Bir Sahaf Çırağının Seyr ü Süluku

OLYMPUS DIGITAL CAMERA

Abdullah Uğur

Dükkâna doğru giderken kafamda bir “sahaf” ve “sahaf dükkânı” profili belirmiş durumda. Ciddi, az konuşan, her cümlesi eski harflerle süslü, hikmetli sözler söyleyen bir pîr-i fâni; dükkân ise oraya buraya kitapların yığıldığı, gün boyu çay içilen, her gelenin sürekli kitap konuştuğu, hiç duyulmamış anekdotların nakledildiği masalsı bir yer.

2006 yılının yazı. Mandabatmaz Sokağı’nın bir sokak öncesinde Kilise’nin sokağından içeri giriyorum. Camekânda sergi kitapları; içerisi düzgünce sıralanmış kitaplarla dolu.
“Nedret Bey burada mı acaba?”
“Yok, kitap almaya gitti karşıya, bugün gelmez.”
“Tamam, yarın tekrar uğrayayım.”

İkinci gidişimde telefon numarasını alıyorum. Çekinerek arıyorum, “Merhaba efendim. Ben Abdullah Uğur. Dükkânınıza geldim, sizi bulamadım. Yarın acaba orada olur musunuz?”
“Evladım arasana sen de gelmeden.
Olurum, yarın gel.”

Hayatımda yaptığım en sıkıntılı telefon görüşmelerinden biri olsa gerek. Yarın dükkâna doğru giderken kafamda bir “sahaf” ve “sahaf dükkânı” profili belirmiş durumda. Ciddi, az konuşan, her cümlesi eski harflerle süslü, hikmetli sözler söyleyen bir pîr-i fâni; dükkân ise oraya buraya kitapların yığıldığı, gün boyu çay içilen, her gelenin sürekli kitap konuştuğu, hiç duyulmamış anekdotların nakledildiği masalsı bir yer.

Dükkâna girip asma kata çıkıyorum. Yanlış hatırlamıyorsam o gün dükkânda Arsen Yarman var. Nedret Bey’e Albert Gabriel’in birtakım fotoğraflarını gösteriyor, üzerindeki eski yazı tanıtıcı cümleleri okutuyor.
“Nedret Bey?”
“Evet, benim.”
“Ben Abdullah Uğur.”
“Hoş geldin evladım, otur.”
“Demek sen edebiyat okuyorsun.”
“Evet efendim, ikinci sınıf.”
Biraz daha konuştuktan sonra, “İyi” diyor, “şu raftaki kitapları indir, sonra birden başlayarak sırala.”

İlk ders:
Raf dizmek önemli.

(Daha sonradan öğreneceğim ikinci ders: Rafı düzenli aralıklarla sıkıştırmak daha önemli. Yaparken öğreneceğiniz ders ise: Raf dizmek ve sıkıştırmak tozlu ve zor bir iş.) Arkasında eski yazı numaraları olan ciltleri sırayla diziyorum. İş bitince gelip Nedret Bey bakıyor, olmuş mu diye. “Tamam” diyor, “olmuş.” Sonra öğle molası; bütün dükkân hep beraber yemeğe gidiyoruz. Kimseyle bir samimiyetim olmadığı için herkesi gözlüyorum. Sahaf imajı zihnimde yavaş yavaş değişiyor. Nedret Bey çok konuşan, espri yapmayı seven, denk düştükçe her çalışanına şaka yollu sataşan birisi. Bizim hikmet saçan pîr-i fâni imajı yerle yeksan.

Birkaç hafta daha geçti. Bu arada tek yaptığım şey sabah dükkânı açmak, yerleri silmek ve kitap taşımak. Birkaç hafta sonra bir bilgisayarın başına oturuyorum. Bir koli Osmanlıca kitap getirip yanıma koyuyorlar. “Bunları Excel dosyasına tek tek kontrol ederek yazacaksın. Bak, bu Özege Kataloğu.”

İkinci ders:
Katalog önemli.

Beş ciltlik bir katalog, kitap adlarına göre sıralı. Elime aldığım kitabın önce adına bakıyorum, katalogdan bulup farklı baskısı varsa hangi baskısı olduğunu tespit ediyorum. Sonra hızlıca sayfalarına göz atıyorum, eksik var mı, yok mu? Yoksa sağ baştan yazalım: yazar adı, soyadı kanunundan sonra vefat etti ise [ ] içinde soyadı, kitabın adı, basım yılı, sayfa sayısı, planı, -varsa- çizim, harita vb. ve son olarak Özege numarası. Bu da bizi sıradaki dersimize getiriyor.

Üçüncü ders:
Tek düze işler yapmaktan sıkılmayacaksın, dikkatli yapacaksın.

Elime aldığım kitaplardan birinin adını bir türlü okuyamıyorum. Bakıyorum, bakıyorum, olmuyor. Dükkânın has çırağı Cevdet Abi’ye soruyorum, “Abi, burada ne yazıyor?” O da biraz bakıyor, bakıyor, olmuyor.
“Mösyö Lit olabilir mi abi?”
“Olabilir, baktın mı kataloğa?”
“Baktım, yoktu orda.”
“Zeyline baktın mı?”

Bakıyorum, yine yok. “Gelsin, Nedret Abi’ye soralım.” Nedret Abi geliyor. “Abi,” diyorum, “böyle bir kitap var, adı Mösyö Lit, ama katalogda yok.” Nedret Abi şöyle bir kitaba bakıyor: “Boyun devrilsin, kitap altında kal, burada ‘mesuliyet’ yazıyor!” Evet, saatlerce bakıp okuyamadığım sonra da Mösyö Lit (!) olarak okuduğum kitabın adının mesuliyet olduğunu böylece öğrenmiş oluyorum. (Gerçi bir zamanlar Birgivi risalesini “Bir Köy Risalesi” okumuşlardı da, Ali Birinci Hoca kitabın peşine düşmüş bir türlü bulamamıştı, bizim yanlış okumamız da bu kadarcık olsun.)

Bu katalog işi çok ciddi bir iş. Bir keresinde de müzayede kataloğu hazırlarken birisi yazar isimlerini okuyor, ben yazıyordum. İlgililerin malumu olduğu üzere Ernest Mamboury’nin bir İstanbul Rehberi vardır. Okuyan kişi Mamboury deyince ben bunu Vambery olarak anlamış, sonra da Arminius Vambery olarak yazmışım yazar adını. Sonrasında çokça azar işittiğimi hatırlıyorum.

Kataloğu yaparken bir yandan da Nedret Bey’i gözlüyorum: Mesela bir kitap eline alınca alt dudağını hafif öne çıkarıp önce sırtına bakıyor, sonra ön kapak, arka kapak, sonra hızlıca sayfalarını çeviriyor. Daha sonraları bu işlemin bir nevi “scan” olduğunu anladım. Çünkü eğer bir kitap sorarsanız cevap büyük ihtimalle şöyle olurdu, “Sırtı sarı olacak, sırt yazısı siyah olmalı, sırtı bordo, sırtı kırmızı, altında insiyal vardı onun.” Çeşitli varyasyonları olan bu cevap bir sahafın kitap ezberleme yöntemi.

Dördüncü ders:
Çok güçlü bir görsel hafıza lazım.

Bir kitabı bir kere gördüysen gördüğün yeri ve kitabı bir daha unutmamak lazım. Çalıştığım seneler boyunca bu sistemin çok az yanıldığını gördüm.

Aradan vakit geçtikten sonra Nedret Abi ile kimi evlere kitap almaya gidiyoruz. Burada temel iş kitap taşımak. Büyük, kalın ve siyah poşetlerin içine yan yana iki sıra kitaplar diziyoruz ve taşıyoruz.

Geldik beşinci derse:
Güçlü kollara ve dinç bir vücuda sahip olmak önemli.

(Hayatımın sonraki hiçbir döneminde burada çalıştığım zamandaki kadar zayıf ve zinde olmadığımı acı bir itiraf olarak belirteyim.) Çünkü kitabı sadece evden almakla bitmiyor, İngiliz Konsolosluğu’nun önünde poşet poşet duran kitapları oradan dükkâna taşımak, dükkânda poşetten tekrar çıkarmak, konusuna göre ayırmak lazım. Bu sırada Nedret Abi küçük bir tabureye oturur, poşetten çıkan kitaplara tek tek bakar, onları kendine göre bir ayrıma tabi tutardı. Gerçekten de yanında dikilip kitap ayıklamasını izlemek ayrı bir keyifti. Eline aldığı kitabın imzalı olup olmadığına bakar, eğer imzalı ise, “Bunu ayırın, falan kişide bu yazarın imzası yoktur, ona verelim” der, bir kenara koyar, eğer yazara dair ilginç bir bilgi varsa mutlaka anlatır yahut bizatihi tanışıklığı varsa bir anı anlatırdı. Nasıl ki bir berber çırağı ustasını elinde ustura ile izleyip tıraş yapmayı öğreniyorsa siz de bir sahafı kitap ayıklarken izleyerek bu işi öğrenebilirsiniz.

Altıncı ders:
Aldığın her kitabın sayfalarının arasına bakacaksın, çünkü kitabın sayfaları arasında kitaptan daha değerli şeyler bulma ihtimali her zaman vardır.

Nedret Abi bunu sıklıkla tekrarlar: “Zamanında bir kitap almıştım, içinden İsmet İnönü’nün kendi resmini bastırdığı paralardan çıktı, götürdüm sattım kitabın on katına.”

Bu altıncı ders bizi yedinci derse bağlıyor: Efemera.

Kâğıt, kartpostal vb. kitap dışı sahafların alım-satımını yaptığınız şeyler. Bunlar arasında en çok bilgi isteyen sanırım kartpostallar. “Efendim işte kartpostaldaki şehir şurası” yahut “Kartpostalda görülen kişiler şunlar” demek için insanın ömründen büyük bir kısmı bu işe hasretmesi gerekiyor. Bunların arasında benim unutamadığım bir kartpostal vardır:
“Bak bakalım burada ne görüyorsun?”
“Bir çocuk heykeli var abi…”
“Bak burası İsviçre Alpleri, bu gördüğün heykel burada vefat eden Doğan Taşkent’in anısına dikilmiş. Heykeli diktiren, babası Kâzım Taşkent. Bak bir kartpostal böyle okunur. (Kâzım Taşkent Yapı Kredi Bankasının kurucusudur. Vefat eden oğlu Doğan adına Doğan Kardeş Dergisi’ni de yayınlamıştır.)”

Sahaflığın bir diğer yanı da kimin nasıl kitap topladığını bilmek. Belirli kitapların yahut belgelerin satılmadığına, “Falan kişi gelecek, onu mutlaka o görsün” dendiğine çok kez şahit olmuşumdur. Bunun yanı sıra “sahaf-ı bî-insâf” tabiri yaygın olsa da ben çoğu sahafın elindeki eserleri ilgili kişilere ulaştırma gayreti içinde olduğunu gördüm.

Sekizinci ders:
Okuyucuyu tanımak.

Sahaflar kitap almaya gelen kişinin hangi konuyu ne kadar bildiğini konuyla ilgili birkaç kitap sorarak hafifçe tartıyorlar bazen. Eğer beklenilen cevaplar gelirse sohbet yumuşamaya ve arada bir dostluk tesis edilmeye başlıyor. Bu dostluk, çoğu zaman kitabın ilgili kişiye daha uygun bir fiyattan verilmesi anlamına geliyor. (Bugün benim de kütüphanemin en nadide kitapları para ile aldığım değil tuhfe babında Nedret Abi’nin hediye ettiği kitaplardan oluşuyor.)

2007 yılında Beyoğlu Sahafları ilk kez sahaf festivali düzenledi. Festival Galata Kulesi’nin çevresinde yapılmıştı. Festivalin sanırım üçüncü günü elbiseleri eski fakat ütülü ve oldukça temiz giyimli, zayıf bir kişi (Tam bir Dostoyevski kahramanı değil mi?) festival standının içindeki kitaplara bakıyordu. Yanılmıyorsam Dostoyevski’nin eski bir çevirisini gördü ve “Bunun ücreti nedir acaba?” diye sordu. Kalınca bir kitap ama hangisi olduğu bir türlü aklıma gelmiyor. Nedret Abi çok cüzi bir miktar söyledi, adam aldı ve gitti. Ertesi gün tekrar standa uğrayıp Nedret Abi’yi görünce aynen şu sözleri söyledi: “Efendim, siz bana bir hazine, bir dünya sattınız, size ne kadar teşekkür etsem az.” Gözleri sadece gerçekten yeni bir dünya, bir hazine bulmuş insanların gözlerinin parlayabileceği gibi parlıyordu. Evet, biraz romantik bir anı olsa da sanırım dükkânda geçirdiğim zamanlarda karşılaştığım en iyi okur bu isimsiz kişi idi (belki de isimsiz Dostoyevski kahramanı demeliyim).

Fakat sahaf çıraklığının güzel tarafları da yok değil. İlk öğrendiğimiz iş olan raf dizme ve rafları sıkıştırma arasında mola verdiğinizde ilginizi çeken herhangi bir kitabı alıp karıştırabilirsiniz. Mesela Robert Kolej yıllıkları vardır. Bir sayfasını açarsınız, efendim, Ürdün Prensi Hassan elinde zarifçe tuttuğu sigarasıyla Robert Kolej bahçesinde. Yahut Müntehabât-ı Evliyâ Çelebi, İstanbul’un tılsımları: küs olan karı kocayı kucaklayınca barıştıran dikili taşlar, deniz üzerinde gümüş bir sandal ile Kabataş’ta resmigeçit yapan cadılar… Peyami Safa’nın Server Bedi adıyla yayınladığı polisiyeler, ansiklopediler, resim sanatı kitapları, daha neler neler…

Not: Bu yazıyı asıl yazması gereken kişi Cevdet Serbest’tir fakat hiçbir zaman yazmayacağını Enrique Vila Matas’ın meşhur kitabı Bartleby ve Şürekâsı arasında kendi yerini aldığını hepimiz biliyoruz.
Not 2: Eğer gerçek bir sahaf çıraklığı hikâyesi okumak istiyorsanız Müteferrika Sahaf sahibi İ. Lütfü Seymen’in yayınevi olan Müteferrika Yayınevi’nin yayınladığı Bir Nâdir Kitap Destânı: Hans Peter Kraus’un Otobiyografisi adlı kitabı okuyunuz.