2017’de Hafıza Siyaseti

Yüzüncü Yıllar ve 1917

Abdulhamit Kırmızı

2015’te Çanakkale, 2016’da Kût kutlandı. 2017’de bir sessizlik…
Bu sene hiçbir şeyin yüzüncü yılı değil miydi? Yüzüncü yıldönümlerin hurufi olmayanlara da hurafe gibi gelmediği zamanlardayız. Yüz yıl, tek tek doksan dokuz artı bir yılın geçmesiyle doğrusal zaman çizgisinde gelinen bir nokta değilmiş gibi. Yüz yıl önce yüzüncü yıllara şimdiki kadar mana yüklenmezken. Sonra okuryazarlık çoğaltıldı, yakın tarih putunu kalplere yerleştirecek kadar. Modern millÎ devletin başından geçen her olay artık yüzüncü yılında ibadet gibi idrak edilmelidir. İbadet, devlete.

Cihan Harbi’nin ilk iki tam yılını anma seferberlikleri hatırda. 2015 Çanakkale, 2016 Kût yılıydı; şehitler anıldı, zaferler kutlandı. Resmî yazılar, hamasi söylevler. Devlet eliyle harekete geçirilmeyen kurum kalmadı. Akademyasından ilkokul talebesine, memlekette her zümre resmî hatırlayışa çağırıldı. Üçüncü yıldaysa resmî bir sükût. 1917’de yüz yıl sonra yerli ve millî gururu okşayacak hiçbir şey yaşanmadı mı?

1917 garip bir yıl. Savaşı anlatan uzun kitapların sayfaları bu yıla gelince ketum. Birinci Dünya Harbinde Türk Kafkas Cephesi adlı 1660 sayfalık Genelkurmay yayınında 1917 yılını anlatan sadece yirmi sayfa var. Dört yılı işleyen kitapta 1917’ye bütün kitabın sadece %1.2 kadarı ayrılmış. Ordered to Die kitabında bu dikkatini nakleden Edward Erickson’a göre 1917 stratejik bir ara ve bir soluklanma yılı. Ne var ki, “vahşi mücadeleyle geçen iki yıldan sonra katiyen ihtiyaç duyulan bu teneffüs, Enver’e bir kez daha muhteşem rüyalar görme fırsatı verdi.”

“Tarihimizi unutturmaya çalışıyorlar”
Rüyalar kâbusa döndü. 1917 bu dönemecin yılı. Kût’ül-Amâre’de İngilizlerin yeniden toparlanıp saldırmasını bekleyen birlikleri Tahran’ı fethetmek hülyasıyla bölen Enver Paşa, Kût’un ve dolayısıyla hemen sonra Bağdat’ın kaybını sineye çekecek. 29 Nisan 2016’da müdafaasıyla mağrur olduğumuz Kût’un düştüğünü 24 Şubat 2017’de kimse hatırlamak istemezdi. General Maude emrindeki Hintli Müslüman askerlerle Kût’u kazandıktan sonra Bağdat’a ilerledi. Hilafetin bu eski merkezi, muhteşem ecdat karargâhı Bağdat İngiliz eline düştü. 11 Mart 2017’de bunu kimse hatırlamak istemezdi.

İngilizlerin Bağdat’a girdikleri İstanbul ahalisinden gizlendi. Harp sırasında Aydın mebusu olan Emmanuilidis’in hatıratına göre olay kaçınılmaz olarak duyulduğunda Türkler dehşete düştü. Kamuoyu kendini o kadar kaybetti ki, sanki rejim sallandı. O vakte kadar hislerini gizleyenler artık sessiz kalmayacak, hükûmeti hoş görenler nefret etmeye başlayacaktı. Hükûmete itimat kalmadı. Ahali saldırmasın diye İstanbul’da resmî bina önlerine bekçi diye Alman askerleri dikildi. Enver ve Talat kendilerini koruyacak özel askerler tuttular. Halifelerin eski başkentini geri almak için hükûmete özel bir ordu kurduran bu tazyik: Yıldırım Orduları Grubu, Filistin’i muhafaza eden kuvvetlerle kuruldu ve Bağdat’ı kurtarmakla görevlendirildi. Talha Çiçek’in kitabında anlattığı gibi, bu manasız planın iptali için Enver’i ikna etmek altı ay sürdü. Tahran’ı alayım derken Bağdat’ı, Bağdat’ı kurtarayım derken Filistin’i kaybedecekti. Enver’in hatalar zincirinden istifadeyle İngilizler Sina’yı baştan başa tahkim ettiler, Suriye ve Filistin böyle gitti.

Kudüs 8 Aralık 1917’de kaybedildi. Yıldırım Orduları Grubu’nun Alman komutanı General Falkenhayn’ın son ana kadar savunmak istemesine rağmen, Kudüs’ü tahliyeye karar veren Fevzi ve Ali Fuat Paşaların alnı aktır. İngiliz birlikleri her bakımdan daha güçlü, Anzak ve Hindli askerleriyle bir seylâbe gibi Osmanlı mevzilerini süpürerek şehre yaklaşıyor. Osmanlı birlikleri toplu esaretle zelil olmaktansa geri çekilerek, muharip güç olarak sahada kalmayı başardı. Osmanlı ordusu bu geri çekilme sayesinde 1918 sonuna kadar Suriye’de tutunabildi. Başarılı ric’at harekâtlarından övünülecek destanlar çıkarmayı bilen İngilizler, Christopher Nolan gibi bir yönetmene Dunkirk filmini yaptırabilirken, Türkiye’de askerliğini banka şubesinde yapmış bilecenler Kudüs’ün tek kurşun atılmadan ya da cepheden kaçılarak teslim edildiğini iddia edebiliyorlar. Hâlbuki Kudüs 1917 boyunca Gazze-Bi’rüsseb’ hattında kahramanca savunulmuştu.

Kudüs’ün kaybını geciktiren Gazze Muharebeleri, Kût’tan farkları olmadığı hâlde, hiç hatırlanmadı. 26 Mart’ta Birinci, 20 Nisan’da İkinci Gazze Muharebesi Osmanlı savunmasının başarısıyla bitti. Üçüncü Gazze Muharebesi 31 Ekim’de Bi’rüsseb’in kaybı, sonraki günlerde de Gazze’den Kudüs’e ve Beytüllahim’e ric’atle sonuçlandı. Kût’ul-Amâre Bağdat için ne ise, Gazze-Bi’rüsseb’ savunma hattı da Kudüs için oydu. Sonrasında İkinci Kût Muharebesi neyse, Üçüncü Gazze odur. Birinci Kût zaferinden on ay sonra Bağdat’ın düşmesi gibi, Birinci ve İkinci Gazze Muharebelerinden altı yedi ay sonra Kudüs düştü. Kût kutlandı, Gazze’yi 2017’de hatırlayan olmadı.

İngilizler Kızıldeniz’de, sahile Mısır ve Sudan askeri çıkardılar. Sahili koruyacak akıncı alayı ve Osmanlı ordusundaki gönüllü bedeviler Vech ve Akabe’yi alan asi Emir Faysal tarafına geçti. Önceki yaz Mekke’yi almış olan Şerif Hüseyin güçlerini tahkim ettikten sonra Akabe’yi geçip İngilizlerle birleşince Mekke’yi geri almak için niyet edilen taarruzdan vazgeçildi. Mekke’den sonra Bağdat ve Akabe de kaybedilince devlet aleyhinde din gayretinin kabarmasından korkuldu, Medine’nin tahliyesinden iki defa vazgeçildi. Akıl Hicaz’ın tamamen boşaltılmasını, kalp ise direnmeyi emrederken. Hicaz’daki birliklerin zamanında tahliyesi Filistin’i kurtarabilir miydi? Geciktirebileceği kesindir. Bağdat’ı geri almak tasavvuru altı ayı ziyan etmese bile yeterdi.

“Tarihsel hafıza son derece politik. Hafıza siyaseti sayesinde tarihî vaka istenilen anlamı kazanacak şekilde tasvir edilir. Hangi olayın hatırlanacağını, nasıl hatırlanacağını, ona hangi anlamın yükleneceğini hafıza siyaseti belirler.”

Osmanlı hep müdafaada, taarruz artık hayal
Osmanlılar için en mukaddes şehirler olan Mekke, Bağdat ve Kudüs’ün kaybı İttihatçı muktedirlerin itibarını ve meşruiyetini derinden sarstı. Bugünkü “Haçlı saldırısına uğrayan mağdur ve mazlum ülke” imajının aksine, Osmanlı harbe gösterişli ümitlerle, kendi isteğiyle ve saldırgan taraf olarak girmişti. Kuvvetli bir intikam hissinin sevkiyle beleren gözler imparatorluğun Balkan Harbi’nde kaybettiği Rumeli topraklarındayken. İlaveten, İngilizlerden Mısır’ı ve Ruslardan Kafkasya’yı almak iddiaları vardı. Sadece hükûmet değil, Cihan Harbi patladığında sokaklarda kalabalıklar, masa başında münevverler, köşelerde muharrirler, herkes “Yaşasın Harp!” diyordu.

Rusya’yı bombalayarak harbe iştirak eden Osmanlı devleti, sırtını dayadığı Hıristiyan müttefiklerinin arzusuyla kararını “cihâd-ı mukaddes” diye süslemeyi ihmal etmedi. Cihan Harbi bir haçlı seferi değil, bir kısım “kâfir”le kol kola, yanlarında Müslümanların da olduğu başka bir kısım “kâfir”e karşı yürütülen bir savaş. İhtiyat Zabiti İsmail Hakkı (Sunata) anılarında Çanakkale’de Alman tayyaresinin altında haç resmini görür ve “Bizim cihad-ı mukaddesimiz, Alman haçının altına sığınılmış olarak yapılıyor” der. İslam toprakları saldırıya uğramadan, ilk kurşunları Karadeniz’e çıkan sarhoş gemilerle atan, Odessa ve Sivastopol’u bombalayan Osmanlı’nın kendisidir. Alman ve Avusturya haçlarının gölgesinde başlayan “cihâd” boyası daha en başta dökülmeye başlamıştır: Müstemleke Müslümanı kendisini sömürerek yöneten İngiliz’e ve Fransız’a başkaldırmayacaktır, düşman ordusundaki dindaşlar kitleler hâlinde Osmanlı safına geçmeyecektir. Cemil Aydın’ın son kitabında anlattığı gibi, yekvücut bir âlem-i İslam yoktur ve olmayacaktır. Kanal harekâtında çekilen zorluk boşuna, Mısır ayaklanmadı, Süveyş’ten boynu bükük dönüldü. Hezimetle biten Sarıkamış ve Kanal seferlerinden sonra Osmanlı müdafaa hattındadır, taarruz hayal olmuştur.

Mağlubiyetler başlayınca “Yaşasın zafer-i nihai!” avazesiyle teselli verilecek, kitleler istikbaldeki muhayyel zaferlerin hülyasıyla avutulacak. İsmail Hakkı Bey umutsuz. Kimse “Yaşasın sulh!” demeye cesaret edemeyecek: Harp zamanı sulh isteyen haindir. Hâlbuki Basra’dan Irak’a İngilizler girmiş geliyor. Osmanlı askeri Süveyş’ten kovulmuş. Gelibolu elli küsur bin şehidin kanıyla kurtarılmış… Ebter kalan Anadolu her yandan düşman tazyiki altında. Trabzon, Erzurum, Erzincan, Muş ve Van, hasılı Anadolu’nun doğusu tamamen Moskof işgalinde. Üstüne 1917 kışı pek şiddetli geçmiş, kıtlık var, kumanya fiyatları ikide bir artıyor. Sokaklarda aç ve bi-ilaç, perişan ve derbeder insanlar. Anadolu’da ahali ot yiyor. İstanbul’da açlık tehdidi. Uzun kışta İkinci Ordu’da, Bitlis, Dersim ve Bingöl yücelerinde hayatta kalma çabası. Ordunun yarısı soğuktan, hummadan ve açlıktan kayıp. Koca Altıncı Ordu’nun mevcudu 30 bine gerilemiş, Birinci Ordu’da bir tümen ve bir süvari birliği kalmış…

Erkanıharbiye Reisi Bronsart Paşa’nın hazırlattığı istatistiğe göre harbin başında 3 milyonu bulan asker sayısı şimdi 1,2 milyon kadar. 1,5 milyonuna ne olduğu bilinmiyor, 500 bininin cepheden kaçtığı tahmin ediliyor. Subay noksanı had safhada. Ruslar önceki yıl gemilere kömür sağlayan Zonguldak ve Ereğli’yi bombalamış, hiçbir Osmanlı gemisi manevra icra edemiyor. Gemilerden ağır silahlar sökülüp Boğaz bataryalarına naklediliyor. Enver Paşa’nın sene başında hazırladığı rapora göre Türkiye harbin devamı için lazım gelen malzeme ve kaynaklarını bitirmiş. Ruslar İstanbul’a saldırsalar burası hemen Çargrad. Karadeniz şimdi Rus gölü. Fakat şedit kış şartları onları da tutuyor. Fırtınalı Karadeniz kabarmış, sanki devleti koruyacak. Sonra Bolşevik Devrimi yetişir, Osmanlı’ya nefes aldırır.

Müdafaa haletiruhiyesi 1917’de neşredilen edebî eserlere de yansır. Hastabakıcı Hanımlar kitabı Mehmet Emin Yurdakul’un uzunca bir şiiri. Hilal-i Ahmer Hanımlarına ithaf edilmiştir. Mehmet Emin önceki şiirlerindeki parlak zaferler yerine artık savunmayla ilgili bir konudan söz eder, hasta bakıcıları över. Bu bilgiyi nakleden Erol Köroğlu, Türk Edebiyatı ve Birinci Dünya Savaşı kitabında, bütün cephelerde ya kayıp ya da kilitlenme hâlinin yaşandığı 1917’de İttihatçı hükûmetin propagandaya yönelik edebî üretimi teşvikini anlatır: 10 Temmuz’da Cenap Şehabettin, Süleyman Nazif ve Abdülhak Hamid gibi edipler Enver Paşa tarafından davet edilir. Askerleri teşvik edecek kitaplar yazmaları istenir. Enver Paşa, Rıza Tevfik’in de kahramanlık destanları yazmasını ister. Cenap Şehabettin, Rıza Tevfik’e mektubunda, “Yazılacak âsâra gayet vâsi, amma gayet vâsi ücretler vaat” buyurulduğunu yazar. Harbiye Nezareti’ne giden Rıza Tevfik’e şiirlerin 10 bin nüsha basılacağı, her nüshasına 2 lira verileceği söylenir. Cenap Şehabettin’in savaşla ilgili yazıları ve Avrupa’ya yaptığı inceleme gezisi 1917’de tefrika hâlinde Tasvîr-i Efkâr’da basılacak, sonraki iki yılda Nesr-i Harp, Nesr-i Sulh, Tiryaki Sözleri, Avrupa Mektupları olarak kitaplaşacak. Süleyman Nazif Ağustos 1917’de basılan Asitân-ı Tarihte: Galiçya kitabında askerlere kahramanlık öyküleri anlatır…

“Tam da Bağdat düştükten bir gün sonra meşihat makamı ve ilmiye sınıfı hukuk alanındaki erkini artık resmen kaybetmiştir. 12 Mart 2017’de bunu kim hatırlamak isteyebilirdi?”

Münevver zümre hep yandaş, her tenkide hıyanet gözüyle bakmak âdet olmuş. Ülke idare mantığından uzak, gemi azıya alan, makamları hazmedemeyen mahlûkların komitacı zihniyet ve siyasetiyle yönetiliyor. 1917 başında Sadrazam Said Halim Paşa istifa etti, yerine Osmanlı tarihinde ilk defa olarak halk tarafından seçilmiş bir mebus sadrazam oldu: Talat Bey artık paşa. Said Halim Paşa zayıf bir kuklaydı. Tıpkı Sultan Reşad gibi, Talat’ın oldubittilerine göre hareket ederdi. İttihatçılar herkese uyan ve kendilerince emin adam bulamadıklarından birçok bakanlık vekaletle idare edilmekteydi. Neredeyse her nazır iki nezareti birden yürütmekte olduğundan, Bakanlar Kurulu yedi kişilikti. Yeni kabinede Sadrazam Talat Paşa Dâhiliye Nezâreti’ni yine kendi üzerinde tuttu. Enver ve Cemal Paşalar, Cavid, Halil, Ahmed Nesimi, Şükrü, Mustafa Şeref, Ali Münif ve Haşim Beyler de kabinede. Böylece hükûmet meşrutiyet ilanından artık neredeyse dokuz sene sonra ilk defa tamamen İttihat ve Terakki’yi hakkıyla tamamen temsil eden bir heyetten müteşekkil. Cemiyet için artık perde arkasında oynamak zamanı bitti.

Cumhuriyet inkılapların öncüleri
Bu kabine yüzünden 2017 neredeyse Latin harflerinin kabulünün yüzüncü yıldönümü olacaktı: Latin harflerini kabul şartıyla Maarif Nezâreti’ni üstlenmek isteyen Hüseyin Cahid Bey kabineye giremeyecek ve harf inkılabı on bir yıl gecikecek. İnkılap demişken, 1917’de takvimler de değişti. Frenk takviminde 28 Şubat’a denk gelen Rumi 15 Şubat senenin son günü kabul edildi. Yani on beş gün atlandı ve 1 Mart’ta iki takvim birleşti. 1333 senesine erken girildi. Frenk takviminde 1917 senesinin üçüncü ayına, burada 1333’ün ilk ayına girildi. Rumi takvim başta kabul edilirken Rusya sefiri tesir etmiş, derler. Malum, onlar da on üç gün ileride. Rumi yılı değiştirmeden ay farkını kaldırmak garip bir düzenleme. Bu yarım yamalak inkılabı da Atatürk tamamına erdirecek.

Bu yıl, Atatürk inkılaplarını kolaylaştıran daha önemli bir hizmetleri var İttihatçıların: 12 Mart’ta meşihatın yargı üzerindeki gücünü tamamen sona erdiren Bilumûm Mehâkim-i Şer’iyye ile Merbutânının Adliye Nezâreti’ne Tahvîl-i İrtibâtı Hakkındaki Kanun çıktı. Hem altında mason Şeyhülislam Musa Kazım Efendi’nin imzası da var. Ona göre “mesele Fırka meselesidir. Ekseriyyete ittiba zaruridir.” Meclis-i Mebusân’da o kadar sarıklı varken, bu radikal kanun hiçbir muhalefet görmeden kabul edildi. Meclisteki ulema der ki, aslolan ilahi ahkamın uygulanması, bunu hangi kurumun yapacağı önemli değil. Şeriyye mahkemeleri, Osmanlı’yı İslam’la özdeşleştiren bu yüzlerce yıllık müessese, bir çırpıda ulemanın elinden alınıp Adliye Nezareti’ne verildi. Tam da Bağdat düştükten bir gün sonra meşihat makamı ve ilmiye sınıfı hukuk alanındaki erkini artık resmen kaybetmiştir. 12 Mart 2017’de bunu kim hatırlamak isteyebilirdi? Ya da 18 Ekim’de kadınlara boşanma hakkı ve çokevliliğe karşı bazı haklar verecek olan Hukuk-ı Aile Kararnamesi’ni… Aynı günlerde son medrese ıslahatı denendi. Dârü’l-Hilâfeti’l-Aliye Medresesiyle Taşra Medârisi Hakkında Nizamnâme ile medreselere hazırlık sınıfları kondu. Dârü’l-Hilâfeti’l-Aliye Medresesi tarzında taşrada medreseler kurulması kararlaştırıldı. Süleymaniye Medresesi idaresinde müderrislerden kurulu bir meclise yetki verildi. İdari açıdan birlik sağlamak için yeni medrese kurma hakkı ve bütün medreselerin idaresi tamamen Meşihat’e bırakıldı. Bu son iki reform çok yaşamayacak. Maarif-Evkâf-Meşihat üçlemi de tamamen hallolmayacak tabii, bunu da Atatürk kökünden halledecektir. Yine de 1917’nin epey laiklik yaptığı açık. Şu ortamda anılacak gibi değil.

Darülelhân’ın, Avrupa’daki konservatuvarlar gibi faaliyet göstersin diye harbin ortasında kurulan yeni musiki müessesesinin yüzüncü yılı 2017’de konserlerle ve beste yarışmalarıyla kutlandı, denilecek. Bir bilimsel toplantıyla, bir konserle anılan başka olaylar da var. Hatta kendiliğinden gelişen, farkında olunmayan yüzüncü yıldönümü anmaları bile vardır. Mesela, 1917’de Yemen’deki orduya 300 bin altından müteşekkil bir yardım götürme operasyonunu kendisi yaralı olarak esir düşmek pahasına başarıyla yöneten Kuşçubaşı Eşref Bey’in yeni biyografisi çıktı. (Benjamin Fortna’nın 2016’da çıkan The Circassian kitabı Selçuk Uygur tarafından çevrildi, Timaş’tan yayımlandı). En büyük anma bu, şaşaa ve hamaset yerine, çeviri yoluyla da olsa kalıcı bir neşirle anma. Keşke 1917 Eylül’ünde vefat eden şair Nigâr Hanım da böyle yâd edilseydi. Ya da Osmanlı Müellifleri’ni aynı yıl neşreden Bursalı Mehmed Tahir.

Yokluğu kastedilen anma bu değil, devletin, bütün resmî kurumları seferber ettiği kitlesel bir andırma. Hadi Nigar Hanım’la Mehmed Tahir Bey’in devleti seferber edecek önemi yok, Gazze zaferleri neden gündeme gelmedi? “Tarihimizi bize unutturmaya çalışan” bu sefer kim?

Geçmiş unutturulmaz, unutulur. Bu mesuliyeti kim kabul eder? Muktedirlerin, “Tarihimizi unutturmaya çalışıyorlar” cümlesini kurma hakkı yok. Unutturulmaya çalışılan bir tarih var idiyse “sorumlusu da belli.”

Hatırlayış sanılan hatırlatışlar
Geçmiş unutturulmaz, unutulur. Bu mesuliyeti kim kabul eder? Mutlaka dış güçler yahut onların güdümünde muzır ideolojilerle hareket eden iç güçler geçmişimizi unutturmaya çalışır. Bu kadar “bize ait” konularda bile mesuliyet kabul etmeyiz. Hâlbuki unutturan varsa bu ilk önce devlet ve hükûmet. O yüzden muktedirlerin, “Tarihimizi unutturmaya çalışıyorlar” cümlesini kurma hakkı yok. 2016’ya kadar Kût’ül-Amare’nin hatırlanmadığından şikâyet edenler, önceki bir düzine yılda iktidardaydı: Unutturulmaya çalışılan bir tarih var idiyse “sorumlusu da belli.”

Unutmanın mesulünü aramak yanlış tarafa bakmak olur. Asıl Kût’ül-Amâre bunca yıl unutulmuşluğun ardından neden on ay sonra düştüğü yine unutturularak hatırlandı? Bu hatırlayış aslında kullanışlı bir hatırlatış. Milleti, Valéry’nin tarifiyle, hülyalara sevk etmek, sarhoş etmek, büyüklük hezeyanlarına sürüklemek lazımdı. Milletin reflekslerini şişirmek, eski yaralarını açmak, istirahat zamanında rahatsız etmek lazımdı.

Tarihsel hafıza son derece politik. Hafıza siyaseti sayesinde tarihî vaka istenilen anlamı kazanacak şekilde tasvir edilir. Hangi olayın hatırlanacağını, nasıl hatırlanacağını, ona hangi anlamın yükleneceğini hafıza siyaseti belirler. Böylece 2016’da Kût’ül-Amâre zaferinin yüzüncü yılını kutlayanlar, üzerinden bir sene geçmeden İngilizlerin orayı aldıklarını unuturlar ve unuttururlar. Kolektif geçmişi hatırlamak ve hatırlatmak devleti yönetenlerin uhdesinde. Kutlatan ve andıran onlardır. Halkın neye sevineceğine neye üzüleceğine onlar karar verir. Geçmişten neyin hatırlanacağına neyin unutulacağına onlar karar verir. Bir işaretle tarihçiler emre amade. Yaşasın devletimizin işaret parmağı.

Bu hatırlatış millî olmak zorundadır. Cihan Harbi’nin küresel tarafı ilgi haricindedir. Türkiye’de Avrupamerkezci tarihyazımı eleştirilirken Osmanlı devletinin Cihan Harbi’ndeki varlığının ihmal edildiğini söyleriz. Oysa oralarda artık Osmanlı’yı hesaba katmayan programlar yapılmaz ve kitaplar yazılmazken, bizde Cihan Harbi’nin tarihyazımı hâlâ kendi kabuğunda mahpus. Yoğurdumuz daha ekşi, harbin küresel bağlamını gözetmiyoruz. Bizim için Birinci Dünya Savaşı çoğunlukla Anadolu ve Arabistan demek. Dünyada 1917’de yaşanan diğer gelişmelerden, cephelerden ve çarpışmalardan bihaberiz. Almanya’nın kayıtsız amansız denizaltı harbi ilanı, ABD’nin, sonra Yunanistan’ın harbe girmesi, Fransa’da hükûmetin düşmesi, hatta Picasso ve Kübizm… Ekim’de Üçüncü Flandern Muharebesi’nde bir günde 32 bin adam öldüğünden, toplamda İngiliz tarafından 245 bin, Almanlardan 200 bin öldüğünden. Yeni Zelanda için 12 Ekim 1917 ülke tarihinin en kanlı günü: Flandern’de bir günde 2700 Yeni Zelandalı öldü. Avustralya’nın en çok kayıp verdiği aydı: 38 bin… 1917’nin en önemlisi Bolşevik Devrimi. O da olmasaydı 15 Aralık’ta Rus cephesinde ateşkes anlaşması, üç gün sonrasında Erzincan Anlaşması imzalanır, devi devirdik sevinciyle 1918’e her şeye rağmen tatlı umutlarla girilebilir miydi? 2017’de Bolşevik Devrimi’ni hatırlayan kaç kişiyiz? Devrim olmasaydı ne olurduya misal: 2 Nisan’da İngiliz ve Rus birlikleri Kızıl Rabat’ta buluştu. Ruslar’ın planı Musul’daki Osmanlı kolordusuna saldırmak. Ekim’deki devrimle bu plan suya düştü.

1917’nin global gelişmelerinden bilmeyi pek sevdiğimiz de var: İngiliz savaş kabinesinin siyonistlerin savaştaki casusluk hizmetlerine karşılık olarak kabul ettiği Balfour Deklarasyonu. 31 Ekim tarihli bu kontratla İngiltere Arapların yaşadığı Osmanlı’ya ait toprakları Yahudilere vaat etmiştir. Karşılığında “Yahudi Lejyonu” adı altında kurulan, çekirdeğini Çanakkale’de savaşan 500 askerlik Siyon Katır Alayı’nın nüvesini teşkil ettiği 5 bin kişilik yeni Siyonist silahlı güç, Allenby’nin Filistin işgalinde görev alacak, Ürdün’den çekilmekte olan Osmanlı ordusunu doğusundan vuracaktır.

“Strateji: İleriye yönelik bir vizyon yılı seç, şimdide yaşanan reel bunalımları gelecekte gerçekleşeceği umulan ideal ve hayallerle değiş tokuş et. Geriye yönelik kitlesel anma ve kutlamalarda, aynı kaçışı eski emperyal iddiaları ve erkeksi intikam duygularını okşayarak sahte bir öz saygı inşası için kullan.”

Keşke milletlerin “Harbin iyi taraflarını alalım da kötü taraflarını almayalım” şeklinde bir tercih hakkı olsa. Yok. “Almanlar kaybettiği için biz de kaybetmiş sayıldık” diyen, bir türlü yenilgiyi kabullenemeyen pehlivanlar ülkesiyiz yine de. Yendiğimiz kısımları avcı hikâyesi gibi sündüre sündüre abartarak anlatır; yenildiğimiz kısımları, suçu müttefiklerimize atarız. Kazanırken Türkler kazanmıştır, kaybederken Almanlar kaybet(tir)-miştir. Galiba bu yüzden büyük harp kaybedilmişken, harbin içinde kazanılan iki savunma muharebesine, Çanakkale ve Kût’a abanan bir tarih vizyonumuz var. “Ekende yok biçende yok/ Yiyende ortak Osmanlı.”

2014-2018 küresel-dijital çağın ilk büyük yüzüncü yıl faaliyetlerinin gerçekleştiği yıllar olarak geleceğin tarihinde anılacak. Eski yüzüncü yıl anmalarından kemiyet ve keyfiyet itibariyle farklı. Cihan Harbi şimdiye kadar yüzüncü yıl faaliyetleriyle dünyada en fazla etkinlikle anılan tarih vakıası. Bu furya her sene giderek artacak. Bir sonraki durak İkinci Dünya Savaşı. En büyük Avrupamerkezli anma dalgası 2039-2045. Bakalım bizi ne kadar ilgilendirecek.

O zamana kadar aradaki yıllar modern anma ve kutlama kültürünü benimsemiş bütün ulus-devletlerde görkemli millî yüzüncü yıllara sahne olacaktır. 2023 vizyonunu çok erkenden icat eden Türkiye, Cumhuriyet’in ilan edildiği 1923’ün etrafındaki yıllarla da bu küresel-dijital çağ furyasının gereğini yerine getirecektir. Strateji: İleriye yönelik bir vizyon yılı seç, şimdide yaşanan reel bunalımları gelecekte gerçekleşeceği umulan ideal ve hayallerle değiş tokuş et. Geriye yönelik kitlesel anma ve kutlamalarda, aynı kaçışı eski emperyal iddiaları ve erkeksi intikam duygularını okşayarak sahte bir öz saygı inşası için kullan. Bu kazanış ve kaybedişleri (Sarıkamış harekâtının başlangıç gecesi diye şühedayı “Daha iyi anlamak için mümkünse 5 dakika balkonda durun” şeklinde seleflerin bilmediği) inovatif anmalarla hatırlayacağımız yüzüncü yıllar dünyasına hoş geldiniz.

Küresel kapitalizmin yereldeki hareket kabiliyeti, küreselleşme sürecinden beklenenin aksine, ulus ve ulus-devlet tahayyülünü diri tutuyor. Farklı kapsamdaki aidiyet anlayışları birbirinin karşıtı olmak şöyle dursun, besleyicisi olabiliyor. Makbul ulus-devlet vatandaşları, gerekirse ümmet tasavvuruna sahip yöneticiler tarafından yetiştirilebiliyor. Sahada kendini İslam dünyasına ait ve bir ümmetin mensubu olarak gö(ste)renleri ulus tahayyülüne ölesiye bağlı tutanlar yine kendi içlerinden seçip çıkardıkları. Ulus-devlet beslemesi millî kafalarla kozmopolit ümmetçiliğin ters mıknatıslanmasından doğan bir şizofreni hâli…