İsrail İçin Sömürgecilik İşin İdeolojisidir, Kanunlar da Bu İşin Aracı!

Ahmad Amara | Söyleşi İslâm Dalp, Abdullah Uğur | Çeviri İsmail Aydın

Çoğu zaman bir sosyal medya bildirimi ile haberimiz oluyor Kudüs’ten ve Filistin’den. Hemen alıntılayıp coşku ile kin kusuyoruz. Peki, tüm bunların arkasında neler oluyor? Hikâyenin başlangıcı tam olarak neresi? Filistinli hukukçu Ahmad Amara ile İsrail’de sürdürülmekte olan görünmeyen hukuk mücadelesini, bu mevzuların tarihî arka planlarını ve biz ne yapabiliriz sorusunun cevaplarını aradık.

Filistin meselesinin genel bir çerçevesini çizer misiniz? Genel kanaat, Filistin meselesinin kâfirler ve Müslümanlar arasında gerçekleşen bir savaş olduğu yönünde. Bu meselenin arka planı nedir? Osmanlı döneminde böyle bir çatışma var mıydı, yoksa yeni bir şey mi? Ne zaman başladı?
Filistin’in üç dinin de kutsal toprağı olması hem talihi hem de talihsizliği olmuştur. Son iki bin yıldır Filistin Babilliler, Asurlar, Romalılar, Bizanslılar tarafından sıklıkla fetihler ve işgallerin gerçekleştiği bir mekân. Sonrasında İslam tarihini, Bizans’ı, Haçlı seferlerini, Memlukleri biliyoruz. Selahaddin Eyyubi’yi ve Osmanlıları da eklemeliyiz. Bugün için ise daha çok Filistin meselesini şekillendiren modern sömürgecilik kaynaklı bir durum söz konusu. Filistin’de geçerli olan, daha çok emperyalist Avrupa devletlerinin “Barışçıl Haçlı Seferleri” diyebileceğimiz hâkimiyet dönemidir. Bunu daha iyi anlamak için Osmanlı’nın son dönemine bakmamız gerekir.

Bu dönemde henüz Filistin diye tanımlanmış bir alan yok değil mi?
O bölge daha çok Kudüs Mutasarrıflığı olarak bilinir. Yani mesele aslında Kudüs etrafında teşekkül etmiştir. Mehmet Ali Paşa; İngiltere ve Fransa’nın Kudüs’te daha fazla imtiyaz sahibi olmasına müsaade etmiştir. Mesela Kudüs’e ilk önce İngiliz ardından Fransız konsoloslukları açılmış hatta Fransa bayrağı asılmıştır.

Yani imtiyazlar diplomatik çerçevede midir?
Mehmet Ali Paşa hâkimiyetinde diplomatiktir. Ardından İngilizler ve Fransızlar Sultan’ı Mehmet Ali Paşa’ya karşı destekleyince bu imtiyazlar genişler ve geriye dönüşü olmaz. Gittikçe daha fazla kurum sahibi olmaya başlarlar. Kudüs’teki diplomatik binalar ve ofislere ek olarak mesela daha fazla kilise, hastane ve okul inşa etmeye başlarlar.

Misyoner okulları mı?
Evet, öyle adlandırılmasalar da dinî misyoner okullarıdır. Hristiyan kutsal şehirleri olarak kabul edilen Kudüs’te, Nasıra’da, Beytüllahim’de bunlar hâlâ mevcut ve eğitim vermeye devam ediyor. Dolayısıyla bu dönem barışın hâkim olduğu sömürgeci veya “Barışçıl Haçlı Seferleri” dönemidir. 1850’lerden I. Dünya Savaşı’na kadar bu dönemin geçerli olduğunu söyleyebiliriz. Fakat arka planda da kutsal topraklarda Rusya, İspanya ve Amerika’nın nüfuz alanlarını genişletmek için uğraştığını görebilirsiniz. Aynı zamanda kapitülasyonlar kapsamında İngiltere’nin Protestan, Fransa’nın Latin Hristiyanlar üzerinde söz sahibi olduğuna şahit oluyoruz. Yani Avrupalılar sadece kurumlara değil Osmanlı tebaası üzerinde hukuki statülere de sahip olmuşlardır. Tarihî süreçte Yahudi problemi daha baskın olmaya başladı. Yahudileri ilk başta İngilizler destekliyordu. Eskiden Osmanlı Filistin’inde yerli Yahudi toplumu vardı. Temelde çok dindar bir gruptu ve Yahudilik için kutsal topraklarda yaşama arzusundaydılar. Taberiye, Kudüs ve el-Halil’de birkaç yüzden birkaç bine kadar nüfusları vardı.

Bize Kudüs Mutasarrıflığı’nın coğrafi sınırlarını çizebilir misiniz?
Kudüs Mutasarrıflığı daha çok; Kudüs, Yafa, Remle, Gazze, Bir’i Seba, el-Halil, Beytüllahim’den oluşuyordu. Liva merkezi olarak Kudüs’ün 100 km kuzeyindeki Nablus vardı. Yine kuzeyde Cezzar Ahmet Paşa’nın Napolyon’u yendiği meşhur yer, Akka vardır. İşte bu üç yönetim merkezi Filistin’i oluşturuyordu.
Gölgede kalan Avrupa sömürgeciliği etkisiyle Yahudiler daha fazla toprak satın almaya başladılar. Yahudi olarak dinî merkezlerde Osmanlı dindar Yahudileri vardı. Fakat Avrupa etkisinde yükselen Siyonistler de varlık göstermeye başlayınca daha milliyetçi bir Yahudilikle karşı karşıya kaldık.

Devlet isteyen, kendi kurumlarını, siyasi egemenliklerini isteyen bir grup.
19. yüzyılın sonunda Avrupa’da savaş öncesi ve sonrası çökmekte olan fazla devlet vardı. İlk olarak Napolyon, Yahudilere kutsal topraklarda bir egemenlik sözü vermiştir. Fakat ciddi gelişmeler 1882’den sonra başladı. 1882’de Rusya’da Hristiyan-Yahudi çatışmaları yaşandı. Ardından Siyonist siyasi düşünce hareketi, ideolojisi gelişmeye başladı. Temel argümanları kutsal topraklara, Filistin’e gelip yerleşmekti. Siyasidirler, dinîdirler ama misyonlarını Filistin’e göç etmek ve orada yaşamak üzerine kurmuşlardır. Bu, devlet kurma fikrinden bir önceki aşamadır.

Bugün siyasi değişimden dolayı İsrail daha faşistleşiyor. Arap komşularla, onlarla iletişim halinde ve bir arada yaşadılar. Fakat bugünkü liderler Arapları görmek istemiyorlar. Bugün, İsrail dünyanın en ayrışmış bölgesidir, apartheid düzeninin yaşandığı yerdir.

EKONOMİK YERLEŞKELER KURMAK İLK FİKİRDİ
Aslında Filistin bu düşünceyle farklı dinler tarafından sık sık fethedilmek istenmiş.
Filistin bağlamında unutulmuş bir hareketten bahsetmeliyim burada. Sömürgeci misyoner kurumların yanı sıra, 1850’lerde Hristiyanlar tarafından Alman Tapınak Şövalyeleri Hareketi vardı. Onlar da kutsal toprakların barışçıl olarak fethini düşünmüşlerdi. Gelip kutsal topraklara yerleşmeyi, yeni kurumlar kurmayı, yeni bir ekonomiyle genişlemeyi ve Mesih gelene kadar yeterince güçlenip bölgeyi kontrol etmeyi amaçlamışlardı. 1850’lerde bu düşünceler gelişti ve 1860’larda yanılmıyorsam Hayfa’da ilk yerleşimlerini kurdular. Sonrasında Kudüs, Sarona ve Celile’de topluluklar kurdular ve günümüzde hâlâ mevcutlar. İlk Siyonistler de benzer bir modeli izledi. Avrupalı tarzda kurulmuş koloniler, çiftlikler veya küçük atölyelerle yerel bir ekonomi modeli oluşturdular. 1882’de daha fazla Yahudi göçmen geldi. Ardından 1897’de Theodor Herzl liderliğindeki ikinci dönem Siyonizm, İsviçre’nin Basel şehrinde büyük bir konferansla başladı.
Bu uzun bir hikâye. Kısaca Siyonist hareket ilk başta kendi içinde ihtilaflı bir yapıydı. Burada dindar, ulusalcı, sömürgeci çatışmanın nasıl olduğunu da anlayabiliriz. Basel’deki ilk Yahudi konferansının aslında Almanya’da toplanması kararlaştırılmıştı. Almanya’daki Yahudiler bu toplantıyı istemediler. Osmanlı İmparatorluğu’nun asırlar süren güçlü varlığından dolayı böyle bir girişimi imkânsız görüyorlardı.

Alman İmparatorluğu Osmanlı ile müttefikti o zamanlar.
Evet, o zamanlar Avrupa’da Yahudilere karşı konan sınırlandırmaların kaldırılmasıyla Yahudilerin çoğu özellikle Almanya’da topluma entegre olarak özgürleşme peşindeydiler. Vatandaş olmak, eşit şartlara sahip olmak istiyorlardı. Onlara göre, ayrı bir Yahudi kimliğine ve milliyetine sahip olmak yerel millî kimlikle çatışma hâlinde olmak anlamına geliyordu. Mesela ABD’deki Yahudiler, çoğunlukla İsrail lehine ABD’nin çıkarlarına karşıydı. O dönemde bazılarının şöyle söylediklerini biliyoruz: “Yahudi milletinin vatanı Filistin’de olmak zorunda mı? Uganda veya Arjantin olamaz mı?”

Kıbrıs da seçenekler arasındadır. İngiltere böyle bir öneride bulunmuştur.
Bunu bilmiyordum. Siyasi Siyonizm’in liderliğini yapan Herzl’in etkisi önemlidir burada. Öncelikle büyük siyasi, sömürgeci güçlerin desteğinin elde edilmesi gerektiğini ileri sürüyordu. Siyonist harekette farklı akımlar mevcuttu. Bazıları şöyle söylüyordu: “Bu dinî bir harekettir, bize miras kalan İsrail’de ve Filistin’de olmalıyız.” Bazıları ise bunun manevi bir hareket olduğunu, dolayısıyla Yahudiliği ve kültürünü tekrar canlandırmak gerektiğini ileri sürmüştür. Herzl, meseleye daha politik bakıyordu ve sömürgeci güçlerin desteğini almak gerektiğini düşünüyordu. Dolayısıyla Theodor Herzl İngiltere’ye başvurduğunda, Filistin Osmanlı yönetiminde olduğu için İngiltere kendi sömürgelerinden bazı alternatif yerler önerdi. Şayet o zamana gidebilsek Balfour Deklarasyonu’nu da anlayabiliriz.

Yani İngilizler bu topraklara sahip olmadığı hâlde üçüncü bir gruba verme taahhüdünde bulundu?
Dönemin sömürgeci zihniyetinde bunlar normal şeyler. Koskoca Afrika kıtasını Berlin Konferansı’nda “Sen şurayı al, ben burayı alayım” diye paylaşabiliyorlar. Açıkçası bu mesele bu kadar nettir. Hollanda ve Almanya, diğer bütün Avrupa güçleri bunu normal görmüştür.
Dolayısıyla Herzl öncelikle üçüncü bir kanaldan Sultan Abdülhamit’e para karşılığında Filistin’e yerleşme teklifiyle gitmiştir. Yani koloniler kurmak ve orada yaşamak hedefine yönelik bir teklif bu. Ve Sultan’dan o meşhur “Filistin toprağı Müslüman kanıyla sulanmıştır ve daha fazlasını dökmeden buradan asla vazgeçmeyiz” mealindeki cevabıyla karşılaşır. Fakat Filistin tarihindeki önemli bir aşama, yüksek sayıdaki merkezî Siyonist yerleşiminin toprak satışının Osmanlı döneminde gerçekleşmiş olmasıdır. Biz Filistin’de Balfour Deklarasyonu’ndan, manda yönetiminden, Yahudilerin göç etmesine izin verilmesinden, Siyonistlere daha fazla toprak satışı için toprak sistemini değiştirmesinden haklı olarak İngiliz sömürgeciliğini sorumlu tutarız. Doğrusu bu dönemde İngilizler Siyonistlere çok destek oldular. Fakat İngilizlerden önce 1948’e kadar Yahudiler satın aldıkları toprakların üçte birini Osmanlı döneminde almışlardı.

Aslında Osmanlı hükûmeti Yahudi göçünü engellemek için kanunları değiştirmişti.
Gelenleri engellemek, sınırlamak, toprak satışına ve Yahudi kolonileri kurulmasına mâni olmak için hukuki çabalar olmuştu. Ancak pratikte bunlar başarılı olamadı. 1870-80’lerden başlayarak tapu dairelerinde Yahudilere toprak satışını sınırlamak için gönderilen fermanlar mevcuttur. Mesela Yahudilere sadece üç aylığına gelip kalma dışında izin verilmemesi gibi düzenlemeler var. Fakat her zaman, özellikle İngilizlerin 1880’lerde Yahudiler lehine müdahalede bulunduklarını görüyoruz. Osmanlı hükûmetine politik baskı yaparak onları göçe müsaade etmeye zorluyorlar. Veya bir yerleşimin kurulmasına, toprak satışına izin çıkartıyorlar.

O yıllarda Filistin’deki Yahudilerin ellerinde ne kadar toprak var?
1917 sonunda Filistin’de 60 bin Yahudi yaşamaktadır. 600 bin dönüm araziyi satın almışlardı. Bu aşağı yukarı Filistin’inin yüzde 2’sine karşılık geliyor. Büyük bir rakam olmayabilir ama hatırı sayılır bir miktar. Savaşın bitişiyle, 29 Ekim 1917’de İngilizler Filistin’de ilk olarak Bir’i Seba şehrini işgal ettiler. Bir ay sonra Balfour Deklarasyonu çıktı. Filistin’in işgal edilmesini önerdi. Kudüs zaten aynı yılın aralık ayında işgal edilmişti. İngilizler savaşı kazanacaklarını öngörmüşlerdi.

İmparatorluğun çöküşü ile de Yahudiler Filistin’i sömürgeleştirme fırsatı buldu.
Filistin meselesinin üç önemli parçası vardır. En önemlisi, Fransa ve İngiltere’nin Ortadoğu’yu, yani Osmanlı Suriye’sini paylaşma anlaşması olan Sykes-Picot’dur. Anlaşmada Şerif Hüseyin’e bu topraklarda sözde kral olacağı vaat edilerek aynı zamanda Yahudilere de Filistin sözü verilmektedir. Burada üç tane çelişen söz var. Şerif Hüseyin’i biliyoruz, Osmanlı’ya isyan edip İngilizlerle hareket etti. Burada iki şey önemlidir: Birincisi Hicaz’daki Şerif Hüseyin’in ve –savaşın Osmanlı aleyhine biteceğini fark eden– yandaşlarının ihaneti. Bunlar birkaç bini geçmeyen azınlık bir grup. Arapların büyük bir çoğunluğu o dönemde Osmanlı ordusunda savaşıyordu. Filistin ve Suriyeli Arap şehit sayısı 200 bin civarında ve bu rakam şehit asker sayısının yüzde 30’udur. Burada büyük çoğunluğun Osmanlı’ya sadık kaldığını görüyoruz ve bunlar hainlere karşı savaşmışlardır.
İkinci mesele İsrail ve Siyonist hareketin hâlâ kutlamakta olduğu, küçük bir azınlığın Avrupa’da ortaya çıkıp bir devlet fikrini hayata geçirmeleridir. Ve işin büyük kısmının onlar sayesinde olduğuna inanılıyor. Fakat tarihin katmanları aralandıkça olanların aslında Siyonist hareketin ötesinde boyutlara sahip olduğunu fark ediyoruz. Durum, birden fazla şeyin denk gelmesi ve tarihteki tesadüflerin neticesidir. Mesela Osmanlı ayakta kalsaydı bu olmayacaktı. Siyonistler İngilizlere gittiler, onlar da manda yönetimi kurdular. Manda yönetimi bir sömürge sistemidir, Milletler Cemiyeti’nin belgelerine bakabilirsiniz. Kendi başlarına ilerleyemeyecek gelişmemiş toplumlar kendilerini yönetecek ve medeniyete katılacak düzeye gelene kadar manda yönetiminde kalırlar mealinde bir düzenlemedir. İnsanları gelişmişlik ve medeniliklerine göre A, B, C diye kategorilere ayırdılar; Afrika, Asya ve Ortadoğu. Bu uluslararası sistemin İngiltere’ye sömürgecilik hediyesiydi. İngiltere zemini hazırladı, manda yönetiminin 6. maddesi açıktır: Manda yönetimi İngiltere’de olacaktır. Vazifelerinden biri Balfour Deklarasyonu’nun verdiği sözleri yerine getirmektir ve Filistin’de Yahudilere millî bir yurt sağlanması için yardımcı olacaktır. İngiltere, toprak verilmesi ve yerleşimler kurulması için Yahudi temsilcileriyle yakından çalışacaktır. Sonuçta Osmanlı’nın ve Arapların yenildiğini ve İngilizlerin Yahudi milliyetçilerle iş tuttuğunu görüyoruz. Bu, Filistin’de tarihin eksenlerinden biridir. Manda yönetiminde, neredeyse sürecin başından yani 1919’dan beri Filistinliler sömürgeci projenin farkındaydılar.

Bugün için Filistin meselesini şekillendiren, modern sömürgecilik kaynaklı bir durumdur. Filistin’de geçerli olan, emperyalist Avrupa devletlerinin “Barışçıl Haçlı Seferleri” diyebileceğimiz hâkimiyet dönemidir.

İSRAİL HUKUK SİSTEMİ HEM OSMANLI HEM DE İNGİLİZLERDEN İZLER TAŞIR
Osmanlı çökünce Filistinlilere ne oldu? Osmanlı sonrası onlara bir devlet sözü verilmedi mi? İngilizlerin hâkimiyetinde mi kaldılar?
Bir yönetimleri olacaktı ve Filistin’in siyasi geleceğine yönelik sözler vardı. 1918 yılıyla birlikte bütün Filistin bölgesi İngiliz hâkimiyetine girdi. 1917’de Kudüs’e giren komutan General Allenby idi. İki sene boyunca İngiliz askerî yönetimi vardı. Ardından 1920’den 1922’ye kadar sivil bir yönetim kurdular. Ardından Milletler Cemiyeti tarafından resmî manda yönetimi geldi. Burası tam da Filistin sorununu uluslararası bir problem olarak hukuk veya Birleşmiş Milletler bağlamında konuşmanın yeri. Zira bu sorunu ortaya çıkaran o dönem Milletler Cemiyeti’ydi. Bu yönetimle gerçekleşen standart bir İngiliz yönetimiydi. Manda yönetiminin Filistinliler ve Yahudilerden oluşan bir parlamento kurması gerekiyordu.

Peki, 1917’den sonra Yahudilere toprak satışı yasallaştı mı?
Doğrudur, toprak satışı serbest oldu. Aslında bence sivil yönetim kurulunca bu toprak satışı serbest bırakıldı zira askerî yönetim süresinde İngilizler tapu ofislerini kapattılar.

Sultan Abdülhamit’ten beri Yahudilere toprak satışı yasak mıydı?
Evet, 1880’lerden 1917’ye kadar yasaktı. 1920 ve 1921’de sivil yönetimle birlikte ilk İngiliz arazi kanunları, Osmanlı kanunları yerine yürürlüğe girdi.

Şu an İsrail toprak kanunları İngiliz sivil yönetiminden mi kalma?
Aslında İngilizler Filistin’i işgal ettiklerinde Osmanlı hukuk sistemini devam ettirmişlerdi ve bunun devam edeceğini söylemişlerdi. Ancak sonradan değişiklikler yapıldı, yeni sistemle birleştirildikten sonra da değişti. 1948’de de aynısı oldu, İsrail kurulduğunda Filistin’deki mevcut düzeni sürdürdüler. Hem Osmanlı hem de İngiliz kanunları dönüştürülüp değiştirilinceye kadar devam etti. Bugünkü İsrail hukuk sistemi de hem Osmanlı hem de İngilizlerden izler taşır. Çoğu 70 ve 80’lerde değişti ancak bir kısmı devam etmektedir.

O zaman Filistin meselesinin temelinde sömürge sisteminde satılan topraklar vardır diyebilir miyiz?
Sömürgecilik işin ideolojisidir. Kanunlar da ister Osmanlı ister İngiliz olsun bu işin aracıdır. Filistinlilerin toprakların gerçek sahibi olduğunu açıkça ortaya koysanız da İsrail el koymak istediğinde yapacak bir şey yoktur. Ne kadar delil-belge-bilgi gösterdiğinizin de önemi yoktur.

Filistin’de 1948’e kadar Yahudi kişi ve kurumlar ne kadar toprak satın aldı?
Yüzde 6’sını satın aldılar. 1948 yılında 600 bin Yahudi yerleşmişti. Bu nüfusun yüzde 30’u demekti. 1930’larda Yahudi nüfus 200 binlere bile ulaşmıyordu. Bu önemli artış Naziler nedeniyle gerçekleşmiştir.

Bugün İsrail içinde Yahudiler toprağın ne kadarına sahipler?
İsrail komünist bir devlet gibidir. İsrail bugün toprakların yüzde 95’ine sahiptir ve bunu kontrol ediyor.

Yani toprak insanlara değil devlete ait.
Evet, toprağın sahibi devlettir. Yahudi Ulusal Fonu 1906’da kurulmuştur ve tüzüğünde amacının Filistin’de Yahudiler için toprak satın almak olduğu yazılıdır. Başka kurumlar da vardır ama bu esas yapıdır. Bireysel ve kurumsal satın almalar İsrail’in yüzde 10’unu teşkil eder.

Kimden aldılar, yerli insanlardan mı?
İlk ve büyük satın almalar Filistinli olmayanlardan. Büyük toprak parçaları Lübnanlı aileler tarafından satılmıştır. Bunlardan biri Sorsouq olarak bilinir ve bir bölgede iki ailenin sattığı birkaç parça toprağın miktarı 240 bin dönümdür. Bu, Filistin’in yüzde 2-3’dür ve Yahudilerin satın aldıklarının yüzde 12’sinden daha fazlasına tekabül ediyor. Bu sadece bir satıştır. Filistinli olmayan başka büyük toprak sahiplerinden de alımlar olmuştur.

Bu aileler Hristiyan mı yoksa Müslüman mı?
Hem Hristiyan hem de Müslüman aileler var. Bir tanesi Tueni, diğeri Sorsouq ailesidir. Ayrıca İngiliz hükümetinden yapılan alımlar vardır. İngilizler toprak satışını ve kiralanmasını desteklemişlerdir. Bir endüstriyel projesi de olmuştur. Toprağın küçük bir kısmı sıradan Filistinlilerden alınmıştır. Ortaklar arasında veya komşular arasında gerçekleşen standart ticari faaliyetlerdir bunlar.

Filistinlilerin topraklarını Yahudilere sattığı büyük oranda doğru değil o zaman.
Büyük oranda bir efsanedir bu. Toprakların büyük bir kısmı başlangıçta yabancılar tarafından satıldı. Filistinliler tarafından değil. Yunan Ortodoks Kilisesi de çok toprak sattı. Yunan Ortodoks Kilisesi Suriye’de sıkıntı yaşadı çünkü İngiltere Rus nüfuzu istemiyordu. Dolayısıyla 1917’de Bolşevik devrimiyle birlikte Stalin Kilise’nin ekonomik desteğini kesti. Yunan Kilisesi, neredeyse iflas etmişti ve topraklarını satmaya başladı. Yunan Kilisesi en fazla toprağa sahip kurumdu. En zengin gayrimenkul sahibiydi ve bugün Kudüs’te hâlâ öyledir. On binlerce dönüm araziden bahsediyoruz. Onlar da Yahudi Ulusal Fonu’na çok toprak sattılar. Toprak satışında İngiliz hükûmeti ve yabancılar başat rol oynamışlardır.

O zaman İngiliz yönetimi aynı zamanda Yunan Ortodoks Kilisesi’nin etkisini de kırdı?
Filistin’de daha çok Rusların etkisini engellediler ama bu Yunan Ortodoks Kilisesi’nin de etkisini bitirdi. Dinî sebepler de var tabii.
Hukukla ilgili meselede 1948 ile daha çok 1980’lere kadar, yüzde 10’dan yüzde 95’e kadar artan toprak kontrolü tamamen hukukiydi (!). Bu sebeple İsrail bir hukuk devletidir. Çünkü Avrupa zihniyetinde ve işleyişinde bir sisteme, düşünce yapısına sahiptir. Kanuncu bir yaklaşım yürürlüktedir. İsrail gönlüne göre gidip bir ev yıkmaz.

BİLMEDEN BİR SUÇ İŞLİYOR OLABİLİRSİNİZ!
Nasıl olur? Görüyoruz ama yıkıyor.
Önce yıkım için bir mahkeme kararı çıkarılır, sonra yıkım gerçekleşir. İsrail bir toprak parçasına öylece gidip el koymaz. Ya da diyelim ki, bir şekilde toprağa el konmuştur, bu sefer de geriye dönük toprağa el konulabileceğine yönelik bir kanun çıkarırlar. Bundan haberiniz olmayabilir ama siz şu an bir suç işliyor olabilirsiniz.
Nasıl?
Yarın bir kanun çıkarır ve bu çimenliği bir ay önceden başlamak şartıyla geriye dönük olarak sivillere yasak askerî bölge ilan eder ve sizi içeri attırır. İşte İsrail’in hukukiliği budur. Sizi hedefe koymuşsa bir yolunu bulur.

Bunların hepsini kanuni olarak yapıyorsa asıl soru kanunun ne olduğu?
İsrail, Filistin topraklarına el koymak için yeni kanunlar üretti, ardından kendi sömürgeci ideolojisine uygun hâle getirebilmek için Osmanlı ve İngiliz kanunlarını yeniden yorumladı ve yeniden yazdı. El koyma için ana kanunlardan biri “1950 Gaiplerin Mülkleri Kanunu”dur.

Boş topraklara el koyma gibi mi?
Hayır, bu boş arazilerden öncedir. 1950 Gaiplerin Mülkleri Kanunu, şayet “gaip” kelimesini “mülteci” veya “sürgün” olarak değiştirirseniz –ki Filistinlilerin yüzde 85’i topraklarından sürgün edilmiştir– İsrail hukuki olarak Filistin’e el koymuş oluyor. İşte gaip kelimesinin olabilecek bütün karşılıkları dâhil edilerek bu insanların toprakları, evleri, okulları, arabaları, iş yerleri, banka hesapları yani sahip oldukları her şey menkuldür. Taşınabilir yani devlete geçer. Düşünün İstanbul’a geliyorsunuz ve İstanbul’un mülklerinin yüzde 85’i size miras kalıyor. İşte bu İsrail’in başarı iddialarından biridir.

Çalarak başarılı oluyorlar?
Evet, geldiler toprağın yüzde 85’ini çaldılar. Doğal kaynaklar dâhil her şeyi çaldılar. Bu 5 milyon dönüm demektir. Bu bahsettiğimiz yüzde 10, 2 milyon dönümdür. Siyonist hareket olarak 1880’lerden 1948’e kadar, 70 yıl boyunca 2 milyon dönüm satın almayı başardılar. 1948-49 arasında, bir yılda 5 milyon dönüm ele geçirdiler. Bu rakam sahip olduklarından yüzde 250 daha fazlasına karşılık geliyor. Tabii bu iki yıl, 5 milyon dönüm toprakla sınırlı değildir. 60 bin ev, 8 bin iş yeri, binlerce banka hesabı, apartmanlar, Filistinlilerin sigortaları, araçları, traktörleri, arabaları… her şeye ama her şeye el koydular. Savaş süresince daha fazla toprak işgal ettiler ve Filistinlilerin çoğu köyü yok edildi.

Nasıl yok edildi?
1950 ve sonrasında Siyonist güçler bir köyü işgal eder, Filistinlileri sürgün eder ve tekrar dönmesinler diye köyü yok ederlerdi. Bu toprağı, Yahudi yerleşimcilere verirlerdi. Savaş süresince insanlar 500 Filistin köyünden sürgün edildi. 1948’i takip eden yıllarda bu köylerin yüzde 95’i yıkıldı. 14-15 yıl sonrasında, 1952’de Yahudilere verdikleri topraklar ve askeriyenin ele geçirdiği toprakları elde tutmak için hukuki zemine sahip olmadıklarını fark ettiler. “Arazi İstimlak Kanunu” adında yeni bir kanun çıkardılar. Kanun şunu söylüyor: Devlet ya da Yahudilerin elindeki topraklar onlara aittir. Maliye bakanı Yahudi yerleşimcilerin güvenliği ve gelişmesi için buna ihtiyaç duyduklarını söylemiştir. Ve tabii bu kanuna dayanarak 2 milyon dönüm toprağa daha el koydular.

HUKUK DEVLETİ GÖRÜNÜMÜ İSRAİL’E ÇOK FAZLA MEŞRUİYET VERİYOR
George Orwell’in 1984 romanı zihnimde canlanıyor; geçmişin gerçeklerinin bugünkü hadiselerden dolayı değiştirilmesi. Burada da benzer bir durum var bugün gerçek diye bahsettiğiniz bir şey geçmişe dönük olarak değiştirilmekte. Distopik bir atmosfer bu. Hukuk, insan hakları bunun neresinde? Elle tutulur bir dayanağın olmadığı bu atmosferde Filistinliler ne yapacak? Şayet Filistinliler Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine giderse ne olur?
Bizim için mesele çok açık; uluslararası ve yerel hukuk sömürgeci bir düzeni sürdürmenin payandası olarak kullanılıyor. Tabii çoğu Filistinliyi öfkelendiren şey de bu. Filistin meselesi çözülmesi gereken insani bir meseledir. Bu meseleyle mücadelede en iyi senaryo, uluslararası hukuki bir dava olması. Uluslararası hukuk kurumlarına başvurulmalı, Güvenlik Konseyi’ne gidilmeli vs.
Bugün siyasi değişimden dolayı İsrail daha faşistleşiyor. Abartısız söylüyorum, ilk Siyonist liderler Ben Gurion, Peres, Sharett, Levi Eshkol, Abba Eban gibi lider ve Siyonizm’in kurucuları Yahudi egemenliği olan bir yerde yaşamadılar, Arap komşularla yaşadılar, onlarla iletişimde ve bir arada yaşadılar. Yaşadıkları mekânın bir parçası olarak, yerel egemenliğin bir unsuru olarak, tüccar, mal sahipleri olarak Filistinlilere alışkınlardı. Fakat bugünkü liderler Arapları görmek istemiyorlar. Araplarla yaşamadılar, Filistinlilerle yaşamadılar, sadece askerlerinin gölgesinde yaşadılar ve onlara emirler verdiler. Bugün, İsrail dünyanın en ayrışmış bölgesidir, apartheid düzenin yaşandığı yerdir.

Hükûmet tarafından Yahudi yerleşimciler sürekli olarak ayrıştırılıyor yani.
Yahudi Ulusal Fonu, Yahudi Ajansı, Dünya Siyonistler Örgütü gibi yapılar sadece Yahudilere hizmet ediyor. Bunların sadece Yahudiler için olduğu devlet destekli kabul ediliyor. Mevcut yönetim Batı Şeria’da, İsrail içinde daha fazla toprağa el koymak için, herhangi bir siyasi özgürlüğü sınırlandırmak için daha fazla kanun çıkarıyor. Bu hâliyle askerî bir rejime benziyor, İsrail’in içi bile öyle. Son yıllarda siyasi kanaatlere yönelik daha fazla sınırlandırmalar var. Facebook’ta yaptığınız bir yorum hapse girmenize sebep olabilir. Son zamanlarda dinî-siyasi büyük bir kurum olan İsrail’deki İslam Enstitüsü mevcut ayrımcı kanuna göre İslami hareketin kurumlarının veya liderlerinin işlediği herhangi bir ihlal veya suç bulamadığında, onları suçlamak için 1945’teki İngiliz olağanüstü hâl düzenlemelerini devreye sokuyor. Bütün İslami kurumlar, liderleri ve on binlerce, yüz binlerce insanın mallarına el koymak için bu kanun kullanılıyor. Bu olağanüstü hâl kanunları 1945’te bir çatışma döneminde yürürlükteydi. Bugün bu kanunu, sosyal ve siyasi bir harekete karşı kullanıyorlar. Mesela bugün İsrail Adalet Bakanı Ayelet Shaked Batı Şerialı Filistinlilerin İsrail Anayasa Mahkemesi’ne erişimini engellemek üzere bir kanun çıkarıyor. Bu iyi olabilir, ben de avukatım ve hukuku kullanıyorum, uluslararası avukatlık yapıyorum. Hukuk devleti görünümü İsrail’e çok fazla meşruiyet veriyor.

Ama pratikte işler fazla karmaşık.
İnsanlar gelip bana evlerinin yıkım kararlarını gösteriyorlar. Binlerce insanı yıkımı durdurmak üzere toplayamıyorsanız, mahkemeye gitmeye çalışıyorsunuz ve yürütmeyi durdurma kararı aldırmak için dava açıyorsunuz ama iptal etme şansın olmuyor. Bunu yasal hâle getiremiyorsunuz, sadece zaman kazanıyorsunuz. İnsanlar sadece yıkımı ertelemeye ve evlerinde bir süre daha kalmaya çalışıyorlar. Şimdi özgürlükçü İsrail Anayasa Mahkemesi’ne erişimi sınırlandırmaya kalkışıyor. İsrail Anayasa Mahkemesi evlerin yıkılmasına ve insanların ordu tarafından öldürülmesine, Yahudi yerleşimlerin kurulmasına izin verdi. Mahkeme, İsrail hükûmetinin en önemli silahıdır. Hukuku politik alandan çıkarmaya çalışıyorlar.

Zaman zaman Filistinlilerin haklarını savunmak için Cenova’ya gidiyorsunuz. Herhangi bir gelişme oluyor mu?
Çıkış noktası uluslararası hukuk olan bir meseleyle ilgili uluslararası hukuk da problemlidir. Bilindiği gibi, uluslararası hukuk güç ilişkilerine, siyasete bağlıdır. İsrail dünyada demokratik ve hukuk devleti olarak görünmeyi hâlâ umursuyor. İsrail sürekli kendini meşru göstermeye çalışıyor ve bu sebepten bugün İsrail, BDS (Boykot, Tecrit, Yaptırımlar hareketi) ile sorun yaşıyor. UNICEF’in özellikle Harem-i Şerif’in (Mescid-i Aksa) İslami bir miras olduğuna dair kararıyla sorun yaşıyor. Birleşmiş Milletler Genel Kurulu ve Güvenlik Konseyi aracılığıyla İnsan Hakları Konseyi’nin kararlarını engellemeye çalışıyor. İsrail uluslararası hukuku muhakkak uygulamayacak ama lanetlenmeyi istemeyecek kadar da umursuyor.
Cenova’da temelde iki şey yapmaya çalışıyoruz. Birincisi Filistin’i uluslararası gündemin bir parçası yapmak, ikincisi İsrail’in ve Siyonizm siyasetinin meşruiyetini sorgulanır hâle getirmek. Bir şeyleri özellikle ve mutlak anlamda çözemeyeceğimizi biliyoruz zira problem zaten uluslararası hukukta. Şimdi Filistin’deki meşhur hareketlilik, ayaklanma, intifada, protestolar, mahkemeye başvurma hepsi beraber yürütülüyor ve beraber gitmek zorunda. Mesele benim Cenova’da kişisel olarak yaptığım şey meselemizin orada, yani Birleşmiş Milletler’de başladığını hatırda tutmaktır. Birçok iddia duyuyoruz ama Filistin düşük sayıdaki ölümlere rağmen on binlerce ölümün, yıkımın yaşandığı Suriye gibi değil. Dünyanın farklı bölgelerindeki birçok ülkede olduğu gibi değil durumu. Filistin uluslararası bir problemdir. Sömürge yerleşimleriyle ortaya çıkan, İngiltere’nin sömürgeci bir projesidir. BM ve Avrupa tarafından, kendi sorunları olan Yahudi problemini Ortadoğu’ya ihraç ederek üretilen bir meseleden bahsediyoruz. Bu sorunun uluslararası bir iş birliğiyle ortaya çıktığını akılda tutarak, günümüzde Filistin probleminin geleceğine baktığımızda bu, Yahudilerle Müslümanlar arasındadır.

“BİZDEN ALINAN TOPRAK, ŞİMDİ BİZE KİRAYA VERİLİYOR!”
Evinizle ilgili ilginç bir hikâyeniz varmış, anlatabilir misiniz?
İsrail devletinin sınırları içinde yıkımlardan sonra kalan en önemli Filistin kenti Celile’dir. 1948’te İsrail içinde kalan Filistinliler 156 bin kişiydi çünkü 850 bin kişi mülteci olarak yerlerinden edildi. Biz İsrail içinde kaldık. İsrail bize vatandaşlık vermek zorunda kaldı, dolayısıyla biz İsrail vatandaşı Filistinlileriz. Bugün sayımız 1.3 milyon ve İsrail nüfusunun yüzde 20’sini teşkil ediyoruz. Topraklarımızdan kalanlara sahiplik yapıyoruz. Yüzde 2.5 toprak, bizim yaşadığımız alan, binaların evlerin olduğu alan yüzde 1’den daha az bir bölge. 156 binden 1.3 milyona yükseldik, biz arttıkça İsrail bizim daha fazla toprağımızı aldı. İsrail 1948’den bu yana Filistinliler için İsrail içinde hiçbir yeni mahalle inşa etmedi.

Nüfus neredeyse 10 katı artmış durumdayken bile mi?
Evet, bunun adı Yahudileştirmedir. Bırakın yeni mahalleler inşa edilmesini, İsrail mevcut mahallelerin genişlemesine bile izin vermedi. Benim yaşadığım yer Celile’nin Kana köyü, İncil’de geçen bir köydür, Hz. İsa’nın mucizelerinden biri olan suyu şaraba çevirdiği yer. 10 yıl öncesine kadar İsrail hiçbir Filistin mahallesinin genişlemesine izin vermiyordu. Fakat nüfus artıyor, 1948’de 3 bin kişi vardı ama şimdi 20 bin kişi var. Nereye ev inşa edeceksiniz? Mahallenin kıyısına yapıyorsunuz ama İsrailliler gelip, sizin sınırınız burası, burayı geçemezsiniz, diyor. Dolayısıyla yapılan planlamanın dışına taşan evler yasa dışı oluyor. Bu Filistin’deki diğer önemli bir mesele: Yasa dışı evler meselesi!
Benim hikâyemde olan şey şu: Nasıra büyük bir şehir. Ben Gurion 1950’lerde bütün Celile’yi Yahudileştirmek için bir proje başlattı. Nasıra’da Filistin mahallelerinin ortasına Yahudi yerleşimleri kuruyorlardı. Bu her zamanki taktiktir. Buraya 1950’lerde Yukarı Nasıra diyorlar. Filistin mahalleleri arasındaki bağlantıyı koparmak için bir yere yerleşim bir yere otoban, bir yere duvar bir yere sanayi bölgesi inşa ederek mekânı kontrol ediyorlar. Bu yerleşimlerle Yukarı Nasıra bölgesi oluşturulduğunda çevredeki köylerin topraklarına el koydular ve benim köyüm Kana’dan on binlerce dönüm alan orman arazisine, sanayi bölgesine ve yerleşimlere verildi. 1990’larda Sovyetler’in çöküşünden sonra Rus göçmenler için ev bile yaptılar ve başka topraklara da el koydular. ABD’den tezimi bitirip döndüğümde Kana’da, kendi köyümde yaşamak istedim. Kana nerede! 10 yıl önce devlet toprağı kiralamamıza izin vermeye başladı. 1970’lerde bizden alınan toprağı bize şimdi kiraya veriyor. Yarım dönüm nerede, kiraya verdikleri miktar 450 m2 nerede! Üstelik fiyatı da 300-400 bin dolar arası. Bu çok yüksek bir fiyat. Genellikle dağlık yerler oluyor ve yaşanabilir bir yer için oraya daha fazla para harcamak gerekiyor. Neticede size maliyeti 1 milyon dolara geliyor.

Bu çok ciddi bir rakam!
Fakat bir seçenek daha var. Bu bölgede kullanıma hazır bir apartmanın fiyatı 100-200 bin dolardır, bazen daha düşük olabilir. Ben 300 bin dolara toprak kiralayıp 300 bin dolar daha harcayıp bir ev yapmak yerine aniden Yahudi mahallesinde makul ve ulaşılabilir bir konut seçeneğine sahip oluyorum. Mesela benim köyümden bir Yahudi mahallesi 2 dakika sürüyor, zira bizim topraklarımıza Yahudi yerleşimleri monte edilmiştir. Bugün bu Yahudi yerleşimlerinde binlerce Filistinli yaşıyor ve orada Yahudilerin yaşaması planlandığından Yahudiler bu durumdan memnun değiller. Resmî rakamlara göre bu kasabadaki Filistinlilerle yüzde 25’i oluşturuyoruz. Buna benzer başka kasabalar da var. Mesela daha kuzeyde olan Yahudi yerleşimi Kermiyel bunlardan biri. Filistinli mahallelerin ortasında yer alır. Aynı durum burada da geçerli; yeni ev yeri yok, kiralar pahalı ve Filistinliler Yahudi yerleşimindeki evleri satın almaya başladı. Bizim durumda buraya yerleşen Rus göçmenler, o küçük kasabada yaşamak istemediler, Tel Aviv ve Hayfa gibi iş imkânlarının bol olduğu daha merkezî yerlere gitmek istediler. Evlerini satıp ayrılmaya başladılar. Ben de böylece bir ev aldım onlardan. Burada ilginç olan, devlet bizim bireylerden bu evleri almamızı sınırlamadı ve kontrol etmeye çalışmadı. Yahudiler için yeni bir yerleşim inşa ederken bizi kontrol edebiliyorlar. Toprağı satın almamızı da kontrol ediyorlar ama bireylerden satın almamıza karışamadılar.