf olmak istediğini ifade eden gençler oldu. Bu istek, biraz da –Murat ve benim gibi- sahafların kurcalaması sonucunda artan sahaf festivalleri, TÜYAP kitap fuarlarına vesaireye sahafların katılması, sahaf sokakları sayesinde oldu. Seksenli yıllarda sahaf olmak istiyorum, diyen genç yoktu. Sahafların hepsi eskiydi. Hepsi yaşlı adamlardı.
Nasıl sahaf olmak gibi bir isteğin içerisinde oldum, ben de anlamıyorum. Buna dair bir tahlilim yok. Ben lisedeyken Enderun’a gidip gelmeye başladım. Abim gidip geliyordu. Abim de Enderun’un kuruluş yıllarında bir müddet çıraklık yaptı. Daha İsmail Bey’in henüz patron olmadığı, diğer ortaklarının olduğu zamandan söz ediyoruz. Daha sonra hasbelkader “Gel burada çalış, burada dükkânı aç kapat” muhabbetiyle böyle bir yola girdik. Enderun’dan ayrılıp da üniversitede de hurdacıdan kitap alıp veyahut da bir sahaftan öbür sahafa kitap götürüp getirip bu işin para eder bir iş olduğunu keşfettim. Oradan öyle geldi. Benim bir de, “Ben sahaf olmak istiyorum, sahaf olacağım” deyip ortaya atılıp da bir sahafa gitmişliğim söz konusu değil. Yani öyle demeden kendiliğinden oldu bu. Şimdi de oluyor, var öyle şeyler.
Ama sanırım yeni çıraklara ihtiyaç var anladığım kadarıyla
Çok var.
Mesleğin tarihini yazabilecek, araştırabilecek bir noktaya getirebilecek…
Zurnanın zırt dediği bir noktaya daha değindin. Bu anlamda, Allah rahmet eylesin, benim ustam da dâhil olmak üzere bütün ustalar vebal altındadır. Çünkü doğru dürüst adam yetiştirmediler ve mesleği öğretmediler. Mesela, İbrahim Manav, Allah sağlık sıhhat versin, Allah uzun ömür versin ama İbrahim Manav’ın doğru dürüst bir çırağı yok. Bence işin fıtratında bu yok. Böyle bir şey gelişmiyor. Nitekim, Nizamettin Bey’in yanında uzun yıllar çıraklık yapmış, Arslan Kaynardağ. Nesin Vakfı Yıllıkları’ndan birinde yuvarlak yaş hatıraları diye çok enteresan bir bölüm var. Aziz Nesin her yıl yetmiş yaşına giren adamlardan anılar almış. Arslan Kaynardağ’a orada yazı yazdırmış, otuz sayfa. Orada Arslan Bey, sahaflardaki hayatını, felsefeden atılışını vs. yazıyor. Mesela, Nizamettin Aktunç Bey Sahaflar Çarşısı’nın 50’li-70’li yıllarda tek yabancı dil kitap alıp satan adamı. Diğerleri zaten kabul etmiyor. Yabancı dil kitap Batı’ya ait ve nerede satılır? Beyoğlu’nda. Kazara İstanbul’daki sahafa düştü, 70’te onu alan tek adam Nizamettin Bey. Arslan Bey de onun yanında çırak. Niye? Arslan Bey dil biliyor. Nizamettin Bey de belki kokuyla anlıyor ama anlıyor. Nizamettin Bey doğru dürüst hiçbir şey öğretmiyor Arslan Bey’e. Arslan Bey itiraf ediyor, yazıyor. Dükkân alıyor, sonradan Muzaffer Efendi’nin delaleti ve yardımıyla. Muzaffer Ozak’ın himmetleriyle, Arslan Bey dükkân sahibi oluyor. Nizamettin Bey dükkânına taş maş attırıyor, aleyhinde bulunuyor. İstemiyor çırağının dükkân sahibi olmasını. Tabii, bu münferit bir şey. Herkese genelleyemeyiz belki ama benim ustam bana “Ya gel, sana şurada bir dükkân tutalım, biraz da ben sana malzeme vereyim, sen bunları sat, konsinye çevir” demedi. Başkalarında da görmedim bunu. Başka sahaflarda da yok. Mesela, Tunç İnal vardır, İnal Kitabevi. Onun çırakları vardı. Arslan Bey’in çırağıdır Tunç İnal; onun yanında tezgâhtarlık yapmıştır. Daha sonra ayrılıp, dükkân açıp sahaflık yapan birtakım çıraklar vardır ama hiçbirisi ustalarının himmetiyle ya da el vermesiyle yapmamıştır bunu.
Sahaflık bir tür avcılık mesleği… Av sayısı az, avcı sayısı artarsa sahaf da “Benim payım gitgide azalır” diye düşünüyor olabilir mi?
Belki. Hep ben sağdan soldan, ortadaki konuşmalardan dinledim, neden İstanbul Ansiklopedisi’nin 7. cildi zor bulunur ya da Tarih-i Osmaniye’nin bastığı Lütfi Tarihi neden tek cilt? Neden Osman Nuri Ergin’in Şehreminleri kitabı toplatılmıştır ya da toplatılmasa bile depoda bekletilmiştir, tutulmuştur. Bütün bunların hikâyelerini sağdan soldan, konuşmalardan duydum. İstanbul Şehreminleri kitabının son kısmında İstanbul valisi Haydar Bey’in “Cumhuriyet erkânının teşrifatını yapmaktan iş yapamıyoruz” gibi birtakım beyanatları bulunmuş, görülmüş. Adam aynı zamanda şehremini, “kaldırın depoya” demiş çünkü ortaya çıksa belki de olay olacak. Bunun gibi hikâyeleri, anekdotları sağdan soldan öğrendim. Bana usta çırak ilişkisinde kimse öğretmedi. Bu açıdan da sahaflar böyle enteresan bir güruhtur. Yazmaz, söylemez, kayıt tutmaz.
Sahaflar biraz mahfil geleneğinden beslenmiş, konuşulanı duyuyor, kendisi de anlatıyor ama bunu yazıya dökme eğilimi yoktur? Bu kitapla ilk defa kırılmış oldu belki de.
Belki, olabilir. Bir de tabii işin, demin iyi yere değindiniz, kitap zaten nadir bir şey. Elde dolaşan malzeme nadir. Bu nadir malzemeyi, herkes avcı gibi bekliyor.
Adetli basım, sınırlı bir şey.
Onu bırak, tek nüsha. Şimdi, bununla ilgili bilgiyi herkesle paylaşırsan sana ne kalır korkusu var. Bir de mahfi bir iş aslında, çok aleni olacak bir şey değil. Gerçi şimdi, bakma, herkes aleni yapmaya çalışıyor, salkım saçak. Instagram’a ben buldum diye resmi koyuyorsun. Eskiden bunlar memnu şeylerdi. Niye sırrı veriyorsun diye döverlerdi adamı. Mesela millet resim çekiyor, Nazım Hikmet’i pat koyuyor. Nazım Hikmet’i masanın üstüne koysaydın komünistlik suçundan tevkif ederlerdi 80’lere, 90’lara kadar. Ben çekmecede çok görmüşümdür, Nazım Hikmet’i. Öyle her geçene de gösterilmezdi. Bildiğin, emin olduğun adama verirdin. Polis, MİT, istihbarat ajanı çıkardı. Sivil polis memuru çıkardı. Ben çırakken iki ayda bir Sümerbank ayakkabılarıyla sivil herifler gelir; büyü, fal kitapları sorarlardı bize. “Tefe’ülnâme var mı? Kenzü’l-irfan var mı?” diye sorarlardı. Onu tembih ederlerdi, çırağa. “Vardı” deyip bir tane çıkarsan koysan, bittin gitti, içeri girersin. Şimdi hâlâ, “Bizde eski bir dua, fal kitabı var alır mısınız?” diye telefon geldiğinde, belki de korkumdan “Yok efendim, siz bunu Topkapı Sarayı Müzesi’ne götürün, Süleymaniye Kütüphanesi’ne götürün” deyip kapatıyorum. Hâlâ o tembih kulağımda çünkü.