Evimiz Kâğıttan Bir Haneydi

Ümit Meriç | Söyleşi: Büşra Sönmezışık

“Kitaplık kurmak, ibadethane yapmak kadar kutsaldır” diyor Victor Hugo… Mütefekkir Cemil Meriç de bu kutsiyetin farkındaydı. Fâni hayata gözlerini yumarken ardında sadece fikirlerini değil, bir memur maaşıyla, kişisel çabalarla oluşturduğu ancak bir o kadar seçkin olan “Meriç Kütüphanesi”ni bıraktı. Kıymetli kızı Ümit Meriç, gözlerini kaybetmesinin ardından babasına 33 yıl göz olarak, hayatını bu kütüphanede geçirdi. Çok değerli kütüphanelerin bile vârisleri tarafından elden çıkarıldığı günümüz dünyasında, babasından kalan bu önemli mirası, yani “beynim” dediği kütüphaneyi genişleterek muhafaza ediyor. Biz de Sosyoloji Profesörü Ümit Meriç ile “Meriç Kütüphanesi”ni konuştuk.

Babanızın kütüphaneyle tanışma öyküsüyle başlayım. Cemil Meriç nasıl bir evde büyüdü?
Cemil Meriç, bir defa kütüphaneli eve doğmuş bir çocuk. Bir konsolun gözünde babasına ait kitaplar bulunuyor. Bir kısmı hukuk kitaplarI, diğer bir kısmı da o dönemin en önde gelen yazarlarının eserlerinden seçilmiş kitaplar. Bu kütüphane zaman içinde ağabeyinin getirdiği bavul dolusu kitapla daha da zenginleşiyor. Babam küçüklüğünden itibaren divan edebiyatının bütün yıldız isimlerinin eserlerini ezberine almış. Ondan evvel, babasının çocukluğunda kendisine okuduğu kitaplar var. Babam okumayı ne zaman öğrendiğini hatırlamazdı fakat çok erken yaşta olduğu tahmin ediliyor.

İlk okuduğu kitap?
Antakya’daki bir kitapçıdan ablasına gözyaşlarıyla aldırmış olduğu ilk kitap Mehmet Emin’in Türk Sazı kitabı. Babam “İlk ezberlediğim kitap Türk Sazı’dır” diyor.
Kitaplar babanızın hayatında neye karşılık geliyordu?
Hayata kitaplarla başlıyor. Arkadaşı yok, arkadaşı kitap. İlkokul yıllarında teneffüs aralarında öğrenciler koşuştururken o bir köşeye çekilmiş kitap okuyor. Zaten elimizdeki ilk fotoğrafı da Antakya’da fotoğrafhanede çekilmiş. Bir iskemlenin üzerinde, ayakları yerden bir karış havada, kucağında açılmış kocaman bir kitap var. 4 yaşından önce okumayı öğrenmiş olma ihtimali yüksek.

SAİT HALİM PAŞA’NIN KİTAPLARI EVİMİZDEYDİ
Kendi kütüphanesini ilk ne zaman oluşturmaya başlıyor?
Bu okuma ve okuduklarını ezberleme merakı dedem emekliye ayrılıp Reyhanlı’ya taşınınca orada da devam ediyor. Kitapçıları dolaşarak o dönemin tercümelerini topluyor. Victor Hugo’nun Sefiller kitabını almak istiyor ama parası yetmediği için kiralıyor. Ortaokul yıllarında Fransızcaya başlamış. Okuduğu kitaplar arasına artık Fransızca da ekleniyor. Ali İlmi Fani Bey babamın hocası… Babam Rıza Tevfik’i çok severdi. Düşünün yazdığı bir kompozisyondan dolayı Rıza Tevfik, Kamus-i Felsefesi’ni hediye olarak babama yollamış. Babam lise yıllarında Dostoyevski’nin Suç ve Ceza kitabının tiyatro hâline getirilmiş bir nüshasını buluyor ve tercüme ediyor. Dostoyevski ile tanışması ilk böyle oluyor. Sonra Antakya’daki kitabevlerini dolaşarak kitap ediniyor. Sosyalizme temas ettiği dönemde Halep’ten kitaplar alıyor. Yıllar boyunca Fransızca edebiyat dergilerini bilhassa takip ederdi.

Bunların dışında hususi kitapları nereden ediniyordu?
İlk gittiği yerler hep sahaflar olmuş. İstanbul’da Beyazıt’taki sahaflar Cemil Meriç’in ikinci adresiydi. Ayrıca Tünel’deki sahaflardan ve daha sonraki yıllarda Haşet Kitabevi’nden çok kitap almıştı. Sahaflardaki Nizamettin Aktuç Bey, Yenişehirli Avni Bey’in torunuydu. Gayrimüslimlerin Türkiye’yi terk etmesi eski Osmanlı tebaasının kütüphanelerinin sahaflara düşmesine yol açtı. Nizamettin Bey, Yeniköy’de Sait Halim Paşa Yalısı’ndan belli bir ücret karşılığında paşa kütüphanesinin tamamını satın almıştı mesela. Ne vakit bir kütüphane satın alsa babama haber verirdi. Babam Yabancı Diller Yüksek Okulu’nda hoca iken, her ders çıkışı mutlaka sahaflara uğrardı. Böylelikle Rumların, Yahudilerin ve Ermenilerin kütüphaneleriyle, paşa konaklarından gelen kitaplar, babam tarafından kendi ilgi alanına göre ayıklanarak bizim eve taşındı.

Her kütüphanenin değerli bir veya birkaç kitabı olur. Var mı koleksiyonluk kitaplar?
Müteferrika’nın bastığı 1730 baskılı Naima Tarihi kitabı var. O sanırım kütüphanenin en kıymetli kitabıydı. 1876’da çıkan Ribot’un çıkardığı Fransız felsefe dergisi var. 1876’dan 1930’lara kadar tam koleksiyonu mevcut. 1896 yılında Fransa’da yayımlanan çok önemli felsefe dergisi “Metafizik ve Moral Dergisi”, Sait Halim Paşa’nın Yeniköy’deki yalısından bize intikal etmiştir. Durkheim’in “Sosyoloji Yıllığı” 1896’da çıkmaya başlamıştır. Fransa’nın en büyük sosyoloji dergisi; hâlâ yayımlanmaya devam ediyor. O da Taksim Elmadağ’daki Dağ apartmanında Mösyö Sages adlı bir Yahudi avukatın vefatından sonra kalan kütüphaneden edindiklerimizdi.

BABAM HÂCE-İ SÂNİ OLMAK İSTEDİ
Babanızın isteyip de ulaşamadığı veya elinden kaçırdığı kitaplar oluyor muydu?
Bu kitapların satışı sırasında büyük rekabetler yaşanıyordu. Onun en parlak örneğini şu hadiseyle nakletmek isterim: Bir gün Göztepe’deki evde oturuyoruz. Kadıköy’de bir sahafa Diderot d’Alembert’in 18. yüzyılın zirve kitabı olan ansiklopedisi gelmiş. Eve haber geldi, babam çalıştığı masadan birden kalktı, heyecandan elleri titriyordu. Üzerini acele giyindi, beraber çıktık, dolmuşa binip Kadıköy’deki sahafa gittik. Kan ter içindeyiz, bir de baktık ki Kerim Sadi Bey bir taburenin üzerine oturmuş muzipçe gülüyor. Bizden önce gitmiş ve kitabı o satın almış.

Meriç’in kütüphanesinde çok sayıda Fransızca eser olduğunu tahmin etmek zor değil. Bunun dışında başka hangi dillerden kitaplar var?
Fransızcanın dışında İngilizce ve Osmanlıca kitaplar var. Fakat belirttiğiniz gibi babamın kütüphanesi Fransızcanın daha ağılıkta olduğu bir kütüphanedir.

Babanızın kütüphanesini tarif etmenizi istesek kitapları nasıl tasnif edersiniz?
Bir kültür kütüphanesi. Türk, İngiliz, Alman, Fransız, İspanyol, Hint, İran, Arap edebiyatı ile ilgili kitaplar var. İsveç edebiyatından da örnekler var. Ama beraberinde babamın düşünce ufkuna teğet geçmiş olan Çin ile ilgili kitaplar da bulunuyor. Eski Yunan klasikleri ve felsefe tarihi ile ilgili eserler mevcut. Sosyoloji, psikoloji, tarih ağırlıklı. Lügatlar ve ansiklopediler var. Âdeta bir dünya düşünce tarihi.

Cemil Meriç’in ansiklopedilere özel bir ilgisi vardı. Bunun sebebi ne olabilir?
Çünkü kendisi de ansiklopedik bir zekâya sahipti. Biliyorsunuz, Ahmet Mithat Efendi hâce-i evveldir. Babam da hâce-i sâni olmak istedi. Zaten bütün eserlerine baktığınız zaman aslında bu külliyatı ansiklopedi gibi kabul edebilirsiniz. Fakat o aynı zamanda irfan dünyasının da ferdi olduğu için, Batı ile ilgili yoğun temasının dışına Hint edebiyatıyla çıkmak istedi. “Hepimiz Ahmet Mithat Efendi’nin çocuklarıyız” demesi de bu nedenledir. Onun gibi Osmanlı değildi, Fransız Lisesi’nden mezun olmuştu ve Fransızca öğretmeniydi.

KÜTÜPHANEDEKİ KİTAPLAR EZBERİNDEYDİ
Eserlerinde son dönemlerine doğru Doğu eserlerinin öne çıktığını görüyoruz Meriç’in. Bu eserleri orijinal dillerinden mi, Türkçelerinden mi yoksa Fransızca ve İngilizce tercümelerinden mi okudu?
Babamın İbn Haldun’a ilgisi çok eskiye dayanıyor. Gözlerinin gördüğü dönemde eski harflerle okumayı tabii ki tercih ederdi. Gözlerini kaybetmesinden sonra Osmanlıca okuyacak olan insanlar çok azaldı.

Peki okuduğu kitaplara ne kadar hâkimdi? Mesela ihtiyaç duyduğu pasajın hangi kitapta olduğunu ve kütüphanedeki yerini biliyor muydu?
Babam derdi ki, “Ben bir kitaba baktığım zaman sayfanın bütününü” okurum. Görür görmez hafızasına kaydediyordu. Gözlerinin görmediği dönemde, babam bir kitabı aratırdı fakat bir türlü bulamazdık. İnceden inceye kitabın hangi rafta, kaçıncı sırada olduğunu söyler, kütüphanedeki yerini tarif etmekle kalmaz, kitabın içindeki bölümünde neyin yazdığını bilirdi. Müthiş bir hafızası vardı.

ANNEMİN ÇİKOLATA PARASI İÇİN BABAM KİTAPLARINI SATARDI
Sadece manevi değil aynı zamanda maddi bir özveri kütüphane oluşturmak. Babanız bunu nasıl sağlıyordu?
Babamın fazla parası yoktu ancak olan parasını da dergiye veya kitaba verirdi. Hatta annemle ilk birbirlerini tanıma dönemlerinde gittikleri pastanede annem sıcak çikolata içermiş. Ama babamın sıcak çikolatayı ödeyecek parası yok. Elindeki kitaplardan birkaçını sahaflarda satarak annemin çikolata parasını denkleştirirmiş. Babamla annem evlendiklerinde, çeyiz olarak iki bavul dolusu kitap ve birkaç parça şahsi eşya getiriyor. Evlendikten sonra Elazığ’a gidiyorlar. El-Aziz babamın irfan dünyamızla tanışmasına vesile oluyor. İbn Haldun’un Mukaddime kitabını oradan alıyor. Babam, meşhur fotoğrafının bulunduğu 17 ciltlik bir ansiklopedi olan Grand Dictionnaire’i de yanında getirmişti. Babamın El-Aziz’deki öğretmen arkadaşları, eşraftan entelektüel kişiler akşam bizim eve yemeğe geliyorlar. Fakat öyle büyük masamız olmadığı için annem 17 ciltlik Grand Dictionnaire’i yan yana dizerek bir yemek masası oluşturuyor. Misafirlerimiz Grand Dictionnaire’le oluşan bir masada ağırlanıyor!

Anneniz Fevziye Hanım memur maaşının büyük bir bölümünü kitaba yatıran babanızdan veya sahip olduğu kısıtlı hayattan bir kez olsun şikâyet etmedi mi?
Babam annem için daima, “Bir memur maaşıyla bu kütüphaneyi yapmam, yırtık çorapla gezmeye razı olan Fevziye sayesindedir” derdi. Annem babamın kitap almasını eve bonfile getirmesine tercih eden bir kadındı. Annem babamdan 11 yaş büyüktü. Kafasına göre bir eş arıyor hep. Annem İstanbullu son derece kültürlü ve bilgili bir ailenin kızı. Ağabeyi doktor, babası hâkim. Annem kitap tercümesi yapacak derecede Fransızca bilirdi.

38 yaşında görme yetisini kaybettikten sonra siz de dâhil olmak üzere pek çok isim gelip kitap okumuş Meriç’e. Evinize kimler gelirdi?
Çoğu Fransızca bilmeyen kimselerdi. Bunların içinde Fransızca bilen bir Kenan Gürsoy vardı. Kamil Çileçöp diye bir arkadaş vardı. O da Galatasaraylıydı. Diğer talebeleri babamla çalışmaya devam etti. Evde yalnızlarsa annem okurdu. Annem felç geçirdiği için babama yardım eden abiler vardı. Berke Vardar, Ali Özgüven, Server Tanili, İzzet Tanju gibi isimler gelip giderdi. Önceleri eve Fransızca öğrenmek için gelirlerdi. Fransızcaları ilerledikten sonra babama kitap okumaya geldiler. Fakat Server Bey babama darıldıktan sonra evimize bir daha gelmedi. Babamın Fikret Kılıçkaya isminde hukukçu bir talebesi daha vardı, MHP’li idi. Server Abi ise sol tandanslıydı. Bizim evde bir münakaşa oldu. Babam ikisinin arasını bulmak istedi fakat başaramadı. Bu, babamın hayatındaki çok büyük üzüntülerinden birisidir.

33 YIL BABAMA KİTAP OKUDUM
Siz ne zaman okumaya başlamıştınız?
8’den 41 yaşıma kadar okudum.

Önceleri okuduklarınızın ne kadarını anlıyordunuz?
Okuduğum kitapları başta anlamıyordum. Çünkü hem Türkçem hem de Fransızcam yeterli değildi. Bir gün Cumhuriyet gazetesi okuyordum, çok affedersiniz, orada “umumhane” kelimesi geçti. 8 yaşındayım, “Babacığım, umumhane ne demek?” diye sordum. Babam hiç cevap vermedi. Ben de duymadı diye düşündüm ve kesmemek için okurken bir daha babama soru sormadım.

Neler okurdunuz?
Büyük Doğu dergisi çıkmaya başlamıştı, o yıllarda onu okumaya başladım. Benim babamla asıl okuma faaliyetim lise ikinci sınıfta Fransızca öğrenmeye başladıktan sonra felsefe tarihi kitabına başlamamla oldu. Üniversiteye önce Fransız dili edebiyatı bölümünde başladım. 3. sınıfta sosyoloji bölümüne girdiğim yıl babama devamlı okudum. Ondan sonra aramızda bitmeyen bir mesai başladı. Kemal Tahir’i baştan sona beraber okuduk. 70’lerin sonlarına doğru ben İslami irfan dünyasına açılınca Kur’an-ı Kerim meallerini, Elmalılı Hamdi Yazır’ı, Kütübü Sitte’yi okudum. Bazen o benim okuduklarımı dinlemek isterdi, bazen de ben onun okumamı istediklerini okurdum.

Babanızla uzun mesai saatleriniz olmuş. Bir gününüz nasıl geçerdi?
Bana “oku evladım” derdi. Çalışacağı zaman kitapları indirir okurduk. Daktiloya geçerdim, “yaz evladım” derdi. Ondan sonra kitaplarla işimiz biter, onlar kalkar, tercüme yaptığı yerleri “oku evladım” derdi. Yemekten sonra rahat bir şey okuturdu ve uyurdu. Uyuduğu zaman ben susardım, o ayağını sallamaya başlardı. Uyumuyorum, seni dinliyorum anlamında. “Babacığım uyuyorsunuz” derdim. “Uyumuyorum evladım, uyusam ayağımı sallar mıyım?” derdi. Bir müddet okuduktan sonra biraz yürüyüş yapardık. Bazen Necip Fazıl’a bazen de Kemal Tahir’e giderdik.

SIKILDIĞIMI ANLADIĞINDA “HOMURDANMADAN OKU” DERDİ
Hayatınızın büyük bir bölümü babanıza göz olmakla geçti. Bunun sıkıntılarını yaşadınız mı?
Kabullenmiştim bu hayatı. Ortaokul yıllarımda beden öğretmeni hocam ciğerlerimi ölçtü, çok geniş bulduğu için koşucu olmamı önermişti. Çamlıca Kız Lisesi’nin 100 metre koşucusu oldum bu sayede. Boğaz’ı yüzerek geçmem ciğerlerim sayesindedir. Çok okuduğum için telaffuzum ve diksiyonum çok beğenilirdi. Hocalarım derslerde metinleri bana okuturdu. Kötü yanı ise şu oldu: 30 yıl üniversitede hocalık yaptım, eve geldim babama kitap okudum. Zaten çok konuşan bir insanım. Bu durum ses tellerime tesir etti. Bir defa sesim kalınlaştı. Ses tellerim yıllar içinde o kadar yıprandı ki bir süre sonra öksürük tutuyor.

Faydası olduğunu düşünüyor musunuz?
Fayda mı yoksa zarar mı bilmiyorum. Çok sıkılarak okuduğum zamanlar da oluyordu. Hatta bu, okurken sesime de yansırdı. Babam bana “homurdanmadan oku” derdi. Sesimi düzeltip yeniden okumaya başlardım. Babamla çalışma yaşantısı bende o kadar kökleşmişti ki 72 yaşımda olmama rağmen sabah 10’dan akşam aynı saate kadar devam edebiliyorum. Okuma alışkanlığım genetik olabilir, babamdan kaynaklanıyor olabilir veya üniversite yaşantımdan dolayı olabilir ama sonuç olarak ben sabahtan akşama kadar okumaya devam ediyorum. Babam gece kalkar, kütüphanenin karşısına geçer, “Hiçbirinizi okuyamayacağım” diye ağlardı. Şimdi ben de aynı duyguya kapılıyorum. O kadar çok okumak istediğim kitap var ki okuyamayacağımı düşünerek içimden ağlamak geliyor.

Siz kütüphaneden istifade etmeye ne zaman başladınız?
Kütüphaneden istifade etmeye başladığımda okuma yazma bilmiyordum. Babamın kütüphanesinde resimli kitapları olurdu. Mesela Shakespeare’in üç ciltlik Fransızca tercümesi vardı. Çok güzel, 19. yüzyıl baskısı, içinde gravürlerin bulunduğu bir kitaptı. Okuma yazmayı bilmediğim dönemde Macbeth’ten veya Othello’dan resimlerine bakarak istifade ettim. Sonra babam kütüphanenin bir bölümünü bize ayırdı. Michel Zevaco’nun Pardayanlar’ı 10 cilt, İbrahim Alaaddin Gövsa’nın Meşhur Adamlar Ansiklopedisi ya da Karıncaların Hayatı gibi yüzden fazla kitabımız vardı.

Hazine olduğunu ilk ne zaman fark ettiniz?
Her zaman farkındaydım. Kütüphanemizin çok güzel bir dünya olduğunu çok küçük yaşlarımda fark etmiştim. Kütüphanesiz bir ev düşünemiyorum. Çok şanslıydım. Bundan epey bir zaman önce Kâğıthane’deki bir okula babamın adının verilmesi çok isabetli oldu. Oradaki açılış konuşmasında dedim ki, Cemil Meriç’in adının Kâğıthane’deki bir okula verilmesi çok yakıştı çünkü bizim evimiz sahiden de kâğıttan bir haneydi. Bütün duvarları kâğıttandı.

Bu kütüphane sizin okuma serüveninizi nasıl şekillendirdi?
Babamın istediği kitaplarla başladım. Bazılarını babam istediği için bazılarını kendim istediğim için okudum.

Doktoranızı Cevdet Paşa üzerine yaptınız. Bu yöneliminizde kütüphanenin etkisi oldu mu?
Etkisi şöyle; ben 1971’de eski harfleri öğrenmeye başladım. 19 günde elifba’yı bitirdim, 20. günde Peyami Safa’nın Bir Akşamdı kitabına başladım. Babam aynı dönem Cevdet Paşa’yı okumak istedi ve okumaya başladım. Weber’i doktora tezi olarak çalışıyordum. Konuyu çalıştığım hoca İsviçre’ye gitti, oradan cenazesi geldi. Öyle olunca benim tezim havada kaldı. Bölüm başkanı hocamız da bana “Cevdet Paşa üzerinde çalış” dedi. Böylelikle Cevdet Paşa okyanusuna daldım…

MERİÇ KÜTÜPHANESİNDE 25 BİN KİTAP VAR
Cemil Meriç’in kitaplarını hiç okumamış bir okur-yazar olsun, Cemil Meriç’in kütüphanesini incelese nasıl bir intiba edinir, nasıl bir Cemil Meriç portresi çizer zihninde?
40 yıl önce Cemil Meriç’in kütüphanesini biri görse belki de “Sen bizden değilsin” demeye hakkı olurdu ama bugün Meriç Kütüphanesi, kucakladığı İslam irfanı, Türkiye ve tarihimizle ilgili kitaplar dolayısıyla bizden birinin kütüphanesi kabul edilebilir. Yani Meriç Kütüphanesi kültürden irfana yol alan ve hem kültüre hem irfana hakkını vermek isteyen bir kütüphanedir. Ona özel bir kütüphane de diyemeyiz çünkü istifade etmek isteyen herkes getirmek şartıyla oradan istediği kitabı alıp okuyabilir.

Kütüphane tümüyle size mi intikal etti? Devredilen kısımda sizinle birlikte hangi alanda bir genişleme oldu?
Babamın kütüphanesini ikiye ayırdık. İktisat, hukuk, siyaset ve edebiyatla ilgili kitaplar abime gitti. Tarih ve sosyoloji kitapları bana geldi. Kütüphanede genişleme oldu. 11 bin ciltti babamın kütüphanesi. Zaman içinde genişledi tabii. Benim sanat tarihine bir ilgim var. Ardından İstanbul üzerine kitap yazma projem var. Ağabeyimdekilerle birlikte, Meriç Kütüphanesi olarak 25 bine yaklaşan kitabımız var.

Cemil Bey’in kütüphanesiyle ilgili bir vasiyeti var mıydı?
Tabii oldu. Babam, “Ben bütün ömrümü bu kütüphaneye verdim, size vereceğim en yakın dost yine bu kütüphanedir, ona sahip çıkın” demiştir. Ama zaten bu kütüphane benim uzvum gibi bir şey. Beynimin bir parçası. Bu kütüphanenin yokluğu beynimi ameliyatla aldırmak gibi olur.

Babanızın hiç aklınızdan çıkmayan sözü?
Babam “Allah gözlerimi bana yeniden verse, yedi zeytin tanesiyle kütüphanemde okuyarak ömrümü sürdürmek isterim” derdi.

KÜLLİYE’DEKİ  KÜTÜPHANEDEN UMUTLUYUM
Günümüzde babadan kalan kütüphanelere sahip çıkan çok az. Genelde sahaflara satılıyor…
İşin en acı yönü ise şudur: Kitap âşıklarının bir ömür boyu aç kalarak almış oldukları kitaplar, sizin de tespit ettiğiniz üzere vefatlarından hemen sonra aileye ağır gelmeye başlıyor ve ilk fırsatta sahaflara çok cüzi rakamlara satılıyor. Tabii, bu konuda Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’nde kurulmakta olan 5 milyonluk kütüphanenin önemli bir işlev yerine getireceğine inanıyorum. Çünkü oraya kitap bağışlayanlar oldu. Mesela Mehmet Şevket Eygi Bey kütüphanesini bağışladı. Mehmet Genç Bey’in bağışlayacağını duydum.

Siz kitapları bağışlamayı düşünüyor musunuz?
Ben şu anda düşünmüyorum çünkü ben bu kütüphanenin sahibiyim. Yani varisi değilim. Kullanıyorum, bu kütüphane benim kütüphanem. Kabuğum yani benim. Gözümü açtığımdan itibaren bu kütüphaneyle haşır neşir bir hâldeyim. Birçok akrabamdan daha yakın bana.